RABBİME BİNLERCE ŞÜKÜRLER OLSUNKİ GENE ZİYARETİME GELEN VAR ALLAH RAZI OLSUN RABBİM YAR VE YARDIMCINIZ OLSUN ALLAH'A EMANET OLUN
Comments (98)
Please wait...
Sorry, the comment you entered is too long. Please shorten it.
You didn't enter anything. Please try again.
Sorry, we can't add your comment right now. Please try again later.
To add a comment, you need permission from your parent. Ask for permission
Your parent has turned off comments.
Sorry, we can't delete your comment right now. Please try again later.
You've exceeded the maximum number of comments that can be left in one day. Please try again in 24 hours.
Your account has had the ability to leave comments disabled because our systems indicate that you may be spamming other users. If you believe that your account has been disabled in error please contact Windows Live support.
Complete the security check below to finish leaving your comment.
The characters you type in the security check must match the characters in the picture or audio.
To add a comment, sign in with your Windows Live ID (if you use Hotmail, Messenger, or Xbox LIVE, you have a Windows Live ID). Sign in
Kainat koca bir tefekkür kitabıdır. Herşey, Yaratıcı'nın işlerinden bir iz taşır. Herşey, "Beni bir Yaratan var, beni bir Yaratan var!" diye haykırır. Her nizam ve kaide, Yaratıcının varlığına burhan ve delildir.
Bu bölüme kendi paylaşımlarınızı / yada beğendiğiniz tefekkür dolu yazıları iletişim formundan bizlere gönderebilirsiniz.
Rabbimiz! Güçsüzlüğümüzü ve Senin isteklerini yerine getirmedeki
yeteneksizliğimizi Sana şikayet ediyoruz. Üzüntümüzü ve tasamızı da
yalnız Sana arz ediyoruz.Özünün hakikati ve yüzünün nuru üzerine yemin
ederiz ki, Sana duyduğumuz ihtiyaç, Senin zenginliğine denk! Sana olan
ihtiyacımız Senin büyüklüğün kadar...Bildirdiğin ve gizlediğin tüm
isimlerini ve Kur'an-ı Kerim'i, kalbimizin baharı, gönlümüzün nuru,
sıkıntımızın ilacı yap.
Cuma günü olunca, mescidin her bir kapısında melekler vardır, ilk gelenleri sırayla yazarlar. İmam (minbere) oturunca defterleri kapatıp, zikri dinlemeye giderler
Resulullah (s.a.v)Buyurdularki
Kim (cuma günü) yıkar ve yıkanırsa, kim erkenden (mescide) gider ve hutbenin başına yetişirse, yürür ve binmezse, imama yakın durur, dinler, malayani söz etmezse ona her bir adım için bir yıllık amelin oruçları ve namazlarıyla sevabı yazılır."
Resulullah (sav) buyurdular ki: "Cuma namazına üç (grup) insan katılır: 1) Kişi var, namaza katılır, boş konuşma yapar. Bunun namazdan hissesi, o konuşmasıdır. 2) Kişi var namaza gelir dua eder. Bu kimse Allah'a duada bulunmuştur, Allah dilerse onun istediğini hemen verir, dilerse vermez. 3) Kişi vardır, namaza gelir sadece dinler ve sükut eder, mü'minlerin arasından yararak geçmez, kimseye eza vermez. Onun bu namazı, daha önce geçen cumaya ve fazladan da üç güne kadar (günahlarına) kefarettir. Bu hal Cenab-ı Hakk'ın şu sözüne binaendir: "Kim bir hayır yaparsa bu kendisinden on misliyle kabul edilir" (En'am 160).
Resulullah (sav) buyurdular ki: "Cuma namazı, dört kişi hariç geri kalan her müslüman üzerine cemaat içinde yapması gereken vacib bir hakk'dır. Cumadan istisna edilen bu dört kişi şunlardır: Köle, kadın, çocuk ve hasta."
Halkın tasavvurunda “Üç Aylar” diye şöhret bulmuş. Bu şekliyle bir delile dayanmasa da, özde sahih bir delilden yola çıkılarak şöhret bulmuş bir ifade. Üç aydan kasıt, ardı ardına gelen kamerî aylar olan Receb, Şaban ve Ramazan.
Rasûlullah’ın bu ayların ilki olan Receb girince “Allahümme barik lena fi recebe ve şa’bân, ve belliğna ramazan: Allah’ım Receb ve Şaban’ı bize bereketli kıl ve bizi Ramazan’a erdir” diye dua ettiği rivayeti sabit.
Ramazan’ı anladık, o sahip olduğu tüm bereket ve kudsiyeti içerisinde gerçekleşen bir olaydan dolayı aldı.
Neydi o olay?
Tabii ki, Allah’ın rahmetinin kelamî tecellisi olan vahyin inmeye başlaması. Vahiy, Kur’an’la sabitti ki Ramazan’da inmeye başlamıştı. Kadr Sûresi’nde, Kur’an’ın inmeye başladığı geceye bir de isim veriliyor: Kadir Gecesi (Leyletu’l-Kadr).
Bütün bunları yan yana birleştirince ortaya çıkan sonuç şu: Kur’an, Ramazan ayı içerisinde yer alan Kadir Gecesi’nde indirilmeye başlanmıştır. Kur’an’ın indirildiği gece, sırf bundan dolayı bin aydan, yani 83 yıllık bir ömürden daha hayırlı ve bereketli bir geceye dönüşmüştür.
Neden?
Çünkü, Kur’an indiği zamana böyle bir bereket katmıştır.
Peki, vahyin amacı zamana bereket katmak, onu binlerce kat daha değerli kılmak mıymış?
Ne münasebet! Elbette vahiy insan için inmiştir. İnsana bereket katmak, insanı yüceltmek, onu mübarek kılmak için.
Peki, o halde neden Kur’an vahyin zamana kattığı değeri ve bereketi ifade ediyor?
Bunu anlamayacak ne var? Kur’an, insana mesaj veriyor. Parmak ayı gösterirken, parmağa değil, aya bakarlar. Eğer sen de âyetlerin (parmağın) gösterdiği yere bakarsan, şunu görürsün:
Ey insan! İndiği geceyi bin aydan daha hayırlı yapan, yani bir ömre bedel bir gece kılan bu vahiy eğer senin yüreğine, zihnine, aklına, hayatına inerse neler yapmaz? Düşünsene bir! Sana ne hayır ve bereketler katacağını düşünsene bir! Hayatına inen Kur’an’ın hayatını nasıl bereketlendireceğini, değerlendireceğini düşünsene bir!
Evet, açıkça anlaşıldı ki, Ramazan tüm değerini vahyin kendisinde inmeye başlamasından almaktadır.
O halde Receb ve Şaban değerlerini neden almaktadır?
Elbette açık: Ramazan’a komşu olmalarından. Güzele komşu olan da güzelleşir. Gül ağacının dibindeki toprak gül kokar. Receb ve Şaban, gül ağacının dibinin toprağına benzerler. Rivayetlerin bütünüyle okunmasından şunu anlıyoruz: Receb’in başlangıcından itibaren Hz. Peygamber nafile oruç ve namazları artırıyordu. Ramazan’a 15 gün kala bu artırma zirveye çıkıyordu.
Tabii ki, Hz. Peygamber’in orucu, bedenin zapt u rabt altına alınıp ruhun daha fazla özgürleşmesini sağlama amacına yönelikti. Bu şekilde akıl, izan, tasavvur, muhayyile daha aktif ve almaya yatkın oluyordu. Çünkü oruç, beden atının sırtına akleden kalbi bindirmekti. Tersi mi? Tersi, akleden kalbin sırtına bedeni bindirmekti ki, bu süvariyi ata değil, atı süvariye bindirmek kadar ters bir işti.
Peki, akleden kalb beden atının süvarisi olursa ne olacaktı? Vahye, vahyin mesajına hazır olacaktı. Onu sözlerin sultanı olarak karşılayacak ve tahtına oturtacaktı. Yani kalbin tahtında vahiy oturacak, emirleri o verecekti. El ayak, dil dudak, göz kulak gibi beden ülkesinin taşrası da bu emirlere itaat edecek, uygulayacaktı. Böylece insanın Allah’a teslimiyeti tamamlanacaktı. İşte halkın “Üç Aylar” adını koyduğu günlerin sırrı buydu.
ÜÇAYLARIN TEŞRİFİ VE REGAİB GECESİNİN, TÜM ÜMMETİ MUHAMMED-E MÜBAREK OLMASI DİLEĞİMLE...
RABBİM İBADETLERİ MAKBUL DUALARI KABUL OLUNANLARDAN EYLESİN İNŞAALLAH...
Bazen de hırçın fırtınalar yanında hiç kalır, en kuytu köşene gizlenirsin! İçindeki, dokunduğunu hırpalayan uğultuları, endişeyle izlersin!.. Kaçma imkanın da yoktur… Fırtına senin, sana ait; nereye gitsen peşinden eser gelir… Emanet bırakamazsın kimseye… koyamazsın kenara bir yere… Bazen çok latiftir her şey, yumuşaktır alabildiğine… Gözlerini açtığında, gün sakin; içine çektiğinde, hava yumuşaktır… Gözleri ışıldayan bir çocuğun elleri de yumuşaktır… Tutulduğunda dilek gibi gelecek vaat eder…
Bazen zaman da uysaldır; okuduğun kitap da akıcıdır… Çiçek koparırsın, kokusu içini yumuşatır… Rengi, karanlıklarına latif bir ışıktır… Bazen insanın sakinliği hırçındır… Çığlıkları duyulmaz, gözlere hitap eder batmadan… Kimi zaman oturur yerine terslikler, zıtlıklar… Bazen de sivri kalır anlamlı bulunan değerler…
İçini görsen, dışının tam zıddı güzeller vardır… Dışından bakınca önemsenilmeyen, fakat içinde nur hazineleri saklayan insanlar da vardır, nadir de olsalar…
Yaşam içerisinde, zıtlıklar bazen karşı karşıya oturur, bazen yan yana… Bakma öyle kavgalı gibi durduklarına; tam aksine! Aslında el ele hüzünlerle huzurlar… Aynı anda hem güler hem ağlar insanlar!.. Gözyaşları çiçek açar, tebessümler ağlar… En canlı renkler bile hüzünleri imzalar kimi zaman!..
Acıların da kendine has bir tadı var… Gönlümü yaksa da, acıları seviyorum!.. Hüzünlerin güzelliği yağmur kadar berrak, yağmur kadar sakin; yüreğimi ıslatan bu güzelliği seviyorum!.. Yaşam, zıtlıkların birbirini tamamladığı bir tablo! İyi ve hoş olan şeylerin kıymetini anlamayı bize armağan eden, kötü olan her şeye teşekkürü bir borç biliyorum!.. Geceyi yaratan ve bize güneşi özlettiren, dertlerle bize sabrı öğreten ve sonra da ruhumuza billur billur huzuru akıtan Allah’a hamdolsun…
Bütün internet bağlantılarından daha hızlı, Tüm kısa mesajlardan daha doğrudan, Tüm plastik kahramanlardan daha gerçek, Tüm tv dizilerinden daha dostça.
O varken "yalnızlık" sadece bir kelimedir.
O'na yakın olduğun oranda yalnız değilsin, O'ndan uzaklığın oranında yalnızsın.
Sana şefkat eden bir Rabbin var; sahipsiz değilsin. O seni ve diğerlerini şefkatle terbiye ediyor. Herkesi merhametinin kucağında ağırlıyor.
O seni sevdiği için var eyledi. Seni severek var eyledi. Senin varlığından hoşnut. Senin varlığın O'na yük değil.
Büyük bir ateşten küçük bir çıra tutuşturulsa ateşten ne eksilir?
Yaşaman O'na ağır gelmez.
Seni beslemek ve büyütmek O'na zor değildir.
Senden sadece verdiklerine teşekkür etmeni istiyor.
Hem böylece sana sonsuzca vereceğini de müjdeliyor.
Sen ona nankörlük etsen de, üzerinden kudret elini çekmiyor.
Kur’ân ahlakı ile ahlâklanmış şuurlu bir Müslümanda bulunması gereken başlıca özellikler şunlardır: 1- Allah’ın birliğine ve O’ndan başka ilâh olmadığına, Allah’ın meleklerine, peygamberlerine, Hazret-i Muhammed (aleyhisselâm)’ın Allah’ın kulu ve peygamberi olduğuna, peygamberlere kitap gönderildiğine, âhiret gününe, öldükten sonra dirilmeye, hayır ve şerrin Allah’ın yaratmasıyla olduğuna şüphesiz inanır ve dili ile de bunları ifade (ikrar) eder. 2- Allah’ın emreylediği ve Hz. Muhammed (aleyhisselam)’ın gösterdiği şekilde namazını kılar, orucunu tutar, malının zekâtını verir. Ayrıca yetimlere, yoksullara, muhtaçlara, hısım ve akrabalara, yolda kalmışlara malı ve imkânları ile seve seve yardımda bulunur. 3- Allah’ın ve Hz.Peygamber’in emirlerine itâat eder ve ahlâkî vazifelerini eksiksiz yapar. 4- Mühim ve tehlikeli durumlarda asla sarsılmaz, gevşeklik göstermez. Allah’a itimat eder. 5- Felâketleri metanetle karşılar. Bunları sarsılmadan atlatabilmek için, bütün kuvvetini sarf eder,
sabır ve tahammül gösterir. Allah’tan ümidini kesmez. 6- Ana-babaya itaat eder, onların kalplerini kıracak en ufak sözlerde ve işlerde bulunmaz. 7- Sözünde durur, ahdine vefa gösterir, emanete hıyânet etmez. 8- Üzerine aldığı her türlü vazifeyi, en güzel şekilde yapmaya çalışır. 9- Kılık kıyafetini, oturup yattığı yeri, bütün eşyalarını kirden ve pastan; kafasını kötü fikirlerden; kalbini fena duygulardan; dilini çirkin ve kaba sözlerden temizler. Beden ve ruh temizliğiyle herkese örnek olmaya çalışır. 10- İnsanlar arasında ihtilaf çıkarmaktan, insanları birbirine düşürecek sözlerden ve işlerden sakınır. 11- Kimsenin ayıplarını, gizli hallerini araştırmaz ve ortaya dökmez. 12- Bilmediği bir şey hakkında hüküm vermez. 13- Şahsiyetini kumar, içki, uyuşturucu gibi kötü alışkanlıklardan korur; riyakârlık,
dalkavukluk ve hilebazlığa tenezzül etmez. 14- Başkalarına karşı kibirlenmez, büyüklük taslamaz. 15- Kötülüğün, ahlâksızlığın her çeşidinden; gizlisinden, açığından, büyüğünden, küçüğünden sakınır;
daima halkın iyiliği için çalışır. 16- Özü sözüne, içi dışına uygun ve dosdoğru olur. Her nerede olursa olsun, kendi aleyhine bile bulunsa,
hak ve doğruluktan ayrılmaz. Düşmanlarına karşı dahi adaleti ve insafı elden bırakmaz.
Onların düşmanlıkları dolayısıyla, adaleti çiğnemez. 17- Yalan söylemez, yalan yere yemin etmez, yalan şahitliği yapmaz. Yalancılıktan nefret duyar. 18- Nefsinin alçak ve süflî arzularına uyarak doğru yoldan sapmaz. İffetten şaşmaz. Kötülerle dostluk kurmaz. 19- İsraftan da, cimrilikten de sakınır. 20- Ne eliyle, ne diliyle hiçbir kimseyi incitmez. 21- Komşularını sever ve sayar ve onları hiçbir şekilde gücendirmez. 22- Varlık zamanında da, darlık zamanında da başkalarına elinden geldiği kadar yardımda bulunur. 23- Öfkesini yenerek, kendine karşı yapılan kusur ve kabahatleri afveder, intikam sevdasına düşmez. 24- Bir kötülük işler veya bir haksızlık yapacak olursa, hemen Allah’ı hatırlayarak O’ndan af ve mağfiret diler, yaptığına pişman olur. Telafisi cihetine gider. 25- Her iyi işe destek olur, maddî ve mânevî yardımda bulunur. İnsanlara iyilik tavsiye eder.
Fenalığa ve zulme asla yardımcı olmaz. Kötüleri korumaz ve herkesi kötülükten çevirmeğe çalışır. 26- Dargınları barıştırmak için çalışmayı vazife bilir. Kin gütmez, kimseye haset etmez,
herkese faydalı bir insan olmağa özenir. 27- Fertlerin ve toplulukların nasıl yükseldiklerini, nasıl gerilediklerini ve nasıl düştüklerini tetkik ederek,
onlardan ibret alır ve bu suretle başkalarının düştükleri hatalara düşmemeye çalışır. 28- Kim söylerse söylesin hakkı kabul eder. İlim ve hüneri, hikmet ve hakikati,
nerede bulursa alır ve bunda hiç taassup göstermez. 29- Asla tembel değildir. Dünya için hiç ölmeyecekmiş gibi çalışırken, yarın ölecekmiş gibi de
âhirete hazırlanır, her iki vazifesini de eksiksiz yapar. 30- Allah yolunda, millet ve memleket uğrunda her türlü fedakârlığa katlanır,
yerine göre canını bile vermekten çekinmez. 31- Yapacağı bir işin önünü sonunu düşünmeden, hatırına gelir gelmez hemen yapmaya kalkışmaz.
İbadetinde ve hayır hizmetlerinde acele ederek görevini eksik bırakmaz; ama geriye de kalmaz, daima ileri koşar. 32- Müslümanların derdini kendine dert edinir ve onların iyiliğine çalışır. Hastalarını arayıp sorar,
sıkıntılarını gidermeye uğraşır, cenazelerine gider, kendisinden büyük olanları, hele ihtiyarları sayar,
küçüklere acır ve her canlıya karşı şefkatli olur. 33- Herkese kardeş muamelesi yapar, başkalarının hayatlarına, haklarına, kendisininki gibi saygı duyar. 34- Kimse ile alay etmez, kimseye kötü bir lakap takmaz. Dilini gıybet, iftira ve yalandan;
her türlü kötü ve çirkin sözlerden korur. 35- Herkesle hoş geçinir, dargınları barıştırmaya çalışır, üç günden fazla hiç kimseye küs durmamaya gayret eder. 36- Sevdiğini Allah için (yani bir karşılık beklemeyerek) sever; sevmediğini de yine Allah için sevmez. 37- İşlerinde kararsız ve evhamlı olmaz. Bir işin meydana gelmesi için mutlaka yapılması
gereken sebeplere yapıştıktan sonra, Allah’a tevekkül eder. 38- Allah ve Peygamber sevgisini, her şeyden üstün tutar. Allah sevgisi ve Allah korkusu,
onun bütün dünyasını kaplar. 39- Her ne suretle olursa olsun şüpheli şeylerden kaçınır. 40- Bir Müslüman için en büyük gaye; hakiki bir Müslüman olmaya çalışmak, Müslümanlığın
öğrettiği faziletleri yaşamak ve yaşatmak ve bu suretle bütün insanlığa örnek olmaktır...
Hayırlı cumalar cumanız mubarek olsun selam ve dua ile...
"Ey insan! Eğer yalnız Ona abd olsan, bütün mahlukat üstünde bir mevki kazanırsın. Eğer ubudiyetten istinkaf etsen, aciz mahlukata zelil bir abd olursun.
Her kim kendisini Allah’a malederse, bütün eşya onun lehinde olur. Ve kim Allah’a mal olmasa, bütün eşya onun aleyhinde olur. Allah’a mal olmak ise, bütün eşyayı terk ve her şeyin Ondan olduğunu ve Ona rücu edeceğini bilmekle olur.
Allah’a hakiki abd olan, başkalarına abd olamaz.
Maden her yer misafirhanedir. Eğer misafirhane sahibinin rahmeti yar ise, herkes yardır, her yer yarar. Eğer yar değilse, her yer kalbe bardır ve herkes düşmandır."
Ey Resul'um,Ey Allah'ın sevgili peygamberi,Ey diline,dinine nail olduğum Muhammed Mustafa (sallalahu aley vessellem) Sana salat sana selam ederim.Adını her andığımda yüreğimde bir huzur,gözlerimde dinmek bilmeyen yaşlara boğulurum. Adını bedir'le uhud'la hendek'le hayber'le taif'le tebük'le anarım.. Mus-ab bin umeyr'in gelir aklıma O'na olan sevgin,O'nun için akan gözyaşın Gönülüm mus-ab bin umeyr olmak,senin o tatlı dilinden düşen kelimeleri tane tane dinlemek,gözlerine bakmak Dualarına nail olmak,yolunda cihad etmek ister... Şimdi gelsen,bir anlıkta olsa gül kokunu alsam.Korkularımı anlatsam,bilmediklerimi sorsam kardeşim diye adlandırdığın Ebu Zerr (radiullah anh) gibi;çünkü o sana bilmediklerini sık sık sorardı.İman,ihsan,emir,iyilik ve kötülük hakkında ne varsa hep sana sorardı.Senin bilgin emrin dışında hareket etmezdi. Rüyamda olsun gel ya Resullullah gül yüzünü göremesemde sesini duyamasamda gel Ya Resullullah. Cehaletime yol göstermek için,seni ne kadar çok sevdiğimi görmen için gel Ya Resullullah. Yollarıma ışık olmak için,kötüden ırak olmak için,Nefsime hakim olabilmeyi öğretmek için gel Ya Resullullah. Senin veysel karan-i'ye olan sevgin,O'nun sana olan aşkı okadar yüceki Seni görmeyen gözleri yaşlara boğup,yüreğindeki o derin hasretini senin sevginle bastırıp bin bir sabırla nasıl beklediyse O'nun kadar olamasada sana hasretim. Onlarki;sana olan hasretleriyle sonsuz sevgileriyle cennette seninle beraberler.Ben ve benim gibi bir çok mümin sana olan hasretiyle özlemiyle yanıp tutuşuyor.Rabbim'iz bizleride senin şefaatine nail eylesin inşallah. Gül kokulu Peygamber'im...
Ve nasıl yansıyorsa senin güzelliğin şu aynaya, nasıl sen olmasan bir büyük boşluktan başka bir şey düşmeyecekse şu aynaya işte öylece bilesin ki o en parlak ışığın yansımasından başka bir şey değildir seninde güzelliğin. Sen sûretsin O asıl.Sen fersin O mana. Sen bedensin O ruh.Sen gurbetsin O yurt. Sen parçasın O bütün. Sen gölgesin O ışık.
Her şey O'ndan sen de O'ndan ben de O'ndan!
Ben bu yolculukta rızanı kazanmaya çalışıyorum ALLAH'ım!
Sözüm niyetimden filizleniyor. Dar kelimelerimin içinde çaresizim; dudaklarım titriyor haddini aşmaktan. Sadece diliyorum.
Aczimi koydum avuçlarıma; her gün yıkanıyor yüzüm.
Bilmem bir gün ulaşabilir miyim razı olduklarının iklimine?
Düşüncelerim Sırat gibi...Düşmekten korkuyorum benlik gayyasına. Uçurumdan korkar mı Sen'i bilen? İmanın eşiğinden geçen, düşer mi? Bir kaşık bile değilken deryanda aklım, neyi alıp nereye boşaltacağım ALLAH'ım?
Sen'i bulan, bütün mülke sahip olurmuş. Kucağında demetlenirmiş kainat.
Sen'i bulan, güneşe yakınmış. Yıldızlar dökülürmüş görmeyi bilenlerin avuçlarına. Ayrı ayrı öğretirmiş her yıldız,mesafelerin dilini. Sadece vadiler içinmiş derinlikler.
Gökyüzüne bakıyorum. Süzülerek giden bulutların vazifesi farklı mı benimkinden?
Açtığımızda gözlerimizi, söyleyebilirmiyiz bir an dahi yalnız olduğumuzu ALLAH'ım? Hep bizimlesin. Endişeyle sindiğimizde bir köşeye, ne zaman göremedik ellerimize uzanan nurdan iplerini? Tutunamadıksa gafletimizden..
Ey sevgililerin en Sevgilisi! Yaşamanın tadı Seni bulmadaymış. Seven Sensin sevilen de … Sen’i bulan neyi kaybeder? Se’ni kaybeden neyi bulur?
Resûl-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz şöyle buyurmuşlardır: "Büyük zorluklara dûçar olduğunuz zaman "Allah bize yeter. O ne güzel vekildir" zikr-i ce-mîlîne devam ediniz." (1) "Cenâb-ı Hak, duada fazla ısrar edenleri sever." (2) "Eğer bir kul, Cenâb-ı Hakk'a bir hususda duâ eder de icâbet olunmazsa onun yerine bir hasene,
yani bir sevâb yazılır." (3) "Bir babanın oğlu için duâsı, bir peygamberin ümmeti hakkındaki duâsı gibi makbuldür." (4) "İyilik görenlerin iyilik gördükleri kimseler hakkında ettikleri hayır duâları reddolunmaz." (5) "Ezân ile ikâmet arasında yapılan duâ müs-tecâbdır. Bu arada hemen duâ ediniz."(6) "Kaderden sakınmak kaderi def etmez. Lâkin sâlihlerin duâsı, nüzûl etmiş ve edecek olan elem ve musîbeti def etmeğe ve kaldırmağa medâr olur. İş böyle olunca ey Allah'ın kulları, duâ ediniz." (7) "Kur'ân-ı Azîmü'ş-şan her ne vakit hatmolu-nursa akabinde yapılan bir duâ müstecâbdır." (8) "Bir kimsenin sevdiği bir kimse aleyhinde olan duâsının kabul olunmamasını Cenâb-ı Hakk'tan istirhâm eyledim." (9) "Bir farz namazını huşû' ile edâ eden kimsenin o namazın akabinde vakı' olacak bir duâsı müstecâb olur." (10) "Mazlumun bedduâsından sakınınız. Zîra bir kıvılcım sür'atiyle semâya icabete yükselir." Fâcir de olsa mazlûmun duâsı makbûldür." (11) "Cenâb-ı Allah buyurmuşdur ki: "Kim bana duâ etmezse ona gadab ederim." (12)
Zîrâ bu hal ya gafletten, yahut kibirden ileri gelir "Müslüman kardeşinin ayıp ve çıplak yerlerini setrederek onu dünyâda rüsvay etmeyen kimsenin ayıplarını Cenâb-ı Hakk kıyâmet gününde setreder." (13) "Bir yerde yangın vuku' bulduğunu gördüğünüz zaman ''Allahü Ekber' diyerek tekrar tekrar tekbîr alınız.
Zîra tekbir yangını söndürür." (14) "Dünyânın geniş vakitlerinde, yani sıhhat ve servet ve asâyiş ve emniyet gibi esbâb-ı istirahat mükemmel olduğu bir zamanda Cenâb-ı Hakk'a ibâdet ve tâat ile kendini takdîm et ki muzâyakalı sıkıntılı bir zamanda seni lutf ile yâd edip gözetsin."(15) "Ana ve babaya iyilik ömrü artırır. Yalan söylemek rızkı noksanlaştırır, duâ kazaya siper olur." (16) "Kendisine iltica ile bir ricada bulunan kimsenin ricasını kesip atanın duâ ve ricasını da Allah kesip atar." (17) "Bir mü'mine yapılan zillet ve hakareti görüp de men'ine muktedir olduğu halde muâvenette bulunmayanları Cenab-ı Hak mahşerde zelîl eder." (18) "Her kim duâlarının kabûlünü, gam ve üzüntülerinin def olup kaldırılmasını arzu ederse
sıkıntıda bulunanların imdâdına yetişsin." (19) "İşlerde istihâre edenler, yani Allah'dan hayır dileyerek rızâsına muvafık hareket edenler zarar etmezler. İstişâre edenler de işin sonunda pişman olmazlar. İdâr-i maîşetinde isrâf etmeyip i'tidâl yolunu iltizâm edenler de fakr u zarurete düşmezler." (20) "Bir işe başlamak istediğin zaman âkıbetini iyice tefekkür edip hayr u sevâbı mûcib ise devam et,
şerr ü ıkâbı mûcib ise ictinâb et!" (21) "Hikmet on parçadır. Dokuzu uzlette, diğer biri de sükûttadır. Yâni mâlâyâniden, kendisini ilgilendirmeyen ve lüzumsuz bulunan şeylerden hıfzeylemektedir." (22) "Akâid-i fâside ve bid'at sâhiplerinin amellerini, ibâdetlerini Cenâb-ı Allah kabul etmek istemez." (23) Eğer tevbe edip ehl-i sünnet ve'l-cemâat i'tikadına rûcû' ederlerse kabûl eder. Ebû Hüreyre radıyallahu anh der ki: Resûl-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuşlardır: "Her bir peygambere etmesi için bir duâ verilmiştir. Ben ise ümmetime şefâat olmak üzere duâmı âhirete bırakmak istiyorum." (24) Enes bin Mâlik'den gelen rivayette ise Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem: "Her bir nebî Allah'dan bir dilekte bulundu. Yahud, her bir peygamberin Allah'a edeceği bir duâsı vardı. Her biri duâsını yaptı ve kabul olundu. Ben ise duâmı kıyâmet gününde ümmetim için şefâat kıldım." buyurmuşlardır. Enbiyây-ı izâmın her duâsının müstecâb olması kuvvetle umulur ise de, kat'î olmayıp yalnız bir duâlarının kesin olarak kabûl edileceği kendilerine bil-dirilmişdir. O duâ, her bir nebîye Allah tarafından husûsî olarak verilen duâdır. Ezcümle Hazret-i Âdem -aleyhisselâm bu müstecâb duâsını tevbesinin kabûl olması için; Hazret-i Nuh aleyhisselâm- kavmininin helâki ve berâberindeki mü'minlerin kurtulması için, Hazret-i İbrahim-aleyhisselâm- -i Mükerreme ve Beytullah için, Hazret-i Mûsâ -aleyhisselâm- Fir'avn'ın helâki için, Hazret-i îsâ -aleyhisselâm- gökten bir mâide, sofra indirilmesi için etmişler ve müstecâb olmuşdur. Hazret-i Resûl-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem-Efendimiz ise, bu kesinlikle kabul olunacağı Allah tarafından te'min olunan duâsını, ümmetine şefâat için âhirete bırakmıştır. Ne mutlu O'nun sünnetine sımsıkı sarılan mü'minlere.
Mazeretim sebebiyle sizleri ihmal ettiğim için beni affedin.Selam ve dua ile ALLAH'a emanet ol arkadaşım...
O iki kara leke düşmeseydi gözlerimize, şimdi ne böyle suçlu hissedecektik kendimizi ne de bu yazıya konu olan o utanç verici körlük, o dayanılmaz karanlık apaçık görünür edecekti kendini. Objektifin ardındaki film bandına değmeseydi o iki kara leke, hiç olmamış gibi, hiç görülmemiş gibi geçiverecekti gözlerimiz olayın üzerinden. Uğramayacaktı bile oraya. Uğrayamayacaktı.
Bir şeyin "görülmediğini" söyleyebilmek için o şeyin görülmeye aday olması gerek. Azıcık da olsa ışık vurması gerek üzerine. Gözlerin dikkatini çekecek kadar lekelemesi gerek varlık sayfasını. Yokun yokluğunu göremez gözlerimiz. Var olmayana kaymaz gönlümüz. Bir şeyin "unutuldu" diye anılması için hatıra düşebilir bir varlık kırıntısı sunması gerek bize. Bir şeyin acınabilir olması için kum tanesi kadar da olsa bir hacmi olmalı. Hiç olmayanın hatırını sayamaz akıl. Hiç olmamışa acıyamaz kalbimiz. Yok olanın yokta kalışına ağlayan bir insan oldu mu hiç?
Görme eylemimiz hedefsiz gerçekleşmez. "Neyi gördün?" "Hiiiç!" mi? "Kör" derler adama. Deli bile derler. Hele bir demeye gör: "Hiçbir şeye acıyorum ben!" Acımak fiili nesne arar kendine. Ucundan görünmüyorsa bir şey, tamamına dair merakımız uyanmaz. Bir kenarından gözümüze ilişmiyorsa bir şey, gerisini görmeye gerek kalmaz. Alameti yoksa bir şeyin, görünürde değilse, sorumlu değiliz ondan. Hatırası olsun yoksa, bir defalığına bile olmuş değilse, gelip geçmiş değilse, gölgesi olsun değmemişse aklımızın ucuna, ona dair bir kaygı üretemeyiz. Yok olanın yokluğundan hayıflanmasını bilmez insan. Ancak var olan kıymık olup batar kalbimize. Görünür olunca kıyısından, belki canımızı yakabilir. Acıtır belki! Acındırır! Ama belki! Bir gerçeğin aniden çıkıveren ucu, bir varlığın gözümüze sarkan kenarı, fazlasını görmeyi borç yazar gözlerimize.
O iki kara lekeyi gözümüze fotoğrafçı Kevin Carter soktu: Somali'de Birleşmiş Milletler'in yardım kampının birkaç kilometre ötesinde, açlıktan toprağa yığılmak üzere bir çocuk ve arkasında onun ölümünü bekleyen bir akbaba. O iki kara leke, hepimizi, her zaman vicdan borçlusu kılacak acı gerçeği batırdı kalbimize. Suçlu o iki kara leke! Çünkü, bizi suçlu kıldılar. Oyunbozanlık ettiler. Olmasaydılar eğer, sayesinde Pulitzer ödülü aldığı bu fotoğrafı çektikten sonra niye ardına bakmadan çekip gittiğini sorgulamayacaktı Kevin Carter. Olmasaydılar eğer, o görüntünün en çok da kendi vurdumduymazlığını ve vicdansızlığını görüntülediğini acıyla anlamasına mahal olmayacaktı Kevin Carter'in. Olmasaydılar eğer, çocuğu oradan alıp kendini akbabanın önüne bırakırcasına aylar sonra intihar etmeye kalkmayacaktı Kevin Carter (Demek fotoğraf makinesinin namlusu da sahibine çevrilebiliyor ve öldürüyor!).
Ama oldular bir kere... Oldular ve göründüler. Ve hep görünecekler. Sadece fotoğrafçıyı değil, hepimizi rahatsız edecekler. Orada vicdan azabının ezip öldürdüğü o fotoğrafçı kadar bile var olmadığımızı görüntülüyor çünkü o fotoğraf. Bizi gammazlıyor. İçimizde merhameti en çok hak edeni, bir çocuğu, bir akbabaya sıradan bir yem edebilecek küresel adaletsizliğin, kitlesel merhametsizliğin başucuna koyuyor her birimizi. Tam da olay mahallinde görünmeyişimiz nedeniyle, fail-i mâlûmu sayıldığımız bir cinayete ortak ediyor bizi... Dahası da var: fotoğrafta annesi ya da babası görünmüyor aç (bırakılmış) çocuğun. Annesi babası da öldürülmüş belki. Yahut uzaklarda tutuluyor. Onların çocuğun yanıbaşında görünmeyişleri de bir dehşet görüntüsü! Anne şefkatinin azıcık kırıntısınca orada olsaydık, hepten eriyip gözyaşı olmaz mıydık o çocuğun başında? Erimiyoruz. Yanmıyoruz işte! Yokuz orada. Yokluğumuzu o iki kara leke sayesinde görebiliyoruz.
İçinde görünmediğimizi göremediğimiz, görünmediğimiz için de yanmadığımız ne kadar çok kara leke fotoğrafı olacaktı ama fotoğrafçılar yetişemedi. Hiç görünür olmadığı için hiç olmadığını sandığımız nice kara lekeler var yeryüzünde. Olsa bile, hep öyle oluyor diye bıkkınlıkla yok saydığımız, alışkanlığımızın yüzsüzlüğüne sardığımız daha nice taze kara lekeler düşeyazıyor yerin yüzüne. Yokuz oralarda, yokluğumuzu görecek gözden yoksunuz. Yokluğumuzu görsek de yokluğumuza yanacak gönülün yoksuluyuz. Ne kadar körüz! Ne kadar sağırız! Ne kadar merhametsiziz! Ne kadar acımasızız. Ne kadar vurdumduymazız.
Olmayan bizlerin en acınacak haline, yok oluşuna acıyıp da bizi var kılan ey Rahman; en çok yanımızda olunması gereken zamanda, anılmaya değer olmadığımız unutuş karanlığında şefkatiyle seçip yakınlığına çağıran Rahîm; olamadığımız yerlere değdir dualarımızı. Gözlerimize verdiğin o iki kara lekeyi, iki gözbebeğimizi merhamet(l)e aç! Görür kıl bizi kara lekeleri. Görünür kıl bizi kara lekeli fotoğraflar içinde. Geç kalmadan.
S.A KARDEŞİM SPACES ÇOK GÜZEL OLMUŞ ELLERİNE VE YÜREĞİNE SAĞLIK RABBİM HAK VE HAKİKAT YOLUNDAN AYIRMASIN DUALARDA BULUŞMAK DİLEĞİYLE ALLAHA EMANET OL...
Önce buluta verdi sırrını, ağır geldi sır buluta. Sağanak sağanak döktü suyun tüm sırlarını..
Sonra göle gitti su. Ona anlattı derdini. Bu arada bulut suyun sırrını yağmur yapıp, dolu yapıp, kar yapıp savurduğu için, zaman zaman taşıyordu göl ve çıkıyordu suyun sırrı iyice açığa.. Sonra nehre verdi su sırrını. Nehir de aldı suyun sırrını çekti gitti..
Dereye verdi. Dere biraz daha yavaş olsa da nehirden, o da götürdü suyun sırrını bir başka bilinmeze... Çağlayanlar, şelaleler, akarsular. .. Hepsi kayboluyordu bir anda..
Sonra bir gün su takip etti dereyi. Dereye okyanusa kavuşunca farketti su, bütün sırlarının akarsularla, çağlayanlarla, ırmaklarla... okyanusa taşındığını.
Karar verdi su. Sırrını okyanusa verecekti. Öyle de yaptı zaten. Tüm sırlarını okyanusa verdi. Artık suyun sırrını okyanustan başkası bilmiyordu. Ne taştı okyanus, ne bir başkasına taşıdı suyun sırrını, ne de kurudu....
Geçenlerde karşılaştık suyla. Bir bardaktaydı. Suskundu. Çok uğraştım konuşturamadım. Ben tam giderken ''Dur !'' dedi su. Durdum! ''Okyanus yürekli dostlar bulmadan sakın konuşma! Taşıyamazlar, kaldıramazlar senin yükünü, canını yakarlar, utandırırlar.. ..'' dedi.
Bir İnşirah Ayeti Kadar SANA Geldim İnşirâh! İnşirâh! İnşirâh! Hâra düştüm, dilime kan değdi yüreğime od. Dâra düştüm Ey Rab bana bir inşirah.. Ah-u efgânımı bir dinleyiver, bu gece çok karanlık! Katran karası olmuş göğsümü bir açıver! Daraldım! Bir bakıver..
Genişlettin ey yar! Dünyadan bunaldığım her vakit, yağmur yağmur yüreğime, damla damla gözlerime düştün. Semalarda yerim yok bilirim, arşlardan ta ki gönlüme düştün. Yaralar bedenimde yol çizerken adeta, tuz değil, sen gönlüme tılsım sürdün. Dünya zemininde ayaklarım kayarken bir bilinmezliğe, tut n'olursun bırakma bilmediğim alemlere! Gece ve ben iki biçâre yine kapındayım. Soluklanmak istiyorum Ya Rab! Gece yeminli konuşmuyor benimle. Gece küskün bana, yalnız bıraktım onu gelirim diye. Gitmedim ona Ya Rab! Geceler bensiz geçti, seccadeler eşsiz, yıldızlar yoldaşsız kaydı. Geceye söz verdim gelirim diye, gitmedim. İhanetim var ona.. Gece yeminli.. Ben sana bugün yalnız geldim. Terkedilmiş sevdaların mekanından geliyorum. Yıllanmış sevgilerin koynundan. Ayrılıklardan geliyorum. Yalnızlıktan! Gönlümün tenhasından geliyorum. Gecenin günahlarımı örtmeyen mahremiyetinden geliyorum. Dünyanın arkamdan yırttığı gömleğimle. Kimsenin duymadığı ama kulağımı çınlatan aff sesleriyle geliyorum. Ademin utangaç bakışlarıyla, Nuh'un terk-i diyarıyla bir Yunus affı edasıyla geliyorum. Daraldım Ya Rab! "Kabul" ümidinin ferahlığıyla geliyorum. Yüreğim üşüyor artık, mahşeri bir yalnızlıkla geliyorum. Aç Ya Rab n'olursun aç göğsümü tekrar bir köz değdir. İçimin vahalarından kurtar beni. İnşirah inşirah inşirah!Ayet ayet genişlet beni.
"Yükünü senden alıp atmadık mı? O senin belini büken yükü ."(inşirah/2) Attın ey yar! Ben bilemedim yükümün azaldığını ama sen hafiflettin beni. Dünyanın omuzlarıma yüklediği bu ağırlık, yüzümü yere düşürmeye başlamışken, bu yükü benden alarak belimi sen doğrulttun. Rükuya eğilen bir beden senin karşında yüce makama erdi. Secdeye değen baş, merhametinle sana erdi. Oysa ben bilemedim. Kirlenmiş yüreğimle, sözlerimi dünyaya aşina ettim kapıldım bu misafirhanenin işvesine. Şimdi temaşa bile edemiyorum masivayı. Aydınlanmıyor gözlerim, yeşermiyor kırık düşlerim. Yoksa Ey Rab ben,sen olan benliğimi çoktan mı tükettim! Züleyha kadar günahkarım, Yusuf kadar masum olmak isterdim oysa ama ben düştüğüm zindanda ezilecek kadar günah topladım. Yüküm ağır! Tüm zerrelerim affına sığındı! Mecalsizim, hissizim, bir o kadar da cahilim! Al yükümü Ya Rab n'olursun al belimi büken bu yükü tekrar hafiflet beni. Doğrult ki beni, yüzüm sana dönebileyim. Elimi sana açabileyim.İ nşirah inşirah inşirah! Ayet ayet doğrult beni.