![[Resim] [Resim]](http://img172.imageshack.us/img172/732/image030sa7.jpg)
"ANZAKLI
ÖMER'İN HİKAYESİ"
1957
yılında İstanbul Tıp Fakültesi'nden mezun olup ihtisas yapmak üzere ABD'ye
giden doktor Ömer Musluoğlu görev yaptığı hastahanede başından geçen çok
enteresan bir hadiseyi şöyle anlatıyor:
"Amerika 'ya gittiğim ilk yıllar ( 1957) lisanım pek o kadar iyi
değil.newyork'da Medical Center Hospital adlı bir hastahanede görev
almıştım. Fakat vazifem kan almak,kan vermek,serum
takmak,elektrokardiyoğrafi çekmek gibi işler.. Hastaya o kadar önem
veriyorlar ki yeni doktorlar hemen direk olarak hasta muayenesine
,tedavisine verilmiyıor. Diğer zamanlarda da laboratuarda çalışıyorum.
Bir hastaya gittim. Yaşlıca bir adam. Tahminen yetmiş beş yaşlarında
tabii kendisi ile ingilizce konuşuyorum.
- Kan vereceğim kolunuzu açar mısınız?
Çünkü adamcağız kanser hastası olduğu halde üstelik kansızdı. Elimde kan
torbası da var tabii ki.. pazusunu açtım. Baktım pazusunda dövme şeklinde
bir Türk bayrağı var. Çok ilgimi çekti benim. Kendisine sormadan edemedim.
- Siz Türk müsünüz?
Kaşlarını yukarıya kaldırarak " Hayır "manasına işaret yaptı. Ama ben hala
merak ediyorum:
- Peki bu kolunuzdaki Türk bayrağı nedir?
"Aldırma işte öylesine bir şey dedi. Ben yine ısrarla dedim ki:
- Fakat benim için bu bayrak çok önemli. Dikkatimi çekti. Çünkü bu benim
milletimin bayrağı,benim bayrağım...
Bu söz üzerine gözlerini açtı. Derin derin yüzüme baktı ve mırıltı halinde
sordu:
- Siz Türk müsünüz?
- Evet Türk'üm....
İhtiyar gözlerime bakarak tanıdık bir göz arıyor gibiydi. Anlatmaya başladı:
- Yıl 1915. Sen hatırlamasın o yılları. Çanakkale diye bir yer var
Türkiye'de .orada savaşmak üzere bütün Hıristiyan devletlerden asker
topluyorlardı. Ben Anzak'tım Avustralya Anzaklarından ...
İngilizler bizi toplayıp dediler ki: "Barbar Türkler Hıristiyan dünyasını
yakıp yıkacaklar. Bütün dünya o barbarlara karşı cephe açmış durumda .
birlik olup üzerine gideceğiz. Bu savaş çok önemlidir." Biz de inandık
sözlerine vaadetlerine... Savaşmak isteyenler arasına katıldık.
Avustralyalı Anzak ihtiyar anlatmaya devam ediyordu:
- Bizim yıkayan İngilizler,Türklere karşı topladığı askerlerin tamamını
Çanakkale'ye sevkediyorlarmış. Bizi gemilere doldurup Mısır'a getirdiler o
zaman . Mısır'da şöyle böyle birkaç ay talim gördük. Atış talimi . ondan
sonra da bizi alıp Çanakkale'ye getirdiler.
Savaşın şiddetini ben ilk orada gördüm. Öyle ki denize düşen gülleler suları
metrelerce yukarı fışkırtıyor,gökyüzünde havai fişekler ,geceyi gündüze
çeviriyordu zaman zaman...
Her taaruzunda bizden de Türklerden de yüzlerce insan hayatının baharında
can veriyordu. Fakat biz hepimiz Türklerdeki gayret ve cesareti uzaktan
gördükçe şaşırıyorduk. Teknolojik yönden çok çok üstün olduğumuz gibi sayı
bakımından da fazlaydık. Peki onlara bu cesaret ve kuvveti veren şey neydi?
İlk başlarda zannediyordum ki İngilizlerin bize anlattığı gibi Türkler
barbarlıktan böyle saldırıyorlar. Meğer barbarlıktan değil, kalplerinde ki
vatan sevgisinden kaynaklanıyormuş. Bunu nereden anladığımı söyleyeyim.
Biz karaya çıktık. Taarruz edemiyoruz. Bizi püskürtüyorlar. Tekrar taaruz
ediyoruz. Bizi tekrar püskürtüyorlar. Tekrar taaruz ediyoruz. Derken böyle
bir taarruzda başımdan yediğim bir dipçik darbesiyle kendimden geçmişim.
Meraktan ağzım açık yaşlı Avustralyalıyı dinliyorum. Savaşın dehşetli
anılarını anlatırken hastalığına rağmen tir tir titremeye başlamıştı. Devam
etti:
-Gözlerimi açtığımda kendimin yabancı insanların arasında gördüm. Nasıl
korktuğumu anlatamam. Çünkü İngilizler bize Türkleri barbar,vahşi kimseler
olarak tanıttı ya...
Ama dikkat ettim. Yaralarımı sarmışlar. Bana hiç de öfkeli bakmıyorlar.
Kendime geldim iyice bu defa çantalarında bulunan yiyeceklerden ikram
ettiler bana. İyi biliyorum ki onların yiyecekleri çok çok azdı. Bu
haldeyken bile kendileri yemeyip bana ikram ediyorlardı. Şoke oldum doğrusu.
Dedim ki; kendi kendime:
- Bu adamlar isteseler şu anda beni öldürdüler. Ama öldürmüyorlar... Veyahut
isteseler önceden öldürebilirlerdi. Halbuki beni cephenin gerisine
götürdüler. Biz esirlere misafir gibi davranıyorlardı.
Bu duygularla "Yazıklar olsun bana" dedim. "Böyle asil insanlarla niye ben
savaşıyorum ben . Niye savaşmaya gelmişim. Bu İngiliz milleti ne yalancıymış
ne kadar Türk düşmanıymış"diyerek pişman oldum. Ama bu pişmanlığım fayda
etmiyor ki... Bu iyiliğe karşı ne yapsam düşündüm durdum günlerce.....
Nihayet bize serbest bıraktılar. Memleketime döndüm. İşte memlekette
Türk milletini ömür boyu unutmamak için koluma bu dövme Türk bayrağını
yaptırdım. Bu bayrağın esrarı bu işte.
Benim gözlerim dolu dolu ihtiyara bakarken o devam etti:
- Talihin cilvesine bakın ki o zaman ölmek üzere iken yaralarıma
iyileştirerek ,sıhhate kavuşmama çaba sarfeden Türkler idi. Şimdi de Amerika
gibi bir yerde yıllar sonra yine iyileştirmeye çaba sarfeden bir Türk...
Ne garip değil mi? Avustralya 'dan Amerika'ya gelirken bir Türkle
karşılaşacağımı hiç tahmin etmezdim. Size minnettarım. Siz Türkler gerçekten
çok merhametli insanlarsınız. Bizi hep kandırmışlar... Buna bütün kalbimle
inanıyorum.
Peşinden nemli gözlerle "Bana adınızı söyler misiniz? Dedi. "Ömer"
cevabını verdim. Gayet merakla tekrar sordu:
- Peki niçin Ömer ismin, vermişler sana ?
- Babam müslümanların ikinci halifesi isminden ilham alarak bana Ömer adını
vermiş.
- Yahu senin adın müslüman adı mı ?
Ben "Evet, Müslüman adı" deyince yüzüme baktı baktı,birden doğrulmak istedi.
Ban mani olmak istedim. Israr etti.
Ama niye ısrar ediyordu?
İhtiyarın ısrarına dayanamayıp yatakta oturmasına yardım ettim. Gözleri dolu
soluydu. Yüzüme bakarak dedi ki:
- Senin adın güzelmiş. Benim adım şimdiye kadar Mr. Josef Miller idi.
Şimdiden sonra "Anzaklı Ömer" olsun.
- Olsun
Peki doktor beni müslüman eder misin?Müslüman olmak zor mu ?
Şaşırdım. Nasıl da birdenbire Müslüman olmaya karar gelmişti. Meğer o
yaşa gelinceye kadar içten içe hep düşünüyormuş da kimseyle konuşamadığı
için ,soramadığı için konuşamıyormuş..
- Tabii dedim müslüman olmak çok kolay.
Sonra kendisine imanın ve İslamın şartlarını anlatırım. Kabul etti. Hem
kelime-i şahadet getiriliyor, hem de çocuklar gibi ağlıyordu.
Yaşlılık bir yandan,hastalık bir yandan b,ir de yıllardan beri içinde
kavuşmak isteyip de bilemediği için kavuşamadığı İslamiyet'e olan hasretin
sona ermesi bir yandan bu yaşlı gönlü duygulanmıştı. ...Mırıldandı:
- Siz müslümanlar tesbih çekersiniz bana da bir tesbih bulsan da ben de
yattığım yerden tesbih çekerek Allah'ımı ansam olur mu?
Bu sözden de anladım ki dedelerimiz savaş esnasında Hakkı'ı zikretmeyi ihmal
etmiyormuş. Neyse uzatmayayım hemen bir tesbih bulup kendisine getirdim.
Hasta yatağında tesbih çekiyor,biz de gerektiğinde tedavisiyle
ilgileniyorduk. Fakat benim için o daha bir başkalamıştı. Müslüman olmuştu.
Bir gün yanına gittiğimde samimi bir şekilde rica ettim.
- Beni yalnız bırakma olur mu?
- Ne gibi Ömer amca ?
- Ara sıra gel de bana İslamiyeti anlat!sen çok güzel şeylerden
bahsediyorsun. O sözleri duydukça kalbim ferahlıyor.
O günden sonra her gün yanına gittim. Bildiğim kadarıyla dinimizi anlattım.
Fakat günden güne eriyip tükeniyordu.
Kaç gün geçti tam hatırlamıyorum . hastanenin genel hoparlöründen bir
anons duydum. "Doktor Ömer! Lütfen 217 numaralı odaya gelin!"
Dedim ki içinden "Bizim Ömer amca galiba yolcu?"hemen yukarı çıktım.
Odasına vardığımda gördüğüm manzara aynen şöyleydi:
Sağ elinde tesbih açık duran sol kolunun pazusunda dövme Türk
bayrağı,göğsünde imanı ile ,koskoca Anzaklı Ömer son anlarını yaşıyordu.
Hemen başucuna oturdum. Kendisine kelime-i şehadet söylettirdim. O
şekilde kucağımda teslim-i ruh etti....
Bir Çanakkale gazisi görmüştüm. Yıllar sonra da olsa Müslüman Türk
milletine olan sevgisi sayesinde kendisine iman nasip olmuştu.
"SAĞ
KOLUMU KAYBETTİM AMA SOL KOLUM VAR"
Seddülbahir ve Conkbayır'ın büyük kahramanlarından biride
Bombacı Mehmet Çavuş 'tu. Bu kahraman Anadolu çocuğu, İngilizlerin
siperlerimize fırlattığı el bombalarını korkusuzca hemen yakalar,karşı
tarafa fırlatır ve zararını kendilerine dokundururdu. İngilizler bunu
anlamış olacaklar ki bombaları bir kaç sayı saydıktan sonra fırlatarak
Mehmet Çavuş 'un iadesini önlemeye çalışmışlardı. İşte böyle bir bomba
Mehmet Çavuş 'un elinde patlayarak sağ elinin bileğinden kopmasına sebep
olmuştu. Bu yiğit delikanlı vazife şuuruyla hastahaneden tabur kumandanına
yazdığı mektupta şöyle diyordu:
"Sağ kolumu kaybettim, zarar yok,sol kolum var. Onunla da pekala iş
görebilirim. Beni müteessir eden ve yüne kıtama iltihak edip düşmanla
çarpışmama mani olan şey yaramın henüz kapanmamış olmasıdır.
Hastahaneden kurtularak halen harbe iştirak edemediğim için beni mazur
görünüz, affedeniz muhterem kumandanım.."
![[Resim] [Resim]](http://img214.imageshack.us/img214/6270/adsz19ka.png)
Seyit Onbaşı (1889 - 1939)
|
|
Seyit
Onbaşı, 1889 yılının Eylül ayında Havran İlçesi Çamlık (Manastır)
köyünde dünyaya geldi. Babasının adı Abdurrahman, annesinin ki Emine
idi. Seyit, 1909 yılının Nisan ayı başlarında askere alındı. 1912'de
Balkan Savaşları'na katıldı. Savaş bitiğinde terhis edilmedi ve topçu
eri olarak Çanakkale Cephesi'nde görev aldı. Çanakkale Savaşları'nda
gösterdiği kahramanlıkla adını Türk tarihine yazdırdı. 18 Mart Deniz
Savaşı sırasında, Rumeli Mecidiye Tabyası'nda ayakta kalabilen tek top
vardı onun da mermi kaldıran vinci bozulmuştu. Seyit Onbaşı büyük bir
güçle 215 Okkalık mermiyi üç kez kaldırarak namlunun ucuna sürmüş ve bu
kahramanlığı ile Ocean gemisi büyük bir yara almıştı. Seyit Onbaşı 1918
sonbaharında köyüne döndü. Sanatı olan ormancılık ve kömürcülüğe devam
etti. 1934 tarihinde yürürlüğe konan soyadı yasasıyla "Çabuk" soyadını
aldı. 1939 yılında akciğerlerindeki rahatsızlık nedeniyle vefat etti. | | | |