|
|
March 20   Peygamber Efendimizin Doğduğu Ev Alemlere
Rahmet olarakgönderilen Peygamberimiz Hz. Muhammed(s.a.v.) Mekke?nin
doğusunda (Şuubu Beni Haşim ve Zukak?ul Mevlid caddesinin Leyl
çarşısındaki Darud-Tababia) arasındaki evde doğdu. Hacca gidenler bu
evi de ziyaret etmektedirler. İçerisinde Efendimiz?in valideleri Hz.
Amine Hatun?un elleriyle salladığı ağaç beşik, olduğu gibi durmaktadır.
MEVLİD KANDİLİ NEDİR, BU GECE NASIL DUA EDİLİR?
Mevlid, doğum zamanı demektir. Mevlid
gecesi, Rebiul-evvel ayının 11. ve 12. günleri arasındaki gecedir.
Peygamber efendimizin doğum günü, bütün Müslümanların bayramıdır.
Resulullah dünyaya gelince, amcası Ebu Leheb’in cariyesi
Süveybe, (Kardeşin Abdullah’ın oğlu oldu) diyerek kendisine müjde
getirince, sevinmişti. (Ona süt vermek şartı ile, seni azat ettim)
demişti. Bunun için, Ebu Leheb’in, her mevlid gecesinde, azabı biraz
hafiflemektedir. Mevlid gecesi sevinen, o geceye kıymet veren
müminlerin pek çok sevap kazanacağı buradan da anlaşılmaktadır.
Hafız Muhammed ibni Cezeri Şafii diyor ki: (Ebu Leheb
rüyada görülüp, ne halde olduğu sorulduğunda, çok azap çekiyorum.
Ancak, her yıl, Rebiul-evvel ayının 12. geceleri, azabım hafifliyor.
Resulullah dünyaya gelince, müjde veren cariyemi sevincimden azat
etmiştim. Bunun için, bu gecelerde azabım hafifliyor) dedi.
Ebu Leheb gibi azgın bir kâfirin azabı hafifleyince, O
yüce Peygamberin ümmetinden olan bir mümin, Onun doğduğu gece sevinir,
malını uygun yerlere dağıtır, ziyafet verir, böylece, Peygamberine olan
sevgisini gösterirse, Allahü teâlâ onu Cennetine sokar.) [M. Nasihat]
Resulullah efendimiz, mevlid gecelerinde eshab-ı kirama
ziyafet verir, dünyayı teşrifindeki ve çocukluk zamanındaki şeyleri
anlatırdı.
Hz. Ebu Bekir de, halife iken, eshab-ı kiramı toplar,
Resulullah efendimizin dünyayı teşrifindeki olağanüstü hâlleri
konuşurlardı.
Bu gece, Resulullahın doğum zamanında görülen hâlleri, mucizeleri
okumak, dinlemek, öğrenmek çok sevaptır. Bugün veya ertesi gün oruç
tutmakta mahzur yoktur. Tutulması iyi olur, sevap olur.
İslam âlimleri mevlid gecesine çok önem vermişlerdir. Hz. Mevlana,
(Mevlid okunan yerden belalar gider) buyurmuştur. Mevlid gecesi, Kadir
gecesinden sonra en kıymetli gecedir.
Hatta, Mevlid gecesinin Kadir gecesinden de kıymetli olduğunu
bildiren âlimler de vardır. El-mukni, el-miyar ve Tenvir-ül-kulub
kitaplarında Mevlid gecesinin Kadir gecesinden kıymetli olduğu
bildiriliyor.
(Ed-dürer-ül-mesun) (Allahü teâlâ bir kimseye söz ve yazı sanatı
ihsan ederse, Resulullahı övsün, düşmanlarını kötülesin) hadis-i
şerifine uyularak, asırlardır mevlid kitapları yazılmış ve okunmuştur.
Resulullah efendimizi öven çeşitli mevlid kasideleri vardır. Meşhur
olan ve Türkiye’de her zaman okunan Mevlid kasidesini Süleyman Çelebi,
15. asırda yazmıştır. Bu kasidenin asr-ı saadetten sonra yazılması,
bid’at olmasını gerektirmez. Çünkü Resulullahı övmek ibadettir.
Her zaman Onu övücü kasideler, yazılar yazılabilir. Onları da okumak
bid’at değil, sevap olur. Mevlid-i şerif okumak, Resulullahın dünyaya
gelişini, miracını ve hayatını anlatmak, Onu hatırlamak, Onu övmek
demektir.
Her müminin Resulullahı çok sevmesi gerekir. Bu da zaten imanın
gereğidir. Çok sevmek kâmil mümin olmanın da alametidir. Hadis-i
şeriflerde buyuruldu ki: (Beni ana-baba, evlat ve herkesten daha çok
sevmeyen, mümin olamaz.) [Buhari] (Bir şeyi çok seven, elbette onu çok
anar.) [Deylemi] (Resulullahı seven de onu çok anar.) (Peygamberleri
anmak, hatırlamak ibadettir.) [Deylemi] (Bu ibadeti, şiir olarak
söylemek daha tesirli olur. Resulullah efendimizin şairleri, camide,
Resulullahı öven ve kâfirleri kahreden şiirler okurlardı.) Bunlardan
Hassan bin Sabit hazretlerinin şiirlerini çok beğenirdi.
Resulullah sallallahü aleyhi ve sellem, mescide bu şair için bir
minber koydurdu. Hassan bin Sabit hazretleri minbere çıkar, düşmanları
kötüler, Resulullahı överdi.
Resulullah efendimiz de buyurdu ki: (Hassanın sözleri, düşmanlara ok
yarasından daha tesirlidir.) [M. Nasihat] Bu husustaki hadis-i
şeriflerden ikisi de şöyle: (Allahü teâlâ, Resulünü övmek ve müdafaa
etmek hususunda Hassanı, Ruh-ül-kuds [Cebrail aleyhisselam] ile takviye
etmektedir.) [Buhari] Peygamber efendimiz, şairin söylediği şiiri
beğenip (Dişlerin dökülmesin) diye dua etmiştir.
(Hakim) Şiir hakkında hadis-i şeriflerden birkaçı da şöyle: (Şiir,
öyle bir sözdür ki, güzeli daha güzel, çirkini daha çirkindir.)
[Buhari] (Büyüleyici sözler gibi, hikmetli şiirler de vardır.) [Ebu
Davud] (Bazı şiirler elbette apaçık bir hikmettir.) [Buhari]
Vehhabiler, mezhepsizler, Resulullah efendimizi öven ve Ondan şefaat
isteyen müslümanlara müşrik, yani puta tapan kâfir damgasını basıyorlar.
Ülkemizde bunu açıkça söyleyemedikleri için, mevlide bid’at
diyorlar. Resulullahı övmek bid’at olmaz. Bu övgüden ancak Allah’ı
sevmeyen rahatsız olur. Çünkü Allahü teâlâ Onu övmektedir.
Kur’an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki: (Biz seni âlemlere rahmet
olarak gönderdik.) [Enbiya 107] (Biz seni bütün insanlara müjdeleyici
ve uyarıcı olarak gönderdik.) [Sebe, 28] (Senin için bitmeyen, sonsuz
mükafat vardır. Elbette sen en büyük ahlak üzeresin) [Kalem 3-4]
(Rabbin sana [çok nimet] verecek, sen de razı olacaksın!) [Duha 5]
(Allah ve melekleri, Resule salevat getiriyor, iman edenler, siz de
salevat getirin.) [Ahzab 56]
Mevlidi, erkek kadın karışık olmadan, çalgı ve başka haram
karıştırmadan, Allah rızası için okumak, salevat-ı şerife getirmek,
tatlı şeyler yedirip içirmek, hayrat ve hasenat yapmak, böylece, o
gecenin şükrünü yerine getirmek müstehabdır. (Ni’met-ül kübrâ, Hadika,
M.Nasihat)
Doğum gününe önem vermeyi hıristiyanlar, müslümanlardan öğrenip almışlardır.
Mevlid okumanın kıymetli bir ibadet olduğunu bildirmek için İslam âlimleri çeşitli dillerde kitaplar yazmışlardır.
Bunlardan on tanesi, Keşf-üz-zünunda bildirilmektedir. İbni Hacer-i
Hiytemi hazretlerinin En-Nimet-ül-kübra isimli mevlid kitabı ile imam-ı
Süyuti hazretlerinin Erreddü ala men enkere kıraetel mevlid-in-Nebi
kitabı meşhurdur.
Resulullah efendimizi çok övmek, mahlukların en üstünde olduğunu
söylemek, Allahü teâlânın, sevgili Peygamberine verdiği üstünlükleri
saymak ve Ondan şefaat istemek, büyük ibadettir. Buna karşı koymak,
koyu bir cahillik, pek çirkin bir inattır.
Resulullahı övmek, anmak lazım geldiğine delil olarak, Ahzab
suresinin (Allah ve melekleri, Resule salevat getiriyor, iman edenler,
siz de salevat getirin) mealindeki 56.âyet-i kerimesi yetmez mi? İslam
âlimleri buyuruyor ki: Mevlid gecelerinde toplanarak, mevlid kasidesi
okumak, tatlı şeyler yedirip içirmek, hayrat ve hasenat yapmak,
böylece, o gecenin şükrünü yerine getirmek müstehaptır.
Salihlere elbise ve benzeri hediye vermek, bu geceye hürmet etmek
olur. Bunları Allah rızası için yapmak çok sevap olur. (İbni Battal
maliki) Mevlid cemiyetinde, salihleri toplayıp, salevat okumak,
fakirleri doyurmak, her zaman sevaptır. Fakat, bunlara çalgı gibi haram
karıştırmak büyük günah olur. (Allame Zahirüddin bin Cafer) Mevlid
cemiyetinde, sadaka, hediye vermek, neşe ve sevinç göstermek, haram
karıştırmadan mevlid kasidesi okutmak çok sevap olur. (Allame
Nasirüddin)
Haram şeyler karıştırmadan mevlid cemiyeti yapmak müstehaptır. (S.ibni Mace şerhi)
Pazarlık etmeden, sırf Allah rızası için hatim veya mevlid okuyan
hafızın, okutanın verdiği hediyeyi alması caiz olur. Kur’an okuyup
hediye almayı meslek haline getirmemelidir! Zira âdet haline gelen
hediye, şart edilen ücret gibidir. (Dürr-ül muhtar)
Ücretle okunan Kur’andan ölüye sevap hasıl olmaz. (Hidaye)
EFENDİMİZ MUHAMMED MUSTAFA S.A.V DOĞDUĞU GÜN
Putlar devrildi yüz üstü
Efendimiz doğduğu gün
Yıkıldı tağutun büstü
Efendimiz doğduğu gün
Hemen secdeye eğildi
Ben peygamberim dedi
Sünnet edilmiş görüldü
Efendimiz doğduğu gün
Kâinat nur ile doldu
Şeytanlar sararıp soldu
Çok garip olaylar oldu
Efendimiz doğduğu gün
Kurumuştu Save gölü
Bin yıl yanan ateş söndü
Kâfirler şaşkına döndü
Efendimiz doğduğu gün
Büyücüler âciz kaldı
Sihrini yapamaz oldu
Kisra’nın köşkü yıkıldı
Efendimiz doğduğu gün March 19 ![[Resim] [Resim]](http://img172.imageshack.us/img172/732/image030sa7.jpg)
"ANZAKLI
ÖMER'İN HİKAYESİ"
1957
yılında İstanbul Tıp Fakültesi'nden mezun olup ihtisas yapmak üzere ABD'ye
giden doktor Ömer Musluoğlu görev yaptığı hastahanede başından geçen çok
enteresan bir hadiseyi şöyle anlatıyor:
"Amerika 'ya gittiğim ilk yıllar ( 1957) lisanım pek o kadar iyi
değil.newyork'da Medical Center Hospital adlı bir hastahanede görev
almıştım. Fakat vazifem kan almak,kan vermek,serum
takmak,elektrokardiyoğrafi çekmek gibi işler.. Hastaya o kadar önem
veriyorlar ki yeni doktorlar hemen direk olarak hasta muayenesine
,tedavisine verilmiyıor. Diğer zamanlarda da laboratuarda çalışıyorum.
Bir hastaya gittim. Yaşlıca bir adam. Tahminen yetmiş beş yaşlarında
tabii kendisi ile ingilizce konuşuyorum.
- Kan vereceğim kolunuzu açar mısınız?
Çünkü adamcağız kanser hastası olduğu halde üstelik kansızdı. Elimde kan
torbası da var tabii ki.. pazusunu açtım. Baktım pazusunda dövme şeklinde
bir Türk bayrağı var. Çok ilgimi çekti benim. Kendisine sormadan edemedim.
- Siz Türk müsünüz?
Kaşlarını yukarıya kaldırarak " Hayır "manasına işaret yaptı. Ama ben hala
merak ediyorum:
- Peki bu kolunuzdaki Türk bayrağı nedir?
"Aldırma işte öylesine bir şey dedi. Ben yine ısrarla dedim ki:
- Fakat benim için bu bayrak çok önemli. Dikkatimi çekti. Çünkü bu benim
milletimin bayrağı,benim bayrağım...
Bu söz üzerine gözlerini açtı. Derin derin yüzüme baktı ve mırıltı halinde
sordu:
- Siz Türk müsünüz?
- Evet Türk'üm....
İhtiyar gözlerime bakarak tanıdık bir göz arıyor gibiydi. Anlatmaya başladı:
- Yıl 1915. Sen hatırlamasın o yılları. Çanakkale diye bir yer var
Türkiye'de .orada savaşmak üzere bütün Hıristiyan devletlerden asker
topluyorlardı. Ben Anzak'tım Avustralya Anzaklarından ...
İngilizler bizi toplayıp dediler ki: "Barbar Türkler Hıristiyan dünyasını
yakıp yıkacaklar. Bütün dünya o barbarlara karşı cephe açmış durumda .
birlik olup üzerine gideceğiz. Bu savaş çok önemlidir." Biz de inandık
sözlerine vaadetlerine... Savaşmak isteyenler arasına katıldık.
Avustralyalı Anzak ihtiyar anlatmaya devam ediyordu:
- Bizim yıkayan İngilizler,Türklere karşı topladığı askerlerin tamamını
Çanakkale'ye sevkediyorlarmış. Bizi gemilere doldurup Mısır'a getirdiler o
zaman . Mısır'da şöyle böyle birkaç ay talim gördük. Atış talimi . ondan
sonra da bizi alıp Çanakkale'ye getirdiler.
Savaşın şiddetini ben ilk orada gördüm. Öyle ki denize düşen gülleler suları
metrelerce yukarı fışkırtıyor,gökyüzünde havai fişekler ,geceyi gündüze
çeviriyordu zaman zaman...
Her taaruzunda bizden de Türklerden de yüzlerce insan hayatının baharında
can veriyordu. Fakat biz hepimiz Türklerdeki gayret ve cesareti uzaktan
gördükçe şaşırıyorduk. Teknolojik yönden çok çok üstün olduğumuz gibi sayı
bakımından da fazlaydık. Peki onlara bu cesaret ve kuvveti veren şey neydi?
İlk başlarda zannediyordum ki İngilizlerin bize anlattığı gibi Türkler
barbarlıktan böyle saldırıyorlar. Meğer barbarlıktan değil, kalplerinde ki
vatan sevgisinden kaynaklanıyormuş. Bunu nereden anladığımı söyleyeyim.
Biz karaya çıktık. Taarruz edemiyoruz. Bizi püskürtüyorlar. Tekrar taaruz
ediyoruz. Bizi tekrar püskürtüyorlar. Tekrar taaruz ediyoruz. Derken böyle
bir taarruzda başımdan yediğim bir dipçik darbesiyle kendimden geçmişim.
Meraktan ağzım açık yaşlı Avustralyalıyı dinliyorum. Savaşın dehşetli
anılarını anlatırken hastalığına rağmen tir tir titremeye başlamıştı. Devam
etti:
-Gözlerimi açtığımda kendimin yabancı insanların arasında gördüm. Nasıl
korktuğumu anlatamam. Çünkü İngilizler bize Türkleri barbar,vahşi kimseler
olarak tanıttı ya...
Ama dikkat ettim. Yaralarımı sarmışlar. Bana hiç de öfkeli bakmıyorlar.
Kendime geldim iyice bu defa çantalarında bulunan yiyeceklerden ikram
ettiler bana. İyi biliyorum ki onların yiyecekleri çok çok azdı. Bu
haldeyken bile kendileri yemeyip bana ikram ediyorlardı. Şoke oldum doğrusu.
Dedim ki; kendi kendime:
- Bu adamlar isteseler şu anda beni öldürdüler. Ama öldürmüyorlar... Veyahut
isteseler önceden öldürebilirlerdi. Halbuki beni cephenin gerisine
götürdüler. Biz esirlere misafir gibi davranıyorlardı.
Bu duygularla "Yazıklar olsun bana" dedim. "Böyle asil insanlarla niye ben
savaşıyorum ben . Niye savaşmaya gelmişim. Bu İngiliz milleti ne yalancıymış
ne kadar Türk düşmanıymış"diyerek pişman oldum. Ama bu pişmanlığım fayda
etmiyor ki... Bu iyiliğe karşı ne yapsam düşündüm durdum günlerce.....
Nihayet bize serbest bıraktılar. Memleketime döndüm. İşte memlekette
Türk milletini ömür boyu unutmamak için koluma bu dövme Türk bayrağını
yaptırdım. Bu bayrağın esrarı bu işte.
Benim gözlerim dolu dolu ihtiyara bakarken o devam etti:
- Talihin cilvesine bakın ki o zaman ölmek üzere iken yaralarıma
iyileştirerek ,sıhhate kavuşmama çaba sarfeden Türkler idi. Şimdi de Amerika
gibi bir yerde yıllar sonra yine iyileştirmeye çaba sarfeden bir Türk...
Ne garip değil mi? Avustralya 'dan Amerika'ya gelirken bir Türkle
karşılaşacağımı hiç tahmin etmezdim. Size minnettarım. Siz Türkler gerçekten
çok merhametli insanlarsınız. Bizi hep kandırmışlar... Buna bütün kalbimle
inanıyorum.
Peşinden nemli gözlerle "Bana adınızı söyler misiniz? Dedi. "Ömer"
cevabını verdim. Gayet merakla tekrar sordu:
- Peki niçin Ömer ismin, vermişler sana ?
- Babam müslümanların ikinci halifesi isminden ilham alarak bana Ömer adını
vermiş.
- Yahu senin adın müslüman adı mı ?
Ben "Evet, Müslüman adı" deyince yüzüme baktı baktı,birden doğrulmak istedi.
Ban mani olmak istedim. Israr etti.
Ama niye ısrar ediyordu?
İhtiyarın ısrarına dayanamayıp yatakta oturmasına yardım ettim. Gözleri dolu
soluydu. Yüzüme bakarak dedi ki:
- Senin adın güzelmiş. Benim adım şimdiye kadar Mr. Josef Miller idi.
Şimdiden sonra "Anzaklı Ömer" olsun.
- Olsun
Peki doktor beni müslüman eder misin?Müslüman olmak zor mu ?
Şaşırdım. Nasıl da birdenbire Müslüman olmaya karar gelmişti. Meğer o
yaşa gelinceye kadar içten içe hep düşünüyormuş da kimseyle konuşamadığı
için ,soramadığı için konuşamıyormuş..
- Tabii dedim müslüman olmak çok kolay.
Sonra kendisine imanın ve İslamın şartlarını anlatırım. Kabul etti. Hem
kelime-i şahadet getiriliyor, hem de çocuklar gibi ağlıyordu.
Yaşlılık bir yandan,hastalık bir yandan b,ir de yıllardan beri içinde
kavuşmak isteyip de bilemediği için kavuşamadığı İslamiyet'e olan hasretin
sona ermesi bir yandan bu yaşlı gönlü duygulanmıştı. ...Mırıldandı:
- Siz müslümanlar tesbih çekersiniz bana da bir tesbih bulsan da ben de
yattığım yerden tesbih çekerek Allah'ımı ansam olur mu?
Bu sözden de anladım ki dedelerimiz savaş esnasında Hakkı'ı zikretmeyi ihmal
etmiyormuş. Neyse uzatmayayım hemen bir tesbih bulup kendisine getirdim.
Hasta yatağında tesbih çekiyor,biz de gerektiğinde tedavisiyle
ilgileniyorduk. Fakat benim için o daha bir başkalamıştı. Müslüman olmuştu.
Bir gün yanına gittiğimde samimi bir şekilde rica ettim.
- Beni yalnız bırakma olur mu?
- Ne gibi Ömer amca ?
- Ara sıra gel de bana İslamiyeti anlat!sen çok güzel şeylerden
bahsediyorsun. O sözleri duydukça kalbim ferahlıyor.
O günden sonra her gün yanına gittim. Bildiğim kadarıyla dinimizi anlattım.
Fakat günden güne eriyip tükeniyordu.
Kaç gün geçti tam hatırlamıyorum . hastanenin genel hoparlöründen bir
anons duydum. "Doktor Ömer! Lütfen 217 numaralı odaya gelin!"
Dedim ki içinden "Bizim Ömer amca galiba yolcu?"hemen yukarı çıktım.
Odasına vardığımda gördüğüm manzara aynen şöyleydi:
Sağ elinde tesbih açık duran sol kolunun pazusunda dövme Türk
bayrağı,göğsünde imanı ile ,koskoca Anzaklı Ömer son anlarını yaşıyordu.
Hemen başucuna oturdum. Kendisine kelime-i şehadet söylettirdim. O
şekilde kucağımda teslim-i ruh etti....
Bir Çanakkale gazisi görmüştüm. Yıllar sonra da olsa Müslüman Türk
milletine olan sevgisi sayesinde kendisine iman nasip olmuştu.
"SAĞ
KOLUMU KAYBETTİM AMA SOL KOLUM VAR"
Seddülbahir ve Conkbayır'ın büyük kahramanlarından biride
Bombacı Mehmet Çavuş 'tu. Bu kahraman Anadolu çocuğu, İngilizlerin
siperlerimize fırlattığı el bombalarını korkusuzca hemen yakalar,karşı
tarafa fırlatır ve zararını kendilerine dokundururdu. İngilizler bunu
anlamış olacaklar ki bombaları bir kaç sayı saydıktan sonra fırlatarak
Mehmet Çavuş 'un iadesini önlemeye çalışmışlardı. İşte böyle bir bomba
Mehmet Çavuş 'un elinde patlayarak sağ elinin bileğinden kopmasına sebep
olmuştu. Bu yiğit delikanlı vazife şuuruyla hastahaneden tabur kumandanına
yazdığı mektupta şöyle diyordu:
"Sağ kolumu kaybettim, zarar yok,sol kolum var. Onunla da pekala iş
görebilirim. Beni müteessir eden ve yüne kıtama iltihak edip düşmanla
çarpışmama mani olan şey yaramın henüz kapanmamış olmasıdır.
Hastahaneden kurtularak halen harbe iştirak edemediğim için beni mazur
görünüz, affedeniz muhterem kumandanım.."
![[Resim] [Resim]](http://img214.imageshack.us/img214/6270/adsz19ka.png)
Seyit Onbaşı (1889 - 1939)
|
|
Seyit
Onbaşı, 1889 yılının Eylül ayında Havran İlçesi Çamlık (Manastır)
köyünde dünyaya geldi. Babasının adı Abdurrahman, annesinin ki Emine
idi. Seyit, 1909 yılının Nisan ayı başlarında askere alındı. 1912'de
Balkan Savaşları'na katıldı. Savaş bitiğinde terhis edilmedi ve topçu
eri olarak Çanakkale Cephesi'nde görev aldı. Çanakkale Savaşları'nda
gösterdiği kahramanlıkla adını Türk tarihine yazdırdı. 18 Mart Deniz
Savaşı sırasında, Rumeli Mecidiye Tabyası'nda ayakta kalabilen tek top
vardı onun da mermi kaldıran vinci bozulmuştu. Seyit Onbaşı büyük bir
güçle 215 Okkalık mermiyi üç kez kaldırarak namlunun ucuna sürmüş ve bu
kahramanlığı ile Ocean gemisi büyük bir yara almıştı. Seyit Onbaşı 1918
sonbaharında köyüne döndü. Sanatı olan ormancılık ve kömürcülüğe devam
etti. 1934 tarihinde yürürlüğe konan soyadı yasasıyla "Çabuk" soyadını
aldı. 1939 yılında akciğerlerindeki rahatsızlık nedeniyle vefat etti. | | | |
March 06
|
'Ey
iman edenler! Yahudi ve hıristiyanları dost edinmeyin. Onlar birbirlerinin
dostudurlar. Sizden kim onları dost edinirse, o onlardandır. Şüphesiz ki Allah
zâlimler gürûhunu hidayete erdirmez.' (Mâide: 51)  | | |
- 'Sen onların dinine
uymadıkça ne yahudiler ne de hıristiyanlar senden aslâ hoşnut olmazlar.'
Bakara
|
COCA COLA'NIN DEĞİŞİK YAHUDİ BÖLGELERİNDEKİ REKLAMI:....
|
Üstteki yazının tercümesi: (Were moving to a new location
!!! = Artik yeni yerimize tasiniyoruz !!!) |
Alttaki yazının tercümesi:'COCA
COLA İÇ, ISRAEL'E DESTEK OL !!!!!''' |
Firma karının % 50 sini İsrail
Ordusuna aktarıldığını... |
Dünyada en çok coca cola sevenlerin müslümanlar
olduğunu |
Belçika da Sağlık Bakanı Luc Van Den Bossche'nin Coca-cola 'nın
|
şişe veya kutulardaki tüm ürünlerinin piyasadan çekilmesini emrettiğini...
|
Ve Bakanlığın, Coca-Cola ürünlerini içen kişilerde ciddi zehirlenmeler
görüldüğünü belirterek, Coca-Cola' nın içinde kandaki alyuvarların erimesine
neden ve kansızlığa yol açan 'hemolyse' maddesinin bulunduğunu açıkladığını...
|
Şimdi bu yazıyı hat sanatı gözlükleriyle
seyredelim: |
'Muhammed ve Mekke yok olsun'
|

|
 |
|
'İnsanlar
içerisinde, müminlere en şiddetli düşman olarak yahudileri bulursun.' (Mâide:
82) |
'Allah katında din
İslâm'dır.' (Âl-i imrân: 19)
'Ey iman edenler!
Benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olanları dost edinmeyin.' (Mümtehine:
1)
'Şüphesiz ki
kâfirler sizin apaçık düşmanınızdır.' (Nisâ: 101) 'Eğer onların güçleri
yetse, sizi dininizden döndürünceye kadar size karşı savaşa devam ederler.'
(Bakara: 217)
KATLİAM HATIRASI!
|
KURTULUŞ İSLAMDA
|
March 02
  Şehit Allah’ın huzurunda diri
olarak hazır bulunup rızıklanacağı ve cennete gireceğine şehadet
olunduğu için bu adı almıştır. Kur’an-ı Kerim’de şehitler hakkında
şöyle buyurulur:
“Allah yolunda öldürülenlere (şehitlere) ölüler demeyin. Bilakis onlar diridirler. Lakin siz onu anlayamazsınız.” (Bakara, 154)
Müslümanları, düşmanlarına
üstün kılan en mühim esaslardan biri "ölürsem şehidim, kalırsam
gazi..." inancıdır. Bu durum, ayette "iki güzelden biri" şeklinde ifade
edilmiştir. (Tevbe Sûresi, 52) Yani, mü'min için savaşta iki güzel
neticeden biri vardır: Ya galip gelecek, ya şehit olacaktır
Allah yolunda, dini, canı, malı, namus ve şerefi, vatan ve milleti
uğrunda ölenlere şehit denir. Bu hususta Kur’an-ı Kerim’de Allah Teâlâ:
“Allah yolunda öldürülenlere ölüler demeyiniz, onlar ölü değil,
diridirler, fakat siz (o yüksek hayatın) farkında değilsiniz.” (Bakara,
154) buyurmaktadır.
Peygamber Efendimiz (s.a.s.) de hadisi şeriflerinde; “Hiç kimse
Cennet’e girdikten sonra bütün dünyaya sahip olsa bile tekrar dünyaya
dönmek istemez, yalnız şehitler kendilerine verilen nimetler sebebiyle
dünyaya dönüp on defa şehit olmayı arzu ederler. (Buhârî, Cihad, 6)
“Şehitleri al kanları ile, kanlı elbiseleri ile gömünüz. Allah yolunda
yaralananların damarlarından kan akar, onların rengi kan rengidir.
Fakat kokusu misk kokusudur.” (Muvatta, 2-463) buyurmaktadır.
Millî şairimiz Mehmet Akif Ersoy İstiklâl Marşı’nda:
“Bastığın yerleri toprak diyerek geçme tanı
Düşün, altındaki binlerce kefensiz yatanı
Sen şehit oğlusun, incitme yazıktır atanı
Verme dünyaları alsan da, bu Cennet vatanı” demiştir.
Bunun için vatanı sevmek, gerektiğinde vatanımızı düşmandan
korumak için savaşmak ve bu uğurda canımızı seve seve vermek kutsal
bir görevdir. Vatanını seven, toprağını işler, yollarını yapar, ormanlarını
korur, camiler, okullar, hastahaneler yapar, göğe yükselen minarelerin
yanında fabrika bacalarını da yükseltir. Böylece hem manevî hem de
maddî kalkınmayı birlikte gerçekleştirir. Yurdunu seven, milletine
hizmet etmeyi şerefli bir görev bilir. Sevgili Peygamberimiz; “İnsanların hayırlısı, insanlara faydalı olandır.” (Müslim, c. 2, s. 45) buyurmuştur.
Büyük şairlerimizden Yahya Kemal, ordumuz ve milletimiz için ne
güzel söylemiştir:
“Şu kopan fırtına Türk ordusudur Ya Rabb
Senin uğrunda ölen ordu, bu ordudur Ya Rabb
Ta ki yükselsin ezanlarla müeyyed namın
Galip et, çünkü bu son ordusudur İslâm’ın.” ![[Resim] [Resim]](http://www.kemalistatilimbirligi.org/asker.gif)  " Bu vatanın ekmeğini yiyip de ihanet eden, ekmeği yediği elden elbet kurşunu da yiyecektir " BU GÜNÜNE KADAR GELMİŞ GEÇMİŞ ALLAH RIZASI İÇİN VATANI MİLLETİ İÇİN NAMUSU ŞEREFİ İÇİN EZANI MUHAMMED İÇİN ŞEHİTLİK ŞERBETİNİ İÇMİŞ TÜM ŞEHİTLERİMİZİ ALLAH RAHMET EYLESİN
RABBİM BİZLEREDE ŞEHİTLİK ŞERBETİNDEN İÇMEK NASİP ETSİN
TÜM ŞEHİTLERİMİZ İÇİN 1 FATİHA 3 İHLASI ŞERİF OKUYALIM ALLAH RIZASI İÇİN
February 20 İşte Kur’an-ı Kerim’de adı geçen hayvanlar:
1- Deve

“Bizim
âyetlerimizi yalanlayıp da onlara karşı kibirlenmek isteyenler var ya,
işte onlara gök kapıları açılmayacak ve onlar, deve iğne deliğine
girinceye kadar cennete giremiyeceklerdir! Suçluları işte böyle
cezalandırırız!” (el-A’raf / 40)
2- Sivrisinek

“Şüphesiz Allah
(hakkı açıklamak için) sivrisinek ve onun da ötesinde bir varlığı misal
getirmekten çekinmez. İman etmişlere gelince, onlar böyle misallerin
Rablerinden gelen hak ve gerçek olduğunu bilirler. Kâfir olanlara
gelince: Allah böyle misal vermekle ne murat eder? derler. Allah onunla
birçok kimseyi saptırır, birçoklarını da doğru yola yöneltir. Verdiği
misallerle Allah ancak fâsıkları saptırır (çünkü bunlar birer
imtihandır).” (el-Bakara / 26)
3- Katır

“Atları,
katırları ve eşekleri binmeniz ve (gözlere) zinet olsun diye (yarattı).
Allah şu anda bilemeyeceğiniz daha nice (nakil vasıtaları) yaratır.”
(en-Nahl / 8)
4- Buzağı

“Andolsun ki
elçilerimiz (melekler) İbrahim'e müjde getirdiler ve: "Selam (sana)"
dediler. O da: "(Size de) selam" dedi ve hemen kızartılmış bir buzağı
getirdi.” (Hud / 69)
“Musa'ya kırk gece (vahyetmek üzere) söz vermiştik. Sonra haksızlık ederek buzağıyı (tanrı) edindiniz.” (el- Bakara / 51)
5- İnek

“"Bizim adımıza
Rabbine dua et, bize onun ne olduğunu açıklasın" dediler. Musa: Allah
diyor ki: "O, ne yaşlı ne de körpe; ikisi arasında bir inek." Size
emredileni hemen yapın, dedi.” (el-Bakara / 68)
“Yahudilere
bütün tırnaklı hayvanları haram kıldık. Sırtlarında yahut
bağırsaklarında taşıdıkları ya da kemiğe karışan yağlar hariç olmak
üzere inek ve koyunun iç yağlarını da onlara haram kıldık. Bu,
zulümleri yüzünden onlara verdiğimiz cezâdır. Biz elbette doğru
söyleyeniz.” (el-En’am / 146)
6- Yılan

“Bunun üzerine Musa asasını yere attı. O hemen apaçık bir yılan oluverdi!” (el-A’raf / 107)
“Bunun üzerine Musa asâsını atıverdi; bir de ne görsünler, asâ apaçık bir yılan (oluvermiş)!” (eş-Şuara / 32)
7- Çekirge

“Biz de ayrı ayrı
mucizeler olarak onların üzerine tufan, çekirgeler, bitler, kurbağalar
ve kan gönderdik; yine de büyüklük tasladılar ve günahkâr bir kavim
oldular.” (el-A’raf / 133)
“Sanki etrafa
yayılmış çekirge sürüsü gibi bakışları perişan (utançtan yere bakar)
bir halde kabirlerden çıkarlar.” (el-Kamer / 7)
8- Eşek - Merkep

“Tevrat'la yükümlü
tutulup da onunla amel etmeyenlerin durumu, ciltlerce kitap taşıyan
merkebin durumu gibidir. Allah'ın âyetlerini yalanlamış olan kavmin
durumu ne kötüdür! Allah, zalimler topluluğunu doğru yola iletmez.”
(el-Cum’a / 5)
“Atları, katırları ve
eşekleri binmeniz ve (gözlere) zinet olsun diye (yarattı). Allah şu
anda bilemeyeceğiniz daha nice (nakil vasıtaları) yaratır.” (en-Nahl /
8)
“Yürüyüşünde tabiî ol, sesini alçalt. Unutma ki, seslerin en çirkini merkeplerin sesidir.” (Lokman / 19)
9- Dev Balık – Balina

“Yunus kendini kınayıp dururken onu dev bir balık yuttu.” (es-Saffat / 142)
“Sen Rabbinin hükmünü
sabırla bekle. Balık sahibi (Yunus) gibi olma. Hani o, dertli dertli
Rabbine niyaz etmişti.” (el-Kalem / 48)
10- Domuz

“Allah size ancak
ölüyü (leşi), kanı, domuz etini ve Allah'tan başkası adına kesileni
haram kıldı. Her kim bunlardan yemeye mecbur kalırsa, başkasının
hakkına saldırmadan ve haddi aşmadan bir miktar yemesinde günah yoktur.
Şüphe yok ki Allah çokça bağışlayan çokça esirgeyendir.” (el-Bakara /
173)
“De ki: Bana
vahyolunanda, leş veya akıtılmış kan yahut domuz eti -ki pisliğin
kendisidir- ya da günah işlenerek Allah'tan başkası adına kesilmiş bir
hayvandan başka, yiyecek kimseye haram kılınmış birşey bulamıyorum.
Başkasına zarar vermemek ve sınırı aşmamak üzere kim (bunlardan) yemek
zorunda kalırsa bilsin ki Rabbin bağışlayan ve esirgeyendir.” (el-En’am
/ 145)
11- At

“Nefsanî arzulara,
(özellikle) kadınlara, oğullara, yığın yığın biriktirilmiş altın ve
gümüşe, salma atlara, sağmal hayvanlara ve ekinlere karşı düşkünlük
insanlara çekici kılındı. Bunlar, dünya hayatının geçici
menfaatleridir. Halbuki varılacak güzel yer, Allah'ın katındadır.”
(Al-i İmran / 14)
12- Kurt

“(Babaları) dedi ki: Onu götürmeniz beni mutlaka üzer. Siz ondan habersizken onu bir kurdun yemesinden korkarım. Dediler
ki: Hakikaten biz (kuvvetli) bir topluluk olduğumuz halde, eğer onu
kurt yerse, o zaman biz gerçekten âciz kimseler sayılırız.” (Yusuf /
13-14)
“Ey babamız! dediler,
biz yarışmak üzere uzaklaştık; Yusufu eşyamızın yanında bırakmıştık.
(Ne yazık ki) onu kurt yemiş! Fakat biz doğru söyleyenler olsak da sen
bize inanmazsın.” (Yusuf / 17)
13- Sinek

“Ey insanlar! (Size)
bir misal verildi; şimdi onu dinleyin: Allah'ı bırakıp da
yalvardıklarınız (taptıklarınız) bunun için bir araya gelseler bile bir
sineği dahi yaratamazlar. Sinek onlardan bir şey kapsa, bunu ondan geri
de alamazlar. İsteyen de âciz, kendinden istenen de!” (el-Hacc / 73)
14- Bıldırcın

“Ve sizi bulutla
gölgeledik, size kudret helvası ve bıldırcın gönderdik ve "Verdiğimiz
güzel nimetlerden yiyiniz" (dedik). Hakikatte onlar bize değil sadece
kendilerine kötülük ediyorlardı.” (el-Bakara / 57)
“Ey İsrailoğulları!
Sizi düşmanınızdan kurtardık; Tûr'un sağ tarafına (gelmeniz için) size
vâde tanıdık ve size kudret helvası ile bıldırcın eti lütfettik.”
(TA-HA / 80)
15- Koyun

“(Dişi ve erkek
olarak) sekiz eş yarattı: Koyundan iki, keçiden iki... De ki: O,
bunların erkeklerini mi, dişilerini mi, yoksa bu iki dişinin
rahimlerinde bulunan yavruları mı haram etti? Eğer doğru iseniz bana
ilimle söyleyin.” (el-En’am / 143)
16- Kurbağa

“Biz de ayrı ayrı
mucizeler olarak onların üzerine tufan, çekirgeler, bitler, kurbağalar
ve kan gönderdik; yine de büyüklük tasladılar ve günahkâr bir kavim
oldular.” (el-A’raf / 133)
17- Örümcek

“Allah'tan başka
dostlar edinenlerin durumu, örümceğin durumu gibidir. Örümcek bir yuva
edinir; hâlbuki yuvaların en çürüğü şüphesiz örümcek yuvasıdır. Keşke
bilselerdi!” (el-Ankebut / 41)
18- Karga

“Derken Allah,
kardeşinin cesedini nasıl gömeceğini ona göstermek için yeri eşeleyen
bir karga gönderdi. (Katil kardeş) "Yazıklar olsun bana! Şu karga kadar
da olamadım mı ki, kardeşimin cesedini gömeyim" dedi ve ettiğine
yananlardan oldu.” (el-Maide / 31)
19 – Kelebek

“O gün insanlar yayılmış kelebekler gibi olurlar.” (el-Karia / 4)
20 – Fil

“Görmedin mi Rabb'in fil sahiplerine ne yaptı?” (Fil / 1)
21- Maymun

“İçinizden cumartesi
günü yasağını çiğneyenleri elbette bilirsiniz. İşte bundan dolayı
onlara "sefil maymunlar olun!" dedik.” (el-Bakara / 65)
“De ki: "Allah
katında cezaya çarptırılma bakımından bunlardan daha kötüsünü size
haber vereyim mi? Allah, kimlere lanet etmiş ve gazabına uğratmışsa;
kimlerden maymunlar, domuzlar ve şeytana tapanlar yapmışsa, işte
bunların makamı daha kötüdür ve onlar düz yoldan daha çok
sapmışlardır".” (el-Maide / 60)
22- Aslan

“Aslandan kaçmaktalar.” (Müddessir / 51)
23- Bit ve Kene

“Biz de ayrı ayrı
mucizeler olarak onların üzerine tufan, çekirgeler, bitler/keneler,
kurbağalar ve kan gönderdik; yine de büyüklük tasladılar ve günahkâr
bir kavim oldular.” (el-A’raf / 133)
24- Köpek

“Dileseydik elbette
onu bu âyetler sayesinde yükseltirdik. Fakat o, dünyaya saplandı ve
hevesinin peşine düştü. Onun durumu tıpkı köpeğin durumuna benzer:
Üstüne varsan da dilini çıkarıp solur, bıraksan da dilini sarkıtıp
solur. İşte âyetlerimizi yalanlayan kavmin durumu böyledir. Kıssayı
anlat; belki düşünürler.” (el-A’raf / 176)
25- Keçi

“(Dişi ve erkek
olarak) sekiz eş yarattı: Koyundan iki, keçiden iki... De ki: O,
bunların erkeklerini mi, dişilerini mi, yoksa bu iki dişinin
rahimlerinde bulunan yavruları mı haram etti? Eğer doğru iseniz bana
ilimle söyleyin.” (el-En’am / 143)
26- Karınca

“Nihayet Karınca
vâdisine geldikleri zaman, bir karınca: Ey karıncalar! Yuvalarınıza
girin; Süleyman ve ordusu farkına varmadan sizi ezmesin! dedi.”
(en-Neml / 18)
27- Arı

“Rabbin bal arısına: Dağlardan, ağaçlardan ve insanların yaptıkları çardaklardan kendine evler (kovanlar) edin.” (en-Nahl / 68)
28- Hüdhüd

“(Süleyman) kuşları gözden geçirdi ve şöyle dedi: Hüdhüd'ü niçin göremiyorum? Yoksa kayıplara mı karıştı?” (en-Neml / 20)
Her
canlı ölümü
tadacaktır
“Her nefis ölüm tadıcıdır. Kıyamet günü
elbette ecirleriniz eksiksizce ödenecektir. Kim ateşten uzaklaştırılır
ve cennete sokulursa, artık o gerçekten kurtuluşa ermiştir. Dünya
hayatı, aldatıcı metadan başka bir şey değildir.” (Al-i İmran; 185 )
“De ki; Sizin kendisinden kaçtığınız ölüm
muhakkak sizi bulacaktır. Sonra da hem gizliyi hem de aşikarı bilen
Allah'a döndürüleceksiniz.” (Cuma; 8)
Başka bir ayet-i kerimede şöyle buyrulmuştur:
“Her nefis ölümü tadacaktır.” (Al-i İmran; 185)
Hz. Peygamber (S.A.V) şöyle buyurmuştur:
“Eğer hayvanlar, ölüm hakkında insanoğlunun bildiklerini bilselerdi, onlardan semiz bir et yiyemezdiniz.” (Beyhaki)
Ölüm her insanın karşılaşacağı bir olaydır.
Allah-u Zülcelal’in yaratmış olduğu her canlı mutlak surette ölümü
tadacaktır. Mademki her nefis ölümü tadacaktır, öyleyse onun gereğini
yerine getirmek gerekir. Peki onun gereği nedir? Onun gereği Allah-u
Zülcelal’in bildirmiş olduğu emir ve nehyleri yerine getirmek ve
ölümden gafil kalmamaktır. Çünkü ölümden gafil kalan kimse, ölüm anı ve
ölümden sonrası için hiçbir hazırlık yapmaz.
Abdullah bin Ömer (R.A)'den rivayet edildiğine göre; Bir adam, Hz. Peygamber (S.A.V)'e gelerek:
“Ya Resulallah! İnsanların en akıllısı ve en dirayetlisi kimdir?” diye sorunca; Hz. Peygamber (S.A.V) buyurdu ki: “Ölümü en çok hatırlayan, ölüme en çok hazırlanandır. İşte bu kimseler hem dünya, hem de ahiret şerefine nail olmuşlardır.” (Taberani)
Esasen insana, nasihat olarak ölüm yeter. Çünkü
ölüm, çok ibretli bir olaydır. Eğer ki insan ölümden herhangi bir ibret
ve nasihat almıyorsa, bu kalbinin katı olmasından dolayıdır. Onun için
ölümü çok hatırlamak lazımdır.
Halife Ömer b. Abdulaziz, daima alimleri bir
araya toplar, ölümden bahsettirir, ölümü duyunca da ıslak bir kuşun
ıslaklığını gidermek için çırpınması gibi çırpınırdı. İbn-i Şirin’in
yanında ölümden bahsedildiği zaman, kendisi ölmüş gibi uyuşurdu.
Ölümü düşünmek ve onu kalbe yerleştirmek için en
faydalı yol; daima akrabalarının, arkadaşlarının, dost ve ahbablarının
ölümünü ve toprağın altındaki hallerini düşünmektir.
Hasan-ı Basri şöyle demiştir: “Ölüm meleği,
her eve günde üç kere bakar. O evde kim rızkını bitirir ve ömrünü
tüketirse onun ruhunu alır. Melek, onun ruhunu alınca, evdekiler onun
için ağlamaya başlarlar. Melek evden çıkarken dönüp onlara şunu söyler:
“Bu benim bu eve son gelişim değildir. Ben hepinizi alıp götürene kadar
buraya gelip gideceğim.” Ev halkı meleğin bu sözünü duyabilselerdi,
öleni bırakıp kendileri için ağlarlardı.”
Ömer bin Abdülaziz demiştir ki: “Her gün
sabah veya akşam, Allah'ın divanına giden birini yolcu ettiğinizi
görmüyor musunuz? Onu yerin bir çukuruna koyarsınız. Yastığı topraktır.
Dostlarını geride bırakmış ve maişeti kesilmiştir.”
Ölümün kalbe yerleşmesinin bir yolu da dünyanın
geçici olduğunu ve kabir hayatını düşünmektir. İnsan şayet dünyanın
geçici olduğunu ve bir gün ölümle sona ereceğini ve vücudunun kabirde
çürüyüp toprak olacağını düşünürse, ölümden hiç gafil olmaz.
Rivayet edilmiştir ki; İbn-i Muti bir gün evine
bakarken evin güzelliğine hayran kaldı ve sonra hüngür hüngür ağlayarak
şöyle dedi: “Allah'a yemin ederim ki, eğer ölüm olmasaydı, seninle
mutlu olur, sevinirdim. Eğer varacağımız kabirlerin darlığı olmasaydı,
dünya ile gözlerimiz aydınlanırdı.”
Anlatıldığına göre bir zengin güzel bir köşk
yaptırmıştı. Onu hazır hale getirince, tanıdığı bir alimi götürüp onu
gezdirdi. Alim, köşkü gezdikten sonra adama: “Köşkün çok güzeldir. Fakat bir kusuru vardır ki, bütün güzelliğini gölgelemiştir.” dedi. Adam telaşla: “Bu kusur nedir?” diye sorunca, alim şu şekilde cevap verdi: “O kusuru şimdiye kadar hiç kimse giderememiştir. O, ölüp burayı terketmektir.”
Dünya bir saatten ibarettir. Bu dünyaya aldanıp
baki olan ahiret hayatını tehlikeye atmak çok yanlıştır. Akıllı ve
Allah-u Zülcelal'in rızasına talip olan kimseler, bütün bunlara
bakarak, ölümü hatırlayıp, yolculuğunun uzunluğunu düşünerek, taat ve
ibadete sarılarak, ahiret hayatı için hazırlık yapmalıdır.
Ahirete gidip, orada pişman olarak, ölümü temenni etmektense, bu dünyada pişman olup ölüme hazırlanmak daha iyidir.
Rivayet edilmiştir ki: İsrailoğullarından bir adam, büyük bir servet biriktirdi. Ölümü yaklaştığı zaman çocuklarına: “Servetimin her türünden bana getirin.”
dedi. Çocukları, servetin her çeşidinden getirip adamın önüne koydular.
Adam bu malları görünce ağladı. Azrail (A.S) onu böyle görünce şöyle
dedi: “Seni böyle ağlatan nedir? Sana bu serveti veren Allah’a
yemin ederim ki, ruhunla bedenini birbirinden ayırmayıncaya kadar
evinden çıkmayacağım.”
Bunun üzerine adam: “Ne olur bana mühlet ver de servetimi hak yolunda dağıtayım.” dedi Azrail (A.S) buna karşılık şöyle cevap verdi: “Olmaz! Fırsat kaçtı. Sana verilen mühlet bitti. Ecelin gelmeden evvel bunu yapacaktın.”
Görüldüğü gibi, adam ölümü anı gelip bu
biriktirdiği mallardan ayrılacağını anladığı vakit, ebedi olan ahiret
hayatı için bir şey biriktirmeye çalışmadığı için fakirliğini gördü ve
Azrail (A.S)’den mühlet istedi.
Oysa Allah-u Zülcelal ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur:
“Ecelleri geldiği zaman da, onlar ne bir saat geri kalabilirler ne de ileri geçebilirler.” (Nahl; 61)
Buna göre, bir gün ölümle karşılaşacağının
kesinliğine inanmış olan bir kimse bir yandan salih ameller işlerken
diğer yandan da günahlardan kaçınarak ölüme hazırlanmalıdır.
Unutmayalım! insanın dünyada yaşadığı hayatın her
anının hesabını vereceği o büyük gün mutlaka gelecektir. Ölüm, dünya
hayatının tüm güzelliklerinin son bulduğu bir andır, ama aynı zamanda
da ahiretteki sonsuz yaşamın başlangıcıdır.
O gün Allah'a ve karşılaşacakları bu güne inanmış
olanların ruhu hamurdan kıl çekmek gibi, inkar edenlerin ruhu ise diken
ağacından tülbent çekmek gibi çekilir.
Ayet-i kerimede:
“Beni zikredin, bende sizi zikredeyim.” (Bakara; 152)
buyurulmuştur. Bizim O’nu zikretmemiz,
dünyadayken O’nun emirlerine itaat edip, Salih amelleri işleyip
günahlardan kaçınmamızdır. O’nun bizi zikretmesi ise, bu zor yerlerde
imdadımıza gelmesi ve bizlere yardım etmesidir.
O halde akıllı bir insan gibi nefsine sor;
ruhunun hamurdan kıl çekmek gibi kolay çekilmesini mi, yoksa diken
ağacından tülbent çekmek gibi çekilmesini mi istersin. Tabi ki nefis
güzel olanı ister.
O zaman anlatılanları sadece okumakla kalma, kalp gözüyle görerek yaşa ve o gün için salih amel işleyerek hazırlık yap.
Çünkü her şeyin üzerinde insanın en büyük kazancı kuşkusuz Allah’ın rızasıdır. "...Sen o zalimleri can çekişirken bir
görsen! Melekler ellerini uzatıp: 'Haydi çıkarın canınızı
bedenlerinizden!' derler. 'Bugün Allah adına haksız yere
söyledikleriniz ve O'nun ayetlerine karşı büyüklük tasladığınız için
hor ve hakir edici azabla cezalandırılacağınız gündür.' ” (En'am; 93)
Hz. Osman (R.A), bir kabir başında durduğu zaman
ağlar ve sakalını göz yaşlarıyla ıslatırdı. Bu şekilde ağlamasının
sebebi sorulduğunda da şunu söylerdi: “Hz. Peygamber (S.A.V)'den duydum, buyurdu ki:
“Kabir, ahiret duraklarının birincisidir. Kurtulanlar ve helak olanlar
bu merhalede ayrılırlar. Burada kurtulanların işi sonraki duraklarda
daha kolay, helak olanların işi ise sonraki merhalelerde daha zordur.
Kabirden korkunç (daha ibret verici) manzara görmedim.” (Tirmizi)
İnsanın ölümünden itibaren başlayıp tekrar
dirileceği ana dek kabirde geçen zamana berzah alemi denir. Her insan
dünyada ne ekti ise ahirette onu biçecektir. Buna göre dünyada nasıl
yaşamış ise kabirde de ona göre karşılanacaktır. Eğer dünyada iyi
olarak, yani iman ve iyi amel sahibi olarak yaşamış ise, kabirdeki hali
iyi olur.
Dünya hayatını kötü olarak günahlarla geçirmiş
ise, kabirdeki durumu da kötü olacaktır. İnsan dünyada yaptığı tüm
işlerinden sorumludur. İyi işlerinden dolayı mükafat kötü işlerinden
dolayı da ceza görecektir. Ahiret aleminde mükafat ve ceza görmenin ilk
yeri de kabirdir.
Anlatıldığına göre, yeryüzü her gün beş kere dile gelerek insanlara şöyle seslenir:
- Ey Ademoğlu! Şimdi sırtımda yürüyorsun, ama varacağın yer benim karnımdır (kabirdir).
- Ey Ademoğlu! Şimdi benim sırtımda renk renk yiyecekler yiyorsun, ama sonunda seni böcekler yiyecektir.
- Ey Ademoğlu! Şimdi sırtımdayken gülüyorsun, ama sonunda karnımda ağlayacaksın.
- Ey Ademoğlu! Şimdi sırtımda sevinçlisin, ama yarın karnımda üzüntü çekeceksin.
- Ey Ademoğlu! Bugün sırtımda günah işliyorsun, ama yarın karnımda azap çekeceksin.
Bildirildiğine göre Useyd b. Abdurrahman şöyle demiştir: Bana anlatıldığına göre mü'min kul ölünce cenazesini taşıyanlara “Çabuk olun, beni biran önce mezarıma ulaştırın.” der. Mezarına konunca da toprak dile gelerek ona şöyle seslenir: “Ben seni üzerimde yaşarken seviyordum. Şimdi ise seni daha çok seviyorum.”
Buna karşılık kafir bir kul önce cenazesini taşıyanlara “ Aman, beni geri götürün.” diye bağırır. Mezarına konunca da toprak dile gelerek ona şöyle der: “Ben senden üzerimde yaşarken zaten nefret ederdim. Şimdi ise daha çok nefret ediyorum.”
Hz. Peygamber (S.A.V) hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur: “Ölü
mezara konduğu vakit mezar: “Yazıklar olsun sana ey ademoğlu, benim
hakkımda seni kim aldattı? Benim fitne, karanlık, yalnızlık ve kurtlar,
böcekler yeri olduğumu bilmiyormuydun? Üzerimde bir ileri bir geri
gezinip dururken beni düşünmedin mi?” der.
Şayet iyi insan ise onun namına bir yetkili mezara cevap verir ve der ki: “Bu
adam iyiliği emretti ve kötülükten sakındırdı ise ne dersin?” Mezar: “O
zaman ben onun için yeşil bir bahçe olurum. Cesedi de nur olur ve ruhu
Allah'a yükselir.” (Taberani, Hakim, İbn Ebi'd-Dünya) Hz. Ebu Hureyre (R.A) anlatıyor: “Resulullah (S.A.V) buyurdular ki:
“Bir Müslüman muhtazar olduğu (can çekişme anına girdiği) zaman rahmet melekleri, beyaz bir ipekle gelirler ve şöyle derler:
'Sen razı ve senden de (Rabbin) razı olarak (şu bedenden) çık. Allah’
ın Rahmet ve reyhanına ve sana gadabı olmayan Rabb'ine kavuş.'
Bunun üzerine ruh, misk kokusunun en güzeli gibi çıkar. Öyleki melekler
onu birbirlerine verirler, tâ semanın kapısına kadar onu getirirler ve: “Size arzdan gelen bu koku ne kadar güzel” derler. Sonra onu mü’minlerin ruhlarına getirirler.
Onlar, onun gelmesi sebebiyle sizden birinin kaybettiği
şeyinin kendisine geldiği zamanki sevincinden daha çok sevinirler. Ona “Falanca ne yaptı? Falanca ne yaptı?” diye (dünyadakilerden) haber sorarlar. Melekler: “Bırakın onu, onda hala dünyanın tasası var!” derler. Bu gelen (kendisine dünyadan soran ruhlara): “Falan ölmüştü yanınıza gelmedi mi?” der. Onlar: “O, annesine, Haviye Cehennemi'ne götürüldü!” derler.
Aleyhissalat-ü ves Selam devamla derler ki: “Kafir
muhtazar olduğu vakit, azab melekleri mish (denen kıldan kaba bir
elbise) ile gelirler ve şöyle derler: “Bu cesedden kendin öfkeli, Allah’ ın da öfkesini kazanmış olarak çık ve Allah’ ın azabına koş!” Bunun üzerine , cesedden en kötü bir cife kokusuyla çıkar. Melekler onu arzın kapısına getirirler.
Orada: “Bu koku nede pis” derler. sonunda onu kafir ruhların yanına getirirler.” (Nesai)
Sahabelerden Bera b. Azib (R.A) şöyle anlatmıştır:
"Peygamber Efendimiz ile birlikte Ensardan birinin
cenazesine katılmıştık. Mezarlığa vardığımızda ölü henüz toprağa
verilmemişti. Peygamber Efendimiz orada bir yere oturdu, bizde onun
çevresinde yere çöküverdik. Sanki başımız üzerine kuş konmuş gibi
oturuyorduk. Peygamber Efendimiz' in elinde bir çöp vardı, onunla
toprağı eşiyordu. Birden başını kaldırarak: "Kabir azabından Allah' a sığınınız." (Ahmed b. Hanbel) buyurdu.
Ey nefsim!
Sen neyi istersin? Son nefesinde Azrail (A.S)'ın sana çok korkunç
bir vaziyette görünmesini ve ruhunun o kıl torbasına konarak korkunç
azaplarla ölmeyi mi, yoksa çok güzel yüzlü ve latif görünümlü bir
şekilde gelen Azrail (A.S)'a ruhunu sanki yağdan kıl çıkar gibi verip
latif ve misk kokulu meleklerin elinde ölmek mi?
Tabi latif bir ölüm istersin değil mi?
Ey nefsim!
Bu gaflet halinden uyanman ve Allah-u Zülcelal' e ibadet etmen
gerekir. Gerçek manada ve hakiki müslüman olarak ibadetlerine dikkat
etmen ve Allah-u Zülcelal' in yolunda Peygamber Efendimiz (S.A.V)'in
sünnetinde ve evliyaların istikametinde yürümen gerekir. Yoksa sonunun
ne olacağını iyi düşün. Mü’min kulun ruhunun "yağın içinden bir kılın çekilmesi gibi kolay çıkacağı" hadisini bilen bir zat dedi ki: "Ben o kadar Kur'an okuduğum halde bu manayı Kur'an'da bulamadım. Oysa ki ben biliyorum ki Ku-an'da şu ayet vardır:
"Yaş ve kuru hiçbir şey yoktur ki, apaçık bir kitapta olmasın." (En’am; 59)
Kur'an'ı Kerim’ de herşey bulunur. İşte bu yüzden ben bu mana
niye Kur'an' da yoktur diye merak ettim. Bir gün Peygamber Efendimiz
(S.A.V)'i rüyamda gördüm. Ona: "Ya Resulullah! Böyle böyle, bu mesele bana merak oldu." dedim. O da bana: "Yusuf suresini oku." dedi. Yusuf suresini okudum. Orada şöyle geçiyordu: "Mısırdaki
kadınlar; 'Züleyha kendi kölesine muhabbet besliyor' diye onu itham
ettiler, kınadılar. Züleyha da onları topladı ve her birisinin eline
bir elma ve bıçak verdi. Onlar elmaları soyarken, Yusuf’ u da onların
yanına çıkardı. Kadınlar Yusuf' un güzelliğine bakarken, ellerini
kesmeye başladılar. Yusuf’ la meşgul olmaktan ellerinin kesildiğini
hissetmediler, hiç acı duymadılar." Ben bunu okuyunca anladım ki,
mü’minin ruhu vücuttan çıkarken, Allah-u Zülcelal, onun gözlerinin
önüne ahiretteki yerini, Cennet-i Ala' yı getiriyor. Mü’min de onunla
meşgul olurken, ruhun çıkarken verdiği acıyı hissetmiyor.
Bir gün Hz. Ömer (R.A) Ka’b (R.A)’a “Ey Kaab, bize, biraz ölümden söz et.” deyince, Ka’b şunları söylemiştir:
“Ölüm, insan oğlunun içine sokulmuş bir diken ağacına benzer. Bu ağacın
her dikenli ucu, adamın damarlarından birine batmıştır. Bir süre sonra
çok kuvvetli bir insanın o ağacı geri çektiğini düşün! Ağaç geri
çekilince kopardığını koparır ve bıraktığını da bırakır.”
Ey nefsim!
Akıllı olan bir kimse gibi, ölüm anının dehşetini göz önüne getir
ve onu iyice düşün. Dünyayla sarhoş olan bir kişinin yapacağı şekilde
bu anlatılanları sanki duymamış, okumamış gibi olma.
Ey nefsim!
Eğer sen dünya muhabetiyle, keyf-u sefasıyla sarhoş değilsen ve
aklın yerindeyse bu ikisinden kendine faydalı ve selametli olanını seç.
Eğer ruhunun yağdan kıl çekilir gibi alınmasını ve ölürken Cennet' teki
yerini görmek istiyorsan, söylediğimiz programa uy ve Allah' a itaat et
! Tabii ki sen, canının kolay alınmasını ve ölürken cennetteki yerini
görmek istersin değil mi? Öyleyse: Ey nefsim! Birbirimize söz verelim,
birbirimizi aldatmayalım, bu kadar gaflet yeter... Bu ömrümüz, senin
elinde hep boşa sarfoldu. Sen bana ne kadar yaramaz bir arkadaşlık
yaptın. Ben hep senin istediğin gibi davrandım. Şimdi tevbe edelim,
Allah' a yönelelim, ömrümüzü boşa sarfetmeyelim. Şimdi madem ki
önümüzde böyle tehlikeler vardır, ben de senin dediğine uyuyorum. Sana
teslim oldum de, bir daha yanlış yapmamaya söz ver...
Allah-u Zülcelal şöyle buyurmuştur:
"Sonra onu öldürür ve kabre koyar." (Abese; 21)
Ey nefsim!
Düşün ki sen öldün. Şimdi kabre girmek zamanı geldi. Peygamber Efendimiz (S.A.V) şöyle buyurmuştur:
"Kabir ya cennet köşklerinden bir köşktür ya da cehennem çukurlarından bir çukurdur." (Tirmizi, Beyhaki)
Hz. Peygamber (S.A.V) diğer bir hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur :
“Mü’min genişleyen ve aydınlanan kabrinde yeşil bir
bahçede olur. Kafir ise, daralan ve kararan kabrinde yılan ve
akreplerin hücumuna uğrar. Bu yılan ve akrepler, kıyamete kadar onu
ısırıp zehirlerler.” (İbn-i Hıbban)
Bildirildiğine göre Abdullah b. Ömer (R.A) şöyle demiştir: "Mü’min
kul mezara konulunca, kabri yetmiş arşın uzunluğunda genişleyiverir.
Üzerine reyhan kokuları saçılır, ipekli elbiselere büründürülür. Eğer
dünyadayken, birazcık bile olsun Kur'an okumuş ise, onun aydınlığı
kendisine yeter. Yok eğer hiç Kur'an okumamış ise, güneş gibi parlak
bir nurla kabri aydınlatılıverilir. Onun kabrindeki hayatı taze bir
gelinin hayatı gibi olur. Rahat uykusundan kendisini sadece aile
fertleri uyandırır. Yatağından kalkınca da uykusuna doymamış gibi
mahmurdur.Buna karşılık kafir kulun kabri öylesine dar olur ki, içinde
kaburga kemikleri karnına geçer. Ayrıca üzerine deve boynu iriliğinde,
yılanlar salınır, yılanlar kemiklerini çırılçıplak hale getirinceye
kadar, vücudundaki etlerin tümünü yiyip bitirirler. Arkasından yanına
kör, sağır ve dilsiz azap melekleri gönderilir. Bu azap meleklerinin
yanında demir topuzlar vardır, bu topuzlarla onu dövmeye koyulurlar.
Döverken feryadını duymazlar ki haline acısınlar! Kendisini görmezler
ki, ona merhamet etsinle YARABBİ BİZLERİ SON NEFESİMİZDE
SANA KUL HABİBİNE ÜMMET OLACAK ŞEKİLDE VERMEYİ NASİP EYLE
YARABBİM
SON NEFESİMİZDE BİZLERE KELİMEYİ ŞAHADET GETİRMEYİ NASİP ET "Eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden
abduhu ve Resuluhu" AMİN
February 17 Namaz kılacak vaktin yok değil mi?
ama onların da yoktu...
Resimin üstüne tıklayarak büyütebilirsiniz.
ya bedir savaşına ne demeli:
savaş hiç
durulmuyordu aksine gittikçe kızgınlaşıyordu, bu arada ikindi vakti
çıkmak üzereydi, ama kılacak zamanda yoktu; karşılarında en az on katı
düşman vardı. kenara çekilipte namaza duramazdın, yada namazı kılmayacaksın di mi bence en kolayı bu...
ya
onlar ne yaptı Peygamberimiz 300 kişilik ordusunu ikiye ayırdı yarısı
geriye çekildi diğer yarısı daha ileri atıldı ve daha bir kuvvetle
savaştı, ve geriye çekilenler Peygamberimizin imamlığında namazı
kıldılar, bitince de digerleri ile yerdeğiştirip onlar savaşmaya
başladı diğerleri geri çekilip onlar da namazlarını eda ettiler...
sence onların zamanı varmıydı? ya da bunların...
ama o zamanlar bunlar yoktu değil mi?
ya da bu
Bu NAMAZI Tanıyormusunuz?
eee tek sebebin bu mu yani? başkaları da yok mu?
hem vakit bulsan bile nerde kılacaksın ki namaz yeri yok ki
evde değilsin zaten başka yerde yok değil mi?
sence onların yeri var mı?
Bu da tutmadı başka bahanen yok mu?
Ya da yolculuk yapıyorsundur değil mi, kılacak yer yok ki olsa kılardın...
Peki, onların var mı?
Peki bunlar?
Bu da olmadı galiba?
Ya da çok yoğunsundur, çok işin vardır. Hiç ayıracak vaktin yoktur değil mi?
onların da işi çok ama on dakika ayırabiliyorlar.
Ama senin bir dakikan bile yok değil mi?
Bir düşün bakalım bu kadar vakti ne için harcıyosun, dünyalık için değil mi? İyi para kazanıyım, rahat yaşıyım, param pulum olsun hepsi bunun için mi? Bir
daha düşün sen, önce kim götürmüş bir bez parçasından başka bir şey,
Orada rahat etmek için kim biriktirebilmiş veya götürebilmiş
kazandıklarını? Oraya gittiğinde ilk sorulacak soru ne biliyor musun?
Yaa, o zaman ne cevap vereceksin, vaktim yok diyemezsin, yer bulamadım diyemezsin, işim vardı diyemezsin değil mi?
belki
şunu dersin: "bu kadar çabuk beklemiyordum ölümü yoksa kılacaktım
ileride namazımı ve kaza namazlarımı da kılacaktım"... Ama senin yaşın
genç daha yaşlanınca kılarsın değil mi? hem o zaman bol bol vaktin de
olacak, ya yaşlanmazsan...
i
ya sen namaz kılmadan, senin namazını kılarlarsa...

Bunlar kadar genç misin sen, ama bak onlar kılıyor neden?

namaza
yetişmek için koşan bir çocuğa Hz.Ömer "sen daha çocuksun bu kadar
telaş etmene gerek yok sen daha küçüksün namaz sana farz değil" demişti, ve çocuk demişti ki: "Amca, amca! Bu
işin büyüğü küçüğü olur mu? Daha dün mahallemizde bir çocuk öldü.
Üstelik benden de küçüktü. Ölüm denen gerçeğin büyük küçük ayırdığı
yok. En iyisi her yaşta buna hazır olmalı. Hem bu yaşta Namaza
alışmazsam, büyüyünce kılmak zor gelebilir."
sen hala gencim de...?
aaa olmadı hastasın değil mi onun için kılamıyorsun, özür dilerim...
Ama
iyileşmen için namaz kılman gerektiğini biliyor musun? öyle dememiş mi
Peygamberimiz "namazda şifa var" kalk bir kıl bakalım namazını
hastalığın kalıyor mu o zaman???
Bak o da hasta üstelik kaç yaşına gelmiş... 
ama ayakta duramıyorsun değil mi? oturarak kıl, oturamıyorsun da (yatalaksın) kafanla
kıl o zaman, yoksa tamamen felç mi geçirdin (şimdi yırttın galiba)
zannetme ki yırttın o zaman da gözlerinle kıl bak bu kadar kolaylık
var, eminim başka bahanelerinde vardır... Değil mi?
yaaa boş ver hem sen niye namaz kılacaksın önemli olan kalp değil mi? senin kalbin temiz kılsan ne olacak ki?
 O Güzeller Güzelinin kalbi kapkara mıydı, pislik içinde miydi de, ayaklarının altı şişinceye kadar namaz kılardı?
eee gördün mü kalbin Efendimizin kalbinden de mi temiz acaba???
Değil, değil mi?
bu da olmadı var mı başka bahanen kalmadı mı yoksa uyduracak bir şeyler?
Tamam, hepsini kılamıyorsun bari bir iki vakidi kıl olmaz mı?
O da mı yok?
Bahanelerini dinleme(me)k isterim veya dur bunları da ben tahmin edeyim...
Sabah namazına uyanamıyorsun, sabahın köründe kim kalkacak ki uykunu mahvedeceksin değil mi?

Olmadı,
gelelim öğleye, off öğle vakti o kadar telaş içinde namaza vakit mi
ayıracaksın bir sürü işin gücün var yetişemiyorsun zaten, bir de namaz
hiç olmaz. Bu kadar işin arasında namaz mı olur?
ama
yemeğini yemeden öğleyi geçirmiyorsun belki de zevkini çıkara çıkara 1
saatte yiyorsun yemeği değil mi, yemek daha önemli değil mi???
ya ikindin ne olacak??
Dur,
şimdi zaten yoruldun bütün gün işler hala bitmedi bu yorgunlukla
namazını falan kılamazsın. Ama dedim ya az önce bir daha diyeyim ne
demiş Peygamberimiz "hasta mısın, yorgun musun, çaresiz misin?,... O
zaman namaz kılda geçsin bunların hepsi...
Ya akşam namazı???
oooo sende yaaa daha eve gidilecek, yemek yenilecek, zaten akşam vakti de kısa, yetişemiyorsun değil mi?
Evine 10 dakika sonra girsen ne olacak kaçmıyor ya ev, ama vakit gidiyor bir daha bulabilecek misin o vakti???
Yatsı namazını hiç sormayalım değil mi?
O saatte namaz mı kılınır insanın uykusu geliyor uykulu uykulu namaz kılınmaz ki...
Ama nedense başka zamanlar uykun gelmiyor, mesela bunlara bakarken hiç uykun gelmiyor değil mi?
şimdi gel ne dersin artık başlayalım mı namaza? haydi Mevlana ca namaz kılmaya var mısın??
onun gibi secde ede ede seccadeyi lime lime etmeye var mısın?
Veysel Karani gibi geceleri gündüzleri namazla geçirmeye var mısın? Öyle
güzel bir namaz kılarmış ki mübarek bir geceyi sadece kıyamda, bir gece
sadece ruküda, bir gece sadece secdede geçirirmiş...
Hz.
Ali gibi, savaşta yediği okun acısından çıkaramıyorlar, ancak Hz. Ali
namaza durunca çıkarıyorlar hem de kılı bile kıpırdamıyor, soranlara da
"biz namaz kılarken can kuşumuzu salıveririz" demiş, var mısın böyle
namaz kılmaya?,..
Hz.Rabia gibi, gözlerinde yaş kalmayıncaya kadar namaz da ağlamaya var mısın?
ve O GÜZELLER GÜZELİ, namazı en güzel kılan O kimse onun gibi Kılamazdı, var mısın onun ümmeti olarak namaz kılmaya?
Biliyorum
sen onlar gibi namaz kılamazsın, onlar gibi olsan zaten bahane
uydurmaz, namaz kılmak için kendine yollar arardın bu zamanda... nasıl
mı namaz kılacaksın?
Öyle bir namaz kılacaksın ki ezanı okuyan
Bilal-i Habeşi olacak, namaz kıldığın yer Mescid-i Haram (KABE) olacak
ve imamın Hz. Muhammet Mustafa (SAV) olacak ve Hz. Ebubekir, Hz. Ömer,
Hz.Osman, Hz.Ali ve sahabeyle birlikte namaza duracaksın....
Öyle
bir namaz kılacaksın ki, sırat köprüsünün üzerinde olacaksın aşağısı
cehennem ve karşında YÜCELER YüCESİ Allah TEALA (CC) ve meleklerle saf
tutarak...
öyle bir namaz kılacaksın ki mevlana'ca:

Namaza
tekbirle girmek,"İlahi, biz Senin huzurunda kurban olduk!" demektir.
Tekbir getirerek kurban kesildi gibi, tekbirle namaza başlamak da,
"Allah'ım canımız Sana feda olsun!" anlamındadır.
Namazda
kıyama durmak, Allah'ın huzurunda kıyametteki muhasebeyi hatırlatır.
Kul, biraz sonraki hakkıyla yerine getiremediği kulluğundan ve işlediği
günahlardan dolayı, utancından ayakta durmaya dermanı kalmaz, rükuya
eğilir.
Başı rükûda iken "Hakk'ın suallerine cevap ver" diye
İlahi ferman gelir. Kul, rükûdan başını mahcup olarak kaldırır. Ayakta
duramaz, yüzüstü secdeye kapanır.
Tekrar ona, "Secdeden başını
kaldır! Yapmış olduklarından haber ver" diye ferman gelir. O, yine
mahcup bir halde başını kaldırsa da, tekrar yüz üstü kapanır.

Aslında
sen namazı Kâbe de kılıyorsun biliyor musun? Evet, sen o safın
içindesin aslında, ilk saf Kâbe'nin etrafını çeviren ilk halkadır ve
sende gittikçe büyüyen bu halkanın içindesin, bu safın içindesin sen
namazı orda kılıyorsun, sadece biraz arka saflardasın o kadar,
inşaallah ön saflarda da kılmak nasip olur...
var mısın böyle namaz kılmaya?
hadi
ey kalbim durma artık tövbe et ve Yaratanına en güzel hamdını sun,
temizle kalbini pislikten, dünyalıktan ve kula yakışır bir şeklide
MEVLA'ya yaklaş...
hadi be ruhum hadi be kalbim uymayın siz
o nefsime o hep konuşur ve sizi kötüye götürür, siz ondan güçlüsünüz,
siz ona hükmedersiniz hadi kırın onun gücünü
biliyorum yapacaksın sen bunu hadi o zaman bak Bilal-i Habeşi ezanı okumaya başladı
haydi şimdi namaz zamanı, haydi şimdi kurtuluş zamanı...
KURTAR KENDİNİ... February 15
| SIRA NO
|
SÛRE ADI
|
AYET SAYISI
|
CÜZ
|
SAYFA
|
Not: Yanında (*) işareti bulunan sureler Medeni
(Medine'de inmiş), diğer sureler Mekki (Mekke'de inmiş)tir.
 
February 14 ŞEYTANIN EN TATLI 12 SÖZÜ
1-BİR DEFAYLA BİR ŞEY OLMAZ
2-DAHA GENCİZ.
3-ALLAH (C.C) KALP TEMİZLİĞİNE BAKAR.
4-ALLAH (C.C.) İLE KUL ARASINA GİRİLMEZ.
5-EMEKLİ OLDUKTAN SONRA.
6-ZAMAN SİZE DEĞİL SİZ ZAMANA UYUN.
7-BİR ŞEY OLMAZ ALLAH(C.C) AFFEDER.
8-BU KADAR GÜNAHTAN SONRA BİRAZ ZOR AFFEDİLİRSİN.
9-FAZLA DÜŞÜNME KAFAYI YERSİN.
10-CEHENDEMDE BİR SÜRE YANDIKTAN SONRA CENNNETE GİRMEYECEKMİYİZ. (Sanki kibrit çöpünün ateşine dayana biliyormuş gibi)
11-BİZ BÜYÜKLERİMİZDEN BÖYLE GÖRDÜK.
12-AMAN HA DİKKAT BEYNİNİZİ YIKAMASINLAR.
February 12
Sevgili Peygamberimiz sallahu aleyhi vessellem "şehidliğin" üstünlüklerini anlatıyorlardı. Buyurdular ki:
(Kıyamet gününde şehidler, "Mahşer Yerine" gelirken; orada bulunan
Peygamberler ayağa kalkarlar.. Onlar; çocukları, akraba ve
dostlarından
70.000 kişiye şefaat ederler (Cehennemden kurtarırlar)....)
Bu sözleri işiten "Nevfel" ismindeki sahabe, iki oğlu ile hanımını oraya getirdi.
- Yâ Resûlallah! Bir dua etmek istiyorum. Siz de "amin" der misiniz? diye sordu.
Peygamber Efendimiz kabul ettiler. Bunun üzerine Nevfel:
- Yâ Rabbi, Nevfel kuluna, "şehidlik" nasib eyle!.. duasında bulundu.
Hazret-i Ali'nin bildirdiğine göre; ilk Gazâ'da (savaşda) Nevfel, gerçekten şehid oldu...
Gazadan sonra Allahın Resulü ve arkadaşları Medine'ye dönüyorlardı.
Kadınlar, çocuklar ve ihtiyarlar, karşılamaya çıktılar. Hepsi sevinç içindeydiler.
Nevfel'in hanımı, çocukları ve ihtiyar annesi karşılacılar arasındaydı.
- Gazanız mübarek olsun Yâ Resûlallah Nevfel'in hali nicedir?... diye sordular.
Merhametli "Efendimizin" gözleri nemlendi. Şehidlik haberini vermeğe
mübarek kalbleri dayanamadı. Elleriyle arka tarafı işaret buyurup,
geçtiler..
Arkadan Hazret-i Ali geliyordu. Nevfel'in yakınları, O'na sordular... "Allahın Arslanı" yanında yürüyen Hazret-i Ammar'a:
- Şehidlik haberini ben de veremiyeceğim. Yürü gidelim dedi.
Eliyle arka tarafı işaret etti.
Sonra Hazret-i Ömer geliyordu. "Büyük" Ömer de, aynı şekilde hareket etmek zorunda kaldı...
Daha sonraki Hazret-i Osman da başka türlü yapamadı. Eliyle, arka tarafı işaret edip, geçti...
En sonra gelen Ebu Bekir hazretleriydi. Yanında "Muaz bin Cebel" bulunuyordu. Geride Hazreti Zübeyr' den başka kimse kalmamıştı.
Nevfel'in yakınları son ümitle, Sevgili Peygamberimizin en aziz arkadaşına yaklaştılar. Aynı şeyleri sordular.
Hazret-i Ebu Bekir kendi kendine düşündü:
"- Yâ Rabbim... Ne kadar zor durumdayım. Eğer doğru söylersem, mahzun
kalbleri, daha fazla üzmüş olacağım. Bunu yapmaktan, Sevgili
Peygamberimiz bile çekindiler... O'na nasıl, aykırı davranabilirim.
Fakat yalan da söyleyemem.
Sen bana öyle bir şey ilham et ki, bu gariblerin yüreği, daha fazla yanmasın Allahım"...
Peygamber Efendimizin doğru sözlü dostu "Sıddîk," bütün kalbiyle,
- Yâ Allah..! Ya Nevfel...! diye "Ah" çekerek inledi.
İşte o sırada, yaydan fırlamış ok gibi "bir atlı" yıldırım hızıyla yanlarına yetişti.
- Buyur Yâ "Sıddîk"... Beni mi çağırdın. Ey Allah Resulünün sevgilisi? diye sordu. Bu atlı Nevfel'den başkası değildi.
Bütün Eshâb-ı kiram, hayrette kaldılar.
Sonra Cebrail aleyhisselâm isimli melek göründü. Peygamber Efendimize şunları söyledi.
-Yâ Resûlallah... Hak teâlânın selamı var...
(Eğer "Peygamberin Mağara Arkadaşı" Sıddîk, bir kere daha "ALLAH"
deseydi; "Yüceliğim" hakkı için, bütün şehidleri diriltirdim. Çünkü,
Ebu Bekir adlı kulum; cahiliye devrinde "İslâmiyetten önce bile, hiç
yalan söylememiştir" buyurdu.
Ebu Bekir'in yalancı çıkarılmaması için, Nevfel'i Cenâb-ı Hak diriltti... Nevfel bundan sonra, nice yıllar daha yaşadı.
Nihayet duası kabul olundu. "Yemame" cenginde şehidlik şerbetini içti
Rabbim hepimize Mehdi aleyhisselam a asker olabilirsek onun ardında şehidliği nasib etsin... Amin, amin, amin
KİMLER ŞEHİDDİR?
DİNİMİZ DE ESAS ŞEHADET SAVAŞLARDA, VATAN,NAMUS VE İMAN SAVUNMASI
SIRASINDA OLMAKLA BERABER BİRDE HÜKMEN ŞEHİDLER VARDIR,BU KONU DA
AŞAĞIYA BAZI HADİSİ ŞERİFLER AKTARIYORUM:
Malını müdafaada katlolunan şehiddir, ırz ve nâmusunu müdafaa ederken
öldürülen şehiddir, nefsini müdafaada öldürülen şehiddir..."
"Şehidleri kanları ile sarın. Zira Allah yolunda açılan bir yara
kıyâmet günü mahşere geldikte, o yara, rengi kan rengi, kokusu misk
kokusu olarak kanar..."
"Şehidler cennetin kapısında, nehrin parlak zinetinde, yeşil çadırdadır. Sabah - akşam rızıkları Cennetten onlara gelir."
"Ma'rûfu emr ve münkeri nehiyden dolayı katledilen şehiddir."
"Kim Cuma günü vefat ederse şehiddir."
"Kim hayvanından düşüp ölürse o kimse şehiddir."
"Suda boğulan şehiddir, ateşte yanarak ölen şehiddir, gurbette garip
ölen şehiddir, zehirli hayvan sokmasından ölen şehiddir, karın
ağrısından ölenler şehiddir, bina yıkılıp altında kalarak ölen
şehiddir, evinin üstünden (damdan) düşerek boynu kırılıp ölen şehiddir,
üzerine büyük taş düşüp ölen şehiddir..."
"Din kardeşini müdafaada katlolunan şehiddir, mâsum olan komşusunu savunurken öldürülen de şehiddir..."
"Şehidin borçtan başka bütün günahları mağfiret olunur." (Müslim)
Bâzı âlimler denizde şehid olmanın, kul borcuna dahi keffaret olacağını ileri sürmüşlerdir.
"Şehid, ehl-i beytinden (aile ve akrabasından) 70 kişiye şefaat eder, şefaati kabûl edilir." (Ebû Dâvud, Tirmizî).
"Kıyâmet gününde 3 sınıf şefaat edecek: Peygamberler, sonra âlimler, sonra şehidler..."
 February 09 SEVGİLİ PEYGAMBERİM
H.Z MUHAMMED MUSTAFA S.A.V
( Her Günümde Sen varsın Ya
Resulallah )
Bugün 14 şubatmış diğer bi
ismiyle sevgililer günü ;
ben her gün olduğu gibi yine peygamberimin ;
tek sevgilimin gününü kutluyorum.
ne ısrarla hristiyanlara benzeyerek nede ya Resule pahalı hediyeler alarak
çünkü hergünüm onu anmakla onun aşkıyla geçiyor
ne bir güne sığdırabilirim aşkımı nede bir hediyeye.
bugünümüde onu özleyerek geçiriyorum ;
onun aşkıyla yanarak ;
aklıma geldiğinde salavatlarla anarak ;
hiç çıkıyormu aklından soran olmayacak ama olsun..
çok özledim seni ya Resulallah ;
seni anmak Rabbimi anmakla geçiyor hergünüm ve bugünüm!
gün gelecek her fani gibi bende öleceğim ;
Rabbim alacak mı beni yanına ;
ben senin aşkınla yanarken yanına gelmeye sevaplarım yetecek mi?
çok ağlıyorum Ya Resulallah seni görmek Rabbimi görmek için
ağlıyorum bi o kadarda günahkarım nasıl olmayayım ki senin gibi yaşamamak ,
ömer gibi ali gibi yaşamamak, yaşayamamak günah değil midir?
kim utanmaz ki bundan ;
kim ağlamaz ki buna!!
Cennet'e gelsemde sana ulaşabilecek miyim Ya Resulallah
sen orda çok yükseklerde cennetin en güzel yerlerinde olacaksın
seni çok özlediğim halde sana aşık olduğum halde
yanına gelip sarılabilecekmiyim,
bunca dünya hayatının acısını çıkarabilecekmiyim..
inşallah. YA Resulallah inşallah..
Sana layık bi ümmet olamadıysam ve olamıyorsam ne kötü bana;
ne kötü ki bu kısacık dünya hayatında senin istediğin bi ümmet,
Allah'ın istediği bi kul olamıyorsam..
Affet beni Allah'ım bu kulunu affet ki girebileyim cennetine görebileyim
Muhammed (s.a.v.)'i ve mü'min kardeşlerimi.
Bu dünya hayatından ve kabirdeki yalnızlıktan bir sana sığırım Allah ım...
Peygamberim in sevgililer gününü ona aşık tüm mü'min kardeşlerim adına kutlarım
ama hristiyanlar gibi değil hergünümde olduğu gibi...
February 02
|
|  |
Örtünmek isterim, ama ikna olmam lazım
"KURANDA KESİN HÜKÜM VAR YETMEZMİ İKNA OLMANA"
Örtünmem gerekiyor, ama geleceğimi düşünmek zorundayım
"GELECEK ÖLÜM ONU DÜŞÜNDÜNMÜ"
Allah(c.c.) beni başı açık olarak da sever
"AMA GÜNAHKAR KULUM DER" Kapalıyım, ama ailem okul için başımı açmamı istiyor
"AİLEN SENİ CEHEMMEN ATEŞİNDEN KURTARMAYACAK"
Fazla açık olmadığım için, günah olduğunu zannetmiyorum
"GÖRÜNEN HER TEL ZİNA AZMI GÜNAH ACABA"
Genç yaşta da kapanmak olmaz ki, yaşlanınca inşa Allah(c.c.)
"YAŞLANACAĞIN GARANTİ Mİ YA YARIN ÖLÜRSEN"
Tekrar açılırım düşüncesiyle, kapanmıyorum
"HELE Bİ KAPAN ONU SONRA DÜŞÜN"
Bazı özgürlüklerimin kısıtlanacağı düşüncesiyle kapanmak istemiyorum ALLH'IN KARŞISINDADA ÖZGÜR OLABİLECEKMİSİN"
Kapanmak önemli değil, önemli olan kalbinin temizliği
"KALBİN TEMİZLİĞİ GÜNAHA ENGEL DEĞİL" Evlenince kapanırım, ;kızım evlenince kapanr;
"EVLENECEĞİN GARANTİMİ"
Güzelliğimi sergilemek istediğimden dolayı kapanmamıştım
"GÜZELLİĞİNİ SADECE EŞİNE SERGİLESEN NE GÜZEL OLUR"
Kapanırsam, diğer dini vecibelerimi de yerine getirmem gerekecek
"EE Bİ YERDEN BAŞLAMAK LAZIM"
Dinden çıkmadığıma göre başımı açmamda problem yok
"DİNDEN ÇIKMADIN AMA GÜNAHKARSIN"
Başörtü için kendimi henüz hazır hissetmiyorum
"ÖLÜNCEMİ HAZIR OLACAKSIN"
Bu zamanda da başörtü olmaz ki! Hangi çağdayız?
" GÜNAHIN BU ZAMANI O ZAMANI YOK KURAN HER ÇAĞ İÇİN İNDİ"
Kısmet, bir bakarsın kapanırız inşa Allah(c.c.)
"İNŞAllah AMA ACELE ET YAŞLANDIKTAN SONRA OLECEĞİNE DAİR SENEDİN VARMI?
Önemli olan, saç dışındaki vücudun teşhir edilmemesi
"YANİ GÜNAH SADECE VUCUDAMI VAR"
Denedim, ama boğulacak gibi oldum
"AMA İTİKAT GEREKİYOR"
Evlenememe korkusu
"SAÇIN AÇIK DİYE SENİNLE EVLENEN ERKEKTEN NE BEKLERSİNKİ"
Lise ve üniversitedeki başı açık öğrencilere dinimi anlatacağım için başımı açacağım, yani hizmet için
"KENDİNE HİZMET EDEMEYECEKSİN"
Kapanmak içimden gelmiyor
"NEDEN GÜNAH İŞLEMEK HOŞUNAMI GİDİYOR"
Başörtülülerin yeterince örnek olamamaları
"SEN ÖRTÜN VE ÖRNEK OL ONLARA
Nefsime yenik düştüğümden, kapanamıyorum....
"NEFİS ŞEYTANDIR SEN ŞEYTANA YENİKSİN GELECEĞİNİ DÜŞÜN YENİLME"
Hz. Ali (a.s) şöyle buyuruyor:
Bir gün Hz. Fatıma (a.s) ile Hz. Peygamber (s.a.a)’in huzuruna gittik Resululah’ın şiddetle ağladığını gördüm:
Babam ve annem sana feda olsun neden ağlıyorsunuz? dedim.
Peygamber
“miraca gittiğim gece ümmetimden bazı hanımların şiddetli azaba
uğradıklarına şahit oldum; onların şiddetli azaba duçar oldukları için
ağlıyorum. Sonra onlardan her birinin azabını açıkladı. Hz. Fatıma: “Ey
benim gözlerimin nuru bunların işledikleri günahları bana açıkla” dedi:
Resulullah (s.a.a) şöyle buyurdu:
“Saçlarından asılan kadın saçını namahrem erkeklere karşı örtmeyen kadındır.
Kendi
vücudunun etini yiyen kadın ise vücudunu başkaları için süsleyen
kimsedir. Ama vücudunun eti, makas ile kopartılan kadın ise kendisini
başkalarına sunan kadındı. Sonra şöyle buyurdu:
Kocası kendisinden razı olan kadına ne mutlu![6]
Son olarak kadın ile erkek arasında ortak olan bir hükme dikkat çekelim. İmam Caferi Sadık aleyhisselam şöyle buyuruyor:
“(Mahrem olmayan kadın veya erkeğe) Bakışı şeytanın zehirli oklarından bir oktur. Nice bakış var ki uzun hasrete yol açar.”
YARABBİM ÜMMETİ MÜSLÜMANI AFFET DOĞRU YOLUNDAN AYIRMA
|
|  |
Örtünmek isterim, ama ikna olmam lazım
"KURANDA KESİN HÜKÜM VAR YETMEZMİ İKNA OLMANA"
Örtünmem gerekiyor, ama geleceğimi düşünmek zorundayım
"GELECEK ÖLÜM ONU DÜŞÜNDÜNMÜ"
Allah(c.c.) beni başı açık olarak da sever
"AMA GÜNAHKAR KULUM DER" Kapalıyım, ama ailem okul için başımı açmamı istiyor
"AİLEN SENİ CEHEMMEN ATEŞİNDEN KURTARMAYACAK"
Fazla açık olmadığım için, günah olduğunu zannetmiyorum
"GÖRÜNEN HER TEL ZİNA AZMI GÜNAH ACABA"
Genç yaşta da kapanmak olmaz ki, yaşlanınca inşa Allah(c.c.)
"YAŞLANACAĞIN GARANTİ Mİ YA YARIN ÖLÜRSEN"
Tekrar açılırım düşüncesiyle, kapanmıyorum
"HELE Bİ KAPAN ONU SONRA DÜŞÜN"
Bazı özgürlüklerimin kısıtlanacağı düşüncesiyle kapanmak istemiyorum ALLH'IN KARŞISINDADA ÖZGÜR OLABİLECEKMİSİN"
Kapanmak önemli değil, önemli olan kalbinin temizliği
"KALBİN TEMİZLİĞİ GÜNAHA ENGEL DEĞİL" Evlenince kapanırım, ;kızım evlenince kapanr;
"EVLENECEĞİN GARANTİMİ"
Güzelliğimi sergilemek istediğimden dolayı kapanmamıştım
"GÜZELLİĞİNİ SADECE EŞİNE SERGİLESEN NE GÜZEL OLUR"
Kapanırsam, diğer dini vecibelerimi de yerine getirmem gerekecek
"EE Bİ YERDEN BAŞLAMAK LAZIM"
Dinden çıkmadığıma göre başımı açmamda problem yok
"DİNDEN ÇIKMADIN AMA GÜNAHKARSIN"
Başörtü için kendimi henüz hazır hissetmiyorum
"ÖLÜNCEMİ HAZIR OLACAKSIN"
Bu zamanda da başörtü olmaz ki! Hangi çağdayız?
" GÜNAHIN BU ZAMANI O ZAMANI YOK KURAN HER ÇAĞ İÇİN İNDİ"
Kısmet, bir bakarsın kapanırız inşa Allah(c.c.)
"İNŞAllah AMA ACELE ET YAŞLANDIKTAN SONRA OLECEĞİNE DAİR SENEDİN VARMI?
Önemli olan, saç dışındaki vücudun teşhir edilmemesi
"YANİ GÜNAH SADECE VUCUDAMI VAR"
Denedim, ama boğulacak gibi oldum
"AMA İTİKAT GEREKİYOR"
Evlenememe korkusu
"SAÇIN AÇIK DİYE SENİNLE EVLENEN ERKEKTEN NE BEKLERSİNKİ"
Lise ve üniversitedeki başı açık öğrencilere dinimi anlatacağım için başımı açacağım, yani hizmet için
"KENDİNE HİZMET EDEMEYECEKSİN"
Kapanmak içimden gelmiyor
"NEDEN GÜNAH İŞLEMEK HOŞUNAMI GİDİYOR"
Başörtülülerin yeterince örnek olamamaları
"SEN ÖRTÜN VE ÖRNEK OL ONLARA
Nefsime yenik düştüğümden, kapanamıyorum....
"NEFİS ŞEYTANDIR SEN ŞEYTANA YENİKSİN GELECEĞİNİ DÜŞÜN YENİLME"
Hz. Ali (a.s) şöyle buyuruyor:
Bir gün Hz. Fatıma (a.s) ile Hz. Peygamber (s.a.a)’in huzuruna gittik Resululah’ın şiddetle ağladığını gördüm:
Babam ve annem sana feda olsun neden ağlıyorsunuz? dedim.
Peygamber
“miraca gittiğim gece ümmetimden bazı hanımların şiddetli azaba
uğradıklarına şahit oldum; onların şiddetli azaba duçar oldukları için
ağlıyorum. Sonra onlardan her birinin azabını açıkladı. Hz. Fatıma: “Ey
benim gözlerimin nuru bunların işledikleri günahları bana açıkla” dedi:
Resulullah (s.a.a) şöyle buyurdu:
“Saçlarından asılan kadın saçını namahrem erkeklere karşı örtmeyen kadındır.
Kendi
vücudunun etini yiyen kadın ise vücudunu başkaları için süsleyen
kimsedir. Ama vücudunun eti, makas ile kopartılan kadın ise kendisini
başkalarına sunan kadındı. Sonra şöyle buyurdu:
Kocası kendisinden razı olan kadına ne mutlu![6]
Son olarak kadın ile erkek arasında ortak olan bir hükme dikkat çekelim. İmam Caferi Sadık aleyhisselam şöyle buyuruyor:
“(Mahrem olmayan kadın veya erkeğe) Bakışı şeytanın zehirli oklarından bir oktur. Nice bakış var ki uzun hasrete yol açar.”
YARABBİM ÜMMETİ MÜSLÜMANI AFFET DOĞRU YOLUNDAN AYIRMA
January 27 EY AZİZ MÜSLÜMAN KARDEŞiM
Su satirlari ALLAH (c.c)`nin rizasi
icin oku insanlari Allah`in dininden imanindan Hz. Muhammed (SAV)`in
yolundan ayiran haneleri, cemiyetleri yikan “KUMAR” hakkinda biraz
hasbihal edelim. Simdi Kumar oyunlarini yahudilerin icad ettigini hatirla!!!
Acaba yahudiler cesitli kumar oyunlarini nicin hazirlamistir…???
Hic düsünmediniz mi..???
Tüm kumar oyunlarindaki sayilar islamin mukaddes sayilarina karsi hazirlanmistir. TAVLA oyununu ele alalim…15 pul bir tarafta, 15 pul diger
tarafta olmak üzere30, iki de zar 32 elde…Islamin 32 farzina karsi
degilmidir??? Sen tavla oynarken namazin islamin sartlariyla
oynadiginin farkindamisin? Nicin 31 veya 35 olmamis? Bu bir
tesadüfmüdür? DÜŞEŞ zar oyunu iki zarla oynanir. 6 bir tarafta 6 diger
tarafta 12 yapar. Namazin farzi da 12 dir. Yahudi seni hem
namazindan-imanindan alikoyuyor, hem de namaziyla ve farzlariyla
oynatiyor. BLÜM KAGIT OYUNU 52 kagitla oynanir, iki de joker etti 54. Islamda 54 farzda vardir.
Evet 52 + 52 = 104 yapar. Bu sayi neye isarettir? ALLAH (c.c)`in
gönderdigi 104 kitaba isaret degilmidir? Neden 102 ya da 106 dememis?
Isin icinde cok sinsi bir kurnazlik oldugu belli degilmidir? ISKAMBIL 28 kagitla oynanir. Bu da Kuran`da ismi gecen
peygamberler sayisi kadardir. Sen iskambil kagitlari yerine önündeki
masaya Hz. Isa`yi, Hz. Musa`yi, Hz. Ibrahimi ve en acisi Hz. Muhammedì
vurdugunu biliyormuydun ?
Alcak yahudinin seni nasil oynatiginin farkindamisin ? TAVLADAKİ SAYILARI DÜŞÜN Yek: 1 Allah (c.c), Dü: 2 Teyemmüm
farzi, Se: 3 Guslün farzi, Cehar: 4 Abdestin farzi, Penc: 5 Islamin
sarti ve Ses: 6 Imanin sartlari.
Bunlarin hangisi tesadüf kardesim? Hepsinde sinsice kurulmus korkunc tuzaklar degilmidir?
Simdi anladinmi kardesim yahudilerin müslümanlari nasil sürükledigini ve kendilerine köle ettigini?
O seni saatlerce kumar masasinda oturtup imanindan soyarken, kendisi
milyarlik tesislerde silah ve cephane fabrikalari kurarak dünyadaki
müslümanlara kann kusturuyor.
Tövbe et canim kardesim, yahudinin oyununu boz, yeniden islama saril ve halis müslüman ol!
Bu yaziyi baskalarina ulastirmayi ihmal etme !
Allah (c.c)`a emanet ol kardesim !
Bu yaziyi yazandan , basandan, dagitandan Allah (c.c) razi olsun.! Amin…
January 25

Esmâ- ül Nebi hz.muhammed mustafa s.av
Peygamberimizin (s.a.v) Mübârek İsimleri ve Mânâları
Abdullah Allah'ın kulu Âbid
Kulluk eden, ibadet eden
Âdil
Adaletli
Ahmed
En çok övülmüş, sevilmiş Ahsen
En güzel
Alî
Çok yüce
Âlim
Bilgin, bilen
Allâme
Çok bilen
Âmil
İş ve aksiyon sahibi
Aziz
Çok yüce, çok şerefli olan
Beşir
Müjdeleyici
Burhan
Sağlam delil
Cebbâr
Kahredici, gâlip
Cevâd
Cömert
Ecved
En iyi, en cömert
Ekrem
En şerefli
Emin
Doğru ve güvenilir kimse
Fadlullah
Allah'ın ihsânı,fazlına ulaşan
Fâruk
Hakkı ve bâtılı ayıran
Fettâh
Yoldaki engelleri kaldıran
Gâlip
Hâkim ve üstün olan
Ganî
Zengin
Habib
Sevgili, çok sevilen
Hâdi
Doğru yola götüren
Hâfız
Muhafaza edici
Halîl
Dost
Halîm
Yumuşak huylu
Hâlis
Saf, temiz
Hâmid
Hamd edici, övücü
Hammâd
Çok hamdeden
Hanîf
Hakikate sımsıkı sarılan
Kamer
Ay
Kayyim
Görüp, gözeten
Kerîm
Çok cömert, çok şerefli
Mâcid
Yüce ve şerefli
Mahmûd
Övülen
Mansûr
Zafere kavuşturulmuş
Mâsum
Suçsuz, günahsız
Medenî
Şehirli, bilgilive görgülü
Mehdî
Hidayet eden
Mekkî
Mekkeli
Merhûm
Rahmetle bezenmiş
Mes'ûd
Mutlu
Metîn
Çok sağlam ve güçlü
Muallim
Öğretici
Muktedâ
Peşinden gidilen
Mübârek
Uğurlu, hayırlı, bereketli
Müctebâ
Seçilmiş
Mükerrem
Şerefli, yüce
Müktefî
İktifâ eden, yetinen
Münîr
Nurlandıran, aydınlatan
Mürsel
Elçilikle görevlendirilmiş
Mürtezâ
Beğenilmiş, seçilmiş
Muslih
Islah edeci, düzene koyucu
Mustafa
Çok arınmış
Müstakîm
Doğru yolda olan
Mutî
Hakka itaat eden
Mu'ti
Veren ihsân eden
Muzaffer
Zafer kazanan, üstün olan
Müşâvir
Kendisine danışılan
Nakî
Çok temiz
Nakîb
Halkın iyisi, en seçkini
Nâsih
Öğüt veren
Nâtık
Konuşan, nutuk veren
Nebî
Peygamber
Neciyullah
Allah' ın sırdaşı
Necm
Yıldız
Nesîb
Asil, temiz soydan gelen
Nezîr
Uyarıcı, korkutucu
Nimet
İyilik, dirlik ve mutluluk
Nûr
Işık, aydınlık
Râfi
Yükselten
Râgıb
Rağbet eden, isteyen
Rahîm
Mü'minleri çok seven
Râzî
Kabul eden, hoşnut olan
Resûl
Elçi
Reşîd
Akıllı, olgun, iyi yola götürücü
Saîd
Mutlu
Sâbir
Sabreden
Sâdullah
Allah' ın mübârek kulu
Sâdık
Doğru olan, gerçekci
Saffet
Arınmış, seçkin kişi
Sâhib
Mâlik, arkadaş,sohbet edici
Sâlih
İyi ve güzel huylu
Selâm
Noksan ve ayıptan emin olan
Seyfullah
Allah' ın kılıcı
Seyyid
Efendi
Şâfi
Şefaat edici
Şâkir
Şükredici
Tâhâ
Kur'ân-ı Kerîm' deki ismi
Tâhir
Çok temiz
Takî
Haramlardan kaçınan
Tayyib
Helal, temiz, güzel, hoş
Vâfi
Sözünde duran
Vâiz
Nasihat eden
Vâsıl
Kulu Rabb'ine ulaştıran
Yâsîn
İnsan-ı kâmil
Zâhid
Mâsivadan yüz çeviren
Zâkir
Allah' ı çok anan
SİLSİLE-İ ŞERİF Hâlık-ı arz u semâya eyleriz hamd ü senâ
Ahmed-i Muhtâr'ı kıldı âleme nûr-ı hüda
Hazret-i Sıddîk u Selmân, Kâsım u Ca'fer gibi
Eylemiş neşr-i hakîkat Bâyezîd-i reh-nümâ
Bü'l-Hasen zât-ı mükerrem Bû Ali kân-ı kerem
Yûsuf-i vâlâ-şiyem sâlâr-ı ceyş-i asfiyâ
Hâce Abdü'l-hâlik oldu Ârif ü Mahmûd'a pîr
Şeyh Alî, Baba, Külâl etti cihânı rûşenâ
Vâris-i taht-ı tarîkat şâh-ı âlem Nakşbend
Eyledi Hâce Alâu'd-din'i halka pîşuvâ
Oldu Ya'kûb'e Ubeydullâh-ı Ahrârî halef
Hazret-i Zâhid'le geldi âleme zevk u safâ
Nûr-i ceşm-i ma'rifet Dervîş Muhammed, Hâcegî
Feyz-i Bâkî'le cihân-ı ma'nevî buldu bakâ
Hazret-i Ahmed müceddid Urvetü'l-vüskâ olup
Şeyh Seyfü'd-dîn ü Seyyîd Nûr'a nûr-ı i'tilâ
Şâh-ı Mazhar şâh-ı Abdullâh-ı pîr-i Dehlevî
Hazret-i Hâlid'le oldu kalb-i sâlik pür-zıyâ
Seyyid-i âlî-neseb Tâha'l-Hakkarî'den sonra
Pîrimiz Tâha'l-Harîrî oldu kutbi evliyâ
Eyleriz arz-ı dehâlet dergeh-i sâdâta biz
Es'ad u ihvân-ı dîne mağfiret kıl ey Hudâ
Sâmî dostun hürmetine ey Cenâb-ı Kibriyâ
Cümle ihvânı cemâlinle Cinânda kıl beka
Feyz-i Carî Hazret-i Musâ ki, ol sahib vefâ
Pek sahî Hayrü'l-Halef Osman Nuriyy-î pür hayâ
Ve sallellahu alâ Seyyidina Muhammedin Nûr'in Nûr
Sübhânel Meliki'l-Azizi'l-Kadir'il-Gafûr January 24 HADİSİ ŞERİF :Siz kıyamet günü isimleriniz ve babalarınızın isimleriyle çağrılacaksınız, öyle ise isimlerinizi güzel koyunuz.
ÇOCUKLARIMIZA VERİLECEK GÜZEL İSİMLER
Kız isimleri ve anlamları
Afra: Ayın 13. gecesi, beyaz toprak. Ahsen: Daha güzel, en güzel. Aişe: Yaşayan, zenginlik ve bolluk gören. Amine: Gönlü emin, kalbinde korku olmayan Peygamberimiz’in annesinin adı (Emine) Asude: Rahatlamış, keder ve sıkıntıdan uzak. Asuman: Gök, sema. Ayşegül: Gül renkli, canlı ve güzel. Ayşen: Ay gibi parlak, neşeli, sevimli. Ayşenur: Nurlu, ışıltılı hayat. Banu: Kadın, hanımefendi, prenses. Bedia: Örneksiz yaratan ve örneksiz yaratılmış, güzel, eşsiz. Bengisu: Ebedilik, ölümsüzlük veren su. Betül: Bakire, namuslu kadın. Beyza: Ak, bembeyaz, lekesiz. Binnur: Nurla özdeşleşmiş. Büşra: Müjde, sevinçli haber. Canan: Sevgili, sevilen kadın, yar. Didem: Gözüm Dilan: Gönül dostu. Dilara: Gönül alan, gönül kapan, gönlü dinlendiren. Dilşad: Gönlü hoş, sevilmiş. Eda: Naz, cilve. Emel: Ümit, hülya. Emine: Güvenilir, inanılır kadın. Fatma, Fatıma: Sütten kesilmiş. Feride: Eşşiz, benzeri olmayan, kibirli gururlu. Feyza: Bolluk, çokluk. Füsun: Büyü, sihir, şaşırtıcı güzelliğe sahip. Gülbanu: Gülhanım. Gül gibi güzel kadın. Gülcan: Gül gibi güzel canlı. Gülizar: Gül yanaklı. Gülperi: Gizli gül. Gülşah: Güllerin şahı. Günnur: Güneş ışığının aydınlığı. Handan: Güleryüzlü. Hatice: Vakitsiz erken doğan kız çocuğu. Hülya: Hayal, kuruntu, vehim. Hümeyra: Pembelik. Jale: Sabah çiceklerin üzerinde görülen su damlacığı, kırağı. Jülide: Karmakarışık, dağınık. Kübra: Büyük olan. Latife: Yumuşak, hoş, mülayim. Leyla: Çok karanlık gece. Macide: Şan ve şeref sahibi. Mehlika: Ay yüzlü güzel. Mehpare: Ay parçası, çok güzel. Melda: Genç körpe ve nazik. Meryem: İbadete düşkün insan. Mihriban: Şefkatli, merhametli, muhabbetli. Muazzez: İzzet ve şeref sahibi. Mukadder: Takdir olunmuş ve kıymeti bilinmiş. Mukaddes: Kutsal, temiz. Müberra: Temize çıkmış, arınmış, müstesna. Mücella: Parlatılmış, parlak. Müjgan: Kirpikler Münire: Nurlandıran, ışık veren. Müzeyyen: Süslenmiş. Nadide: Görülmemiş, çok değerli. Nadiye: Seslenen. Nâlân: İnleyen, feryad eden. Nazan: Nazlı. Nazife: Temiz, pak. Necla: Çocuk, evlat. Nermin: Yumuşak. Nigar: Sevgili, resim gibi, put gibi kadın. Nihal: Sevgili, düzgün fidan. Nihan: Gizli, saklı, bulunmayan. Nuran: Nurlu, runa ait. Nuray: Işık saçan ay. Nurbanu: Nur yüzlü hanım, gelin, prenses. Nurcan: Canlı, neşeli, hayat dolu. Nurefşan: Aydınlık veren, ortalığı ışık içinde bırakan. Nurgül: Gülün en parlak olanı. Nuriye: Işıklı. Nurten: Teni ışık gibi beyaz olan. Rahime: Hafif sesli, latif konuşan kadın. Rüveyda: Hoş, ince, nazik. Saadet: Mutluluk. Sabâhat: Güzellik, letafet. Sabiha: Güzel, latif, şirin. Saime: Oruç tutan kimse, oruçlu. Saliha: Dinin emir ve yasaklarına uyan, iyi ahlak sahibi kadın. Semra: Esmer. Sena: Övgü ile ilgili, şimşek parıltısı. Serpil: İyi geliş, büyü, güzellik. Seval: Severek al, hep sev. Süeda: Uğurlu insanlar. Süheyla: Yumuşak iyi huylu kadın. Süreyya: Ülker yıldızı. Süveyda: Kalpteki gizli günah. Şahika: Zirve, doruk. Şebnem: Çiğ, kırağı. Şemsinur: Nurun güneşi. Şermin: Utangaç, mahçup. Şevval: Arap takviminin 10. ayı. Şeyda: Aşk çılgını, aşık. Şule: Ateş alevi. Şükriye: İyilik bilme. Tuba: Kökü yukarıda, dalları aşağıda cennet ağacı. Türkan: Benzerlerinin arasında nitelikleriyle ayrılan. Vildan: Yeni doğmuş çocuklar, cennet çocukları. Zehra: Çok beyaz ve parlak yüzlü. Peygamberimiz’in kızı Hz. Fatıma’nın lakabı. Zerrin: Altından mamul, parlak. Zeynep, Zeyneb: Değerli taşlar, mücevherler. Zübeyde: Öz, asıl, cevher.
Erkek isimleri ve anlamları
Abdullah: Allah’ın kulu. Abdurrahim: Rahim’in (Allah’ın sıfatlarındandır) kulu. Abdurrahman: Rahmanın kulu. Abdülhamid: Bütün varlığın diliyle övülmüş Allah’ın kulu. Abdülkadir: Her şeye gücü yeten Allah’ın kulu. Ahmet: En çok övülmüş, methedilmiş, beğenilmiş. Akif: Bir şeyde sebat eden. Ali: Yüce, ulu. Alparslan: Arslan gibi cesur ve yiğit, savaş beyi. Alperen: Yiğit, bahadır. Arif: Meşhur, çok tanınmış, irfan sahibi. Asım: Günahtan, haramdan çekinen. Avni: Yardımla ilgili, yardıma ait. Aytekin: Ay şehzadesi. Aziz: Muhterem, sayın. Bahadır: Savaşlarda yılmazlığıyla üstünlük kazanan kişi. Bahattin, Bahaddin: Dinin değeri, değerlisi. Bârân: Yağmur. Baykal: Yaban kısrağı, deniz, derya. Behçet: Güleryüzlülük. Behzat: Doğuştan iyi. Beşir: Müjdeci. Bülent: Yüksek, yüce, uzun. Cafer: Küçük akarsu, çay, sütü bol deve. Cahit: Çalışan, gayret eden, çabalayan. Celal: Ululuk. Celil: Çok büyük ve ulu. Cemil: Güzel. Cevdet: İyilik, kusursuzluk. Cihan: Alem, kainat. Cüneyt: Küçük asker, askercik. Emin: Korkusuz kimse, emniyette olan. Emre: Aşık, müptela. Erdem: Fazilet, maharet. Erdinç: Duru, güçlü erkek. Erdoğan: Yiğit doğan. Ergun: Sert başlı, oynak ve hızlı giden at. Ergün: Yumuşak, uysal kimse. Erhan: İyi adaletli hükümdar. Ertan: Dericilerin yaprağıyla deri boyadıkları bir nevi ağaç. Ertuğrul: Dürüst, doğru, yiğit. Ertunga: Yiğit, hakan. Esat: Oldukça mutlu, çok hayırlı. Eyüp, Eyyüp: Sabırlı, günahlarına tevbe eden. Fahrettin: Dinin övdüğü. Fahri: Övünmeye mensup. Faruk: Doğruyu yanlıştan ayıran. Hz. Ömer’in lakabı. Fatih: Fetheden, İslam’a açan. Fazıl: Fazilet sahibi. Ferhat: Sevinç, neşe. Fethi: Fethe mensup. Fevzi: Galip gelen. Fuad: Kalp, yürek, gönül. Furkan: Hakkı batıldan ayırma. Gökhan: Uranüs gezegeni. Gültekin: Genç delikanlı, nazik. Gürhan: Hanlar hanı. Gürkan: Genç, taze. Habib: Sevgili. Hakkı: Doğrulu ve insaf sahibi. Halid: Sonsuz, daim. Halis: Hilesiz, katkısız. Hamdi: Şükreden, şükredici. Hamdullah: Allah’ın övgüsü. Hamza: Heybetli, azametli anlamında, aslan. Hikmet:. Hakimlik, feylesofluk. 2. Sebeb, gizli, Allah'ın hikmeti. 3. Felsefe. 4. Ahlaki söz, öğüt verici, kısa öz, öğretici söz. - Hasan: Güzellik, iyilik sahibi. Hilmi: Yumuşak huylu, sakin tabiatlı. İbrahim: İnananların babası. İhsan: İyilik etem. İlyas: Yağmurlara hükmeden İsrail peygamberi. İsa: Dört büyük peygamberden biri. İsmail: Hz. İbrahim’in oğlu. Kâmil: Tam, noksansız. Kâzım: Öfkesini yenen kimse. Kemal: Olgunluk. Kerem: Asalet. Kerim: Kerem sahibi. Lütfi: Hoşluk, güzellik. Mahmut: Hamd olunmuş, övülmüye değer. Mansur: Yardım olunmuş. Mehmet: Muhammed isminin Türkçede Peygambere saygı dolayısıyla aldığı biçim. Memduh: Övülmüş. Metin: Metanetli, sağlam, özü sözü doğru. Mirkelam: Güzel, nazik konuşan kimse. Muammer: Yaşayan. Muaz: Korunan, izzet sahibi. Muhammed: Tekrar tekrar övülmüş. Peygamberimiz’in isimlerindendir. Muharrem: Haram kılınmış. Muhsin: İyilikte bağışta bulunan. Mustafa: Temizlenmiş, seçilmiş, güzide. Mükremin: İkram olunmuş. Naci: Kurtulan, selamete kavuşan. Nail: Muradına eren. Naim: Bollukta yaşayan. Necati: Kurtulmaya mensup. Necdet: Korkusuz olmak, yiğitlik. Necip: Soyu sopu temiz. Necmeddin: Dinin yıldızı. Nihat: Huy, yaratılış. Nuri: Nurlu. Nurullah: Allah’ın nuru. Oğuz: Mübarek, saf, iyi yaratılışlı. Orhan: Şehrin yöneticisi, hakimi. Recai: Allah’a yalvaran. Recep: Gösterişli, heybetli. Rıdvan: Rıza, razı olma. Rıfat: Yükseklik, yücelik. Rıfkı: Yumuşaklık. Rıza: Hoşnutluk. Ruşen: Aydın, parlak. Rüstem: Yiğit, kahraman. Sacid: Secde eden. Said: Mübarek, kutlu, uğurlu. Sedat: Doğru ve haklı. Sezâi: Uygun, yaraşan. Sıtkı: İç yürek temizliği. Süleyman: Huzur, sükun. Şükrü: Şükretme. Tahsin: Güzel bulma, beğenme. Târık: Sabah yıldızı. Tuncer: Tunç gibi güçlü kimse. Turan: Eski İranlılara göre Türk ülkesi. Turhan: Soylu seçkin kimse. </< DIV> January 22 Hz.
EBU BEKIR ES SIDDÎK (r.a) (571-634) 
Hz. Muhammed (s.a.s.)'in Islâm'i teblige baslamasindan sonra ilk iman
eden hür erkeklerin; rasit halifelerin, asere-i mübesserenin ilki. Câmiu'l
Kur'an, es-Siddîk, el-Atik lakaplariyla bilinen büyük sahabi.
Kur'ân-i Kerim'de hicret sirasinda Rasûlullah'la beraber
olmasindan dolayi, "...magarada bulunan iki kisiden biri..."
(et-Tevbe, 9/40) seklinde ondan bahsedilmektedir. Asil adi Abdülkâbe
olup, Islâm'dan sonra Rasûlullah (s.a.s.)'in ona Abdullah adini
verdigi kaydedilir. Azaptan azad edilmis mânâsina "atik";
dürüst, sadik, emin ve iffetli oldugundan dolayi da "siddik"
lâkabiyla anilmistir. "Deve yavrusunun babasi" manasina gelen Ebû
Bekir adiyla meshur olmustur. Teym ogullari kabilesinden olan Ebû Bekir'in
nesebi Mürre b. Kâ'b'da Rasûlullah'la birlesir. Anasinin adi Ümmü'l-Hayr
Selma, babasinin ki Ebû Kuhafe Osman'dir. Künyesi Abdullah b. Osman
b. Amir b. Amir... b. Murra ...et-Teymî'dir. Bedir savasina kadar müsrik
kalan oglu Abdurrahman disinda bütün ailesi müslüman
olmustur. Babasi Ebû Kuhafe, Ebû Bekir'in halifeligini ve ölümünü
görmüstür. Hz. Ebû Bekir'in Rasûlullah (s.a.s.)'den
bir veya üç yas küçük oldugu zikredilmistir. Islâm'dan
önce de saygin, dürüst, kisilikli, putlara tapmayan ve evinde put
bulundurmayan "hanif" bir tacir olan Ebû Bekir, ölümüne
kadar Hz. Peygamber'den hiç ayrilmamistir. Bütün servetini,
kazancini Islâm için harcamis, kendisi sade bir sekilde yasamistir.
Hz. Ebû Bekir, Fil yilindan iki sene birkaç ay sonra 571'de
Mekke'de dünyaya gelmis, güzel hasletlerle taninmis ve iffetiyle söhret
bulmustur. içki içmek câhiliye döneminde çok
yaygin bir âdet oldugu halde o hiç içmemistir. O dönemde
Mekke'nin ileri gelenlerinden olup Araplarin nesep ve ahbâr ilimlerinde
meshur olmustur. Kumas ve elbise ticaretiyle mesgul olurdu; sermayesi kirk bin
dirhemdi ki, bunun büyük bir kismini Islâm için
harcamistir. Rasûlullah'a iman eden Ebû Bekir (r.a.) Islâm dâvetçiligine
baslamis, Osman b. Affân, Zübeyr b. Avvâm, Abdurrahman b. Avf,
Sa'd b. Ebî Vakkas ve Talha b. Ubeydullah gibi Islâm'in yücelmesinde
büyük emekleri olan ilk müslümanlarin bir çogu Islâm'i
onun dâvetiyle kabul etmislerdir.
Hz. Ebû Bekir hayati boyunca Rasûlullah'in yanindan ayrilmamis, çocuklugundan
itibaren aralarinda büyük bir dostluk kurulmustur. Rasûlullah
birçok hususlarda onun görüsünü tercih ederdi. Umûmî
ve husûsî olan önemli islerde ashâbiyla müsavere
eden Peygamber (s.a.s.) bazi hususlarda özellikle Ebû Bekir'e
danisirdi. (Ibn Haldun, Mukaddime, 206). Araplar ona "Peygamber'in veziri"
derlerdi.
Teymogullari kabilesi Mekke'de önemli bir yere sahipti. Ticaretle
ugrasiyorlar, toplumsal temaslari ve genis kültürlülükleri
ile taniniyorlardi. Hz. Ebû Bekir'in babasi Mekke esrafindandi. Hz. Ebû
Bekir, câhiliye döneminde de güzel ahlâki ile tâninan,
sevilen bir kisi idi. Mekke'de "esnak" diye bilinen kan diyeti ve
kefalet ödenmesi islerinin yürütülmesiyle görevliydi.
Muhammed (s.a.s.) ile büyük bir dostluklari vardi. Sik sik bulusur,
Allah'in birligi, Mekke müsriklerinin durumu ve ticaret gibi konularda müsâvere
ederlerdi. ikisi de câhiliye kültürüne karsiydilar, siir
yazmaz ve siiri sevmezlerdi, daha ziyade tefekkür ederlerdi.
Islâm'i Benimsemesi
Hz. Ebû Bekir, Hira dagindan dönen Hz. Muhammed ile
karsilastiginda, Rasûlullah (s.a.s.) ona, "Allah'in elçisi"
oldugunu söyleyip "Yaratan Rabbinin adiyla oku" (el-Alâk,
96/1) diye baslayan âyetleri bildirdigi zaman hemen ona: "Allah'in
birligine ve senin O'nun rasûlü olduguna iman ettim" demistir.
Hz. Hatice'den sonra Rasûlullah'a ilk iman eden odur. Hz. Peygamber
(s.a.s.) Islâm'i tebliginin ilk zamanlarinda kiminle konustuysa en azindan
bir tereddüt görmüs, ancak Ebû Bekir seksiz ve tereddütsüz
bir sekilde kabul etmistir. Hatta Hz. Peygamber (s.a.s.), "Bütün
insanlarin imani bir kefeye, Ebû Bekir'in ki bir kefeye konsa, onun imani
agir basardi " diye lâtif bir benzetme de yapmistir. Mü'min Ebû
Bekir, hayatinin sonuna kadar tüm varligini Islâm'a adamis, bütün
hayirli islerde en basta gelmistir.
Ebû Bekir Mekke döneminde güçlü kabilelere
mensup kisileri Islâm'a kazandirmaya çalisti, öte yandan müsriklerin
iskencelerine maruz kalan güçsüzleri, köleleri korudu;
servetini eziyet edilen köleleri satin alip azad etmekte kullandi. Bilâl,
Habbab, Lübeyne, Ebû Fukayhe, Amir, Zinnire, Nahdiye, Ümmü
Ubeys bunlardandir. Kendisi de Mescid-i Haram'da müsriklerin saldirisina
ugramisti. Ebû Bekir, iman ettikten sonra Islâm'i teblige gizli
gizli devam ediyordu. Annesi, karisi Ümmü Ruman ve kizi Esma da iman
etmis, fakat ogullari Abdullah, Abdurrahman ve babasi Ebû Kuhafe henüz
iman etmemislerdi. Osman b. Affan, Sa'd b. Ebî Vakkas, Abdurrahman b. Avf,
Zübeyr b. Avvâm, Talha b. Ubeydullah gibi ilk müslümanlari
Islâm'a dâvet eden odur. Müsriklerin eziyetleri çogalip
müslümanlara yapilan baskilar arttiktan sonra Hz. Peygamber Hz. Ebû
Bekir'e de Habesistan'a göç etmesini söylemis ve Ebû
Bekir yola çikmis; ancak Berkü'l-Gimâd'da Mekke'nin ileri
gelen kabilelerinden Ibn Dugunne ile karsilastiginda Ibn Dugunne onu himayesine
aldigini ve Mekke'ye dönmesi gerektigini belirterek, ikisi birlikte
Mekke'ye dönmüslerdir. Ancak sartli olarak Ebû Bekir'i
himayesine alan Ibn Dugunne, Ebû Bekir'in açiktan açiga
ibadet etmesi ve inancini yaymaya devam etmesi sebebiyle sartlari yerine
getirmedigini iddia ederek ona ibadetini gizli yapmasini söylediginde Ebû
Bekir, onun himayesine ihtiyaci olmadigini, zaten kendisine söz de
vermedigini ifade etmisti: "Senin himayeni sana iâde ediyorum. Bana
Allah'in himayesi yeter." Böylece onüç yil Mekke'de Rasûlullah'in
yaninda kalan Hz. Ebû Bekir, Hz. Aise'nin rivâyetine göre, Rasûlullah
hicret emrini alip Ebû Bekir'e gelerek ona beraberce hicret edeceklerini söyleyince
Ebû Bekir sevinçten aglamaya baslamisti (Ibn Hisâm, es-Sire,
II, 485).
Hz. Peygamber'in bir gecede Mekke'den Kudüs'e oradan Sidretü'l Münteha'ya
gittigi isra ve Mirâc hâdisesini duyan müsrikler bunu Hz. Ebû
Bekir'e yetistirdikleri zaman; "O dediyse dogrudur." demistir. Bu sözünden
sonra Ebu Bekir'e; ihlâsli, asla yalan söylemeyen, özü
dogru, itikadinda süphe olmayan anlaminda, "Siddik" lâkabi
verildi. Kur'an tâbiriyle, "O, ne iyi arkadasti " (en-Nisâ,
4/69) denilebilir.
Iste o "Siddîk" ile o "Emîn", o iki arkadas
beraberce Sevr dagindaki magaraya hareket ederek hicret etmislerdir.
Hicreti
Sevr magarasina ilk giren Hz. Ebû Bekir, (r.a.) magarada kesif
yaptiktan sonra Rasûlullah içeri girmistir. Ebû Bekir'in kizi
Esma yolda yemeleri için aziklarini hazirlamisti. Onlar Mekke'den
ayrilinca müsrikler her tarafa adamlarini yollayarak aramaya basladilar.
Kureys kabilesinin müsrikleri Ebû Cehil baskanliginda Esma'nin evini
aradilar, hakaret edip dayak attilar. Hz. Ebû Bekir (r.a.) hicret
yolculuguna çikarken yanina bütün parasini almisti. Buna ragmen
kizi Esma onun nerede oldugunu, nereye gittigini kâfirlere söylememistir.
iz süren Mekkeli müsrikler Sevr magarasina kadar geldiler. Rasûlullah
bu sirada Kur'ân'da anlatildigi biçimde söyle diyordu: "Üzülme,
Allah bizimledir" (et-Tevbe, 104/40). Nitekim Allah ona güven vermis,
göremedikleri askerleriyle onu desteklemistir; Allah güçlüdür,
hakimdir. Kâfirler tüm aramalara ragmen onlari bulamadilar. Magarada üç
gün kaldiktan sonra Medine'ye yönelen Rasûlullah ile Ebû
Bekir Kuba'ya vardilar.
Ebû Bekir magarada kaldiklari günü söyle anlatir: "Rasûlullah
(s.a.s.) ile beraber bir magarada bulundum. Bir ara basimi kaldirip baktim. O
anda Kureys casuslarinin ayaklarini gördüm. Bunun üzerine, 'Ya
Rasûlullah, bunlardan birkaçi gözünü asagi egse de
baksa muhakkak bizi görür' dedim. O, 'Sus ya Ebû Bekir. iki
yoldas ki, Allah onlarin üçüncüsü ola, endise edilir
mi?' buyurdu. Kuba'da üç gün kalan Rasûlullah ile Hz. Ebû
Bekir nihayet Medine'ye vardilar. Medine'de Hz. Ebû Bekir humma
hastaligina tutuldu. Hastalik ilerleyip yataga düstügünde Rasûlullah,
"Allah'im Mekke'yi bize sevgili kildigin gibi Medine'yi de bize sevgili
kil, hummayi bizden uzaklastir' diye dua ettigi zaman Hz. Ebû Bekir ve
hasta olan diger sahâbîler iyilestiler. Bu aradâ Hz. Âise
ile Hz. Muhammed (s.â.s.)'in dügünleri yapildi. Mescidi Nebî
insâ edildi. Masraflarin bir kismini Hz. Ebû Bekir karsiladi.
Medine'de kardeslik tesis edildiginde Ebû Bekir'in kardesligi Harise b.
Zeyd oldu.
Hz. Ebû Bekir Medine'de Mescidi Nebî'nin insasina katildi. Rasûlullah
Islâm'i yaymak ve düsmanlar hakkinda bilgi toplamak için
seriyye denilen kesif kollarini Medine disina gönderiyor, bunlara bazen Hz.
Ebû Bekir de katiliyordu. Rasûlullah ile birlikte bizzat çarpistigi
savaslarda (Bedir'de, Uhud'da, Hendek'te) Ebû Bekir de yer aldi. O, Müreysi,
Kurayza, Hayber, Mekke, Huneyn, Taif gazvelerinde de bulundu. Rasûlullah'in
bizzat idare ettigi harplere gazve denir. Ebû Bekir, bu sözü geçen
büyük savaslardan baska, otuzdan fazla gazveye katilmistir. Çarpisma
olmaksizin Veddan, Buvat, Bedr-i Ûlâ, Useyre gazveleriyle de düsmanlar
itaat altina alinmistir. Bütün bu gazvelerde Hz. Ebû Bekir, Rasûlullah'in
en yakininda yer almis olup onun "veziri" gibi idi. Bedir'de, oglu
Abdurrahman müsrikler safinda yer aldiginda Ebû Bekir ogluyla çarpismistir.
Sadece o degil, Bedir'de birçok sahâbî, oglu, kardesi,
babasi, dayisi ile çarpismisti. Bedir savasi, müslümanlarin Islâm'i
herseyden üstün tuttuklarini, Allah için en yakinlari olan müsrikleri
kan bagi veya kabile taassubu içinde kalmadan, baska insanlardan
ayirdetmeden öldürdüklerini göstermektedir. Rasûlullah'in
bir amcasi Hamza, Islâm ordusu safindayken öteki amcasi Abbas, düsman
safindaydi. Yegeni Ubeyde kendi yanindayken, öteki yegenleri Ebû Süfyan
ve Nevfel müsriklerle beraberdi. Hattâ kizi Zeyneb'in esi Ebû'l-As
da Rasûlullah'a karsi müsriklerle birlikte savasiyordu.
Hicretin 9. yilinda Medine'de büyük bir kitlik oldu. Bu arada
Bizans imparatoru, sam'da Hicaz bölgesini istilâ etmek üzere büyük
bir ordu hazirladi. Rasûlullah, bu orduya karsi Islâm ordusunu
hazirlarken, kitlik sebebiyle zorluklarla karsilasti. Ebû Bekir malinin
hepsini bu ordunun hazirlanmasinda kullandi. Onuncu yilda "Vedâ Hacci"nda
bulunan Allah'in Rasûlü, onbirinci yilda hastalandi.
Hilâfeti
Hicrî onbirinci yilda hastalanan Rasûlullah (s.a.s.) 13 Rebiyülevvel
Pazartesi günü (8 Haziran 632) vefât etti. Onun vefâtini
duyan müslümanlar büyük bir üzüntüye
kapildilar ve ilk anda ne yapmalari gerektigine karar veremediler. Ama o da bir
ölümlüydü. Hz. Ömer, onun Hz. Musa gibi Rabbi ile
bulusmaya gittigini, O'nun için "öldü" diyen olursa
ellerini kesecegini söylüyordu. Ebû Bekir, Rasûlullah'in
iyi oldugu bir sirada ondan izin alarak kizinin yanina gitmisti. Vefât
haberini duyar duymaz hemen geldi, Rasûlullah'i alnindan öptü ve
"Babam ve anam sana fedâ olsun ya Rasûlullah. Ölümünde
de yasamindaki kadar güzelsin. Senin ölümünle peygamberlik
son bulmustur. sânin ve serefin o kadar büyük ki, üzerinde
aglamaktan münezzehsin. Yâ Muhammed, Rabbinin katinda bizi unutma;
hatirinda olalim ..." dedi. Sonra disari çikip Ömer'i susturdu
ve; "Ey insanlar, Allah birdir, O'ndan baska ilâh yoktur, Muhammed
O'nun kulu ve elçisidir. Allah apaçik hakikattir. Muhammed'e
kulluk eden varsa, bilsin ki o ölmüstür. Allah'a kulluk edenlere
gelince, süphesiz Allah diri, bâkî ve ebedîdir. Size
Allah'in su buyrugunu hatirlatirim: "Muhammed sadece bir elçidir.
Ondan önce de peygamberler gelip geçmistir. Simdi o ölür
veya öldürülürse siz ökçelerinizin üzerinde
geriye mi döneceksiniz? Kim ökçesi üzerinde geriye dönerse
Allah'a hiçbir ziyan veremez. Allah sükredenleri mükâfatlandiracaktir"
(Âl-u imrân, 3/144). Allah'in kitabi ve Rasûlullah'in sünnetine
sarilan dogruyu bulur, o ikisinin arasini ayiran sapitir. seytan,
peygamberimizin ölümü ile sizi aldatmasin, dininizden
saptirmasin. seytanin size ulasmasina firsat vermeyiniz" (Ibn Hisâm,
es-Sire, IV, 335; Taberî, Târih, III, 197,198).
Hz. Ebû Bekir bu konusmasiyla orada bulunanlari teskin ettikten sonra
Rasûlullah'in teçhiziyle ugrasirken, Ensâr, Benû Sâide
sakifesinde toplanarak Hazrec'in reisi olan Sa'd b Uhâde'yi Rasûlullah'tan
sonra halife tayini için bir araya gelmislerdir. Ebû Bekir, Hz. Ömer,
Ebû Ubeyde ve Muhacirlerden bir grup hemen Benû Saîde'ye
gittiler. Orada Ensâr ile konusulduktan ve hilâfet hakkinda çesitli
müzakereler yapildiktan sonra Hz. Ebû Bekir, Ömer ile Ebû
Ubeyde'nin ortasinda durdu ve her ikisinin ellerinden tutarak ikisinden birine
bey'at edilmesini istedi. O, kendisini halife olarak öne sürmedi. Hz.
Ebû Bekir'in konusmasindan sonra Hz. Ömer atilarak hemen Ebû
Bekir'e bey'at etti ve, "Ey Ebû Bekir, müslümanlara sen Rasûlullah'in
emriyle namaz kildirdin. Sen onun halifesisin ve biz sana bey'at ediyoruz. Rasûlullah'a
hepimizden daha sevgili olan sana bey'at ediyoruz" dedi. Hz. Ömer'in
bu âni davranisi ile orada bulunanlarin hepsi Ebû Bekir'e bey'at
ettiler. Bu özel bey'attan sonra ertesi gün Mescid-i Nebî'de Hz.
Ebû Bekir bütün halka hutbe okudu ve resmen ona bey'at edildi.
Rasûlullah'in defni sali günü gerçeklesirken, onun nereye
defnedilecegi hakkinda da bir ihtilâf meydana geldiginde Hz. Ebû
Bekir yine firasetini ortaya koydu ve "Her peygamber öldügü
yere defnedilir" hadisini ashaba hatirlatarak bu ihtilâfi giderdi.
Rasûlullah'in cenaze namazi imamsiz olarak gruplar halinde kilindi. Bütün
bunlar olurken, Hz. Ali'nin Hz. Fatima'nin evinde Hasimogullari ve yandaslari
ile toplandigi ve bey'ata ilk zamanlar katilmadigi nakledilir. Hz. Ali rivâyetlere
göre, el-Bey'atü'l-Kübrâ'ya bey'at edildigi haberini alir
almaz, elbisesini yarim yamalak giydigi halde evden firlamis ve gidip Hz. Ebû
Bekir'e bey'at etmistir (Taberî, Târih, III, 207). Onun aylarca Hz.
Ebû Bekir'e bey'at etmedigi haberleri gerçege uygun olmasa
gerektir. Çünkü onun Ebû Bekir'in üstünlügünü
bildigi, onun hakkinda yaptigi konusmalar ve tarihin akisi, diger rivâyetlere
aykiridir.
Râsulullah'in en yakin ashâbi arasinda -hattâ Ebû
Bekir ile Ömer arasinda- zaman zaman ihtilâflar, görüs
ayriliklari meydana gelmisse de ilk iki halife zamaninda da görüldügü
gibi dâima birliktelik devam ettirilmistir. Anlasmazlik gibi görünen
hâdiselerin birçogunda huy ve karakter farkliligi rol oynuyordu.
Meselâ Ebû Bekir yumusak ve sâkin davranirken, Ömer
sertlik yanlisiydi. Ama her zaman birlikte hareket ettiler. Ebû Bekir'in yönetiminde,
Hz. Ali ve Zübeyr b. Avvam Ridde savaslarinda kararlarin içinde,
namazlarda Ebû Bekir'in arkasinda yer almislardir (Ibn Kesir, el-Bidâye
ve'n Nihâye, V, 249). Hz. Ali, Rasûlullah'in bir vasiyeti olsaydi ölünceye
kadar onu yerine getirecegini söylemis (Taberî, a.g.e., IV, 236)
ancak, Ibn Abbas'in Rasûlullah hastalandigi zaman ona gidip hilâfet
isini sormak istemesini geri çevirmistir. Yani Hz. Ebû Bekir'in
halifeligine karsi kimseden bir çikis olmamistir. Zaten tabii, fitrî,
akli ve maslahata uygun olan da onun halifeligidir. Hz. Peygamber ölmeden önce
yazili bir ahidname birakmamis, ancak Hz. Ebû Bekir'in faziletine dair
Mescid'de konusmus, hasta yatagindayken onu israrla çagirtmis ve yerine
imam tâyin etmistir.
Hz. Ebû Bekir, kendisine Rasûlullah'in mirasindan pay almak için
gelen Hz. Fâtima'ya, "Rasûlullah'in yaptigi hiçbir seyi
yapmaktan geri durmam" diyerek, Fâtima'nin peygamberin kizi olmasini
dinin üstün tutulmasindan daha önemsiz görmüs ve Rasûlullah'in
yanindayken ondan ne duymus, ne görmüsse onu tatbik etmistir (Taberî,
III, 220). Sonralari Hz. Ali'nin hilâfeti zamaninda Fâtima'ya -ki,
Ebû Bekir'e gidip miras isterken onu savunmustu- mirastan hiçbir
sey vermemesi de ashâbin Rasûlullah'in sünnetine nasil itaat
ettiklerinin delilidir (Ibn Teymiye, Minhâc'üs-Sünne, III, 230).
Hz. Ebû Bekir "Rasûlullah'in Halifesi" seçildikten
sonra Mescid'de yaptigi konusmada, "Sizin en hayirliniz degilim, ama
basiniza geçtim; görevimi hakkiyle yaparsam bana yardim ediniz,
yanilirsam dogru yolu gösteriniz; ben Allah ve Rasûlü'ne itaat
ettigim müddetçe siz de bana itaat ediniz, ben isyan edersem
itaatiniz gerekmez..." demistir (Ibn Hisâm, es-Sire, IV, 340-341;
Taberî, Târih, III, 203).
Mürtedlerle Mücadele, Irak ve Suriye Fütühati
Hz. Ebû Bekir Rasûlullah'in halifesi olduktan sonra, onun vefâtiyla
Arabistan'da Mekke ve Medine disindaki bölgelerde görülen dinden
dönme hareketlerine, yalanci peygamberlere, "namaz kilariz, ama zekât
vermeyiz" diyenlere karsi savas açti. Esvedu'l-Ansi, Müseylemetü'l-Kezzâb,
Secah, Tuleyha gibi yalanci peygamberlerle yapilan savaslarla bu zararli
unsurlar yok edilmis, isyan bastirilmis, zekât yeniden toplanmaya ve Beytü'l-Mal'e
konulup dagitilmaya baslanmistir. Rasûlullah'in hazirladigi, ancak vefâti
sebebiyle bekleyen Üsâme ordusunu Ürdün'e yollayan Ebû
Bekir, Bahreyn, Umman, Yemen, Mühre isyanlarini bastirmistir. içte
isyancilarla mücâdele edilirken, dista da iki büyük
imparatorlugun, iran ve Bizans'in ordulariyla karsilasilmistir. Hîre, Ecnâdin
ve Enbâr, savaslarla Islâm diyarina katilmis, Irak fethedilmis,
Suriye'nin de önemli kentleri ele geçirilmistir. Yermük savasi
devam ederken Hz. Ebû Bekir vefât etmistir. Onun ordusuna verdigi ögütlerde
su ibareler vardir: "Kadin, çocuk ve yaslilara dokunmayin, yemis
veren agaçlari kesmeyin, ma'mur bir yeri tahrip etmeyin, haddi asmayin,
korkmayin." Gerçekten Islâm ordusu fethettigi yerlerde kimseye
zulmetmemis, adaletiyle düsmanlarin takdirini kazanmis, müslüman
olmayip da cizye vererek Islâm'in himayesine giren milletler huzur ve
emniyet içinde yasamislardir.
Kur'ân-i Kerîm'in Toplanmasi, "Mushaf''in Meydana
gelmesi
Hz. Ebû Bekir, Ridde harplerinde, vahiy kâtiplerinin ve kurrâ'nin
birçogunun sehid olmasi üzerine, Hz. Ömer'in Kur'ân'in
toplanmasi fikrine önce sicak bakmamissa da sonra ona hak vererek, Kur'ân
âyetlerinin toplanmasini saglamistir. Rasûlullah zamaninda peyderpey
inen vahiy, kâtiplerce ceylan derilerine, beyaz taslara, enli hurma
dallarina yazildigi gibi, ashâbin çogu da Kur'ân hâfizi
idi. Ancak, yazili olan âyetler daginikti, kurrâ da azalinca Kur'ân'in
muhafazasi hususunda endise edildi. Ebû Bekir, Zeyd b. Sâbit'in
baskanliginda bir heyet teskil ederek, herkesin elindeki âyetleri
getirmesini emretti. Ayrica sâhitlerle âyetler dogrulaniyor, kurrâ'
ile te'kid ediliyordu. Böylece bütün âyetler toplandi ve "Mushaf"
meydana getirildi. Bu Mushaf Ebû Bekir'den Ömer'e, ondan da kizi
Hafsa'ya geçti ve Hz. Osman zamaninda çogaltilarak Dârü'l-islam'in
bütün vilâyetlerine dagitildi.
Vefâti
Hilâfeti iki sene üç ay gibi çok kisa bir müddet
sürmesine ragmen Hz. Ebû Bekir zamaninda Islâm devleti büyük
bir gelisme göstermistir. Hz. Ebû Bekir Hicrî 13. yilda Cemâziyelâhir
ayinin basinda hicretten sonra Medine'de yakalandigi hastaliginin ortaya çikmasi
üzerine yataga düsünce yerine Ömer'in namaz kildirmasini
istedi. Ashâbla istisâre ederek Hz. Ömer'i halifelige uygun gördügünü
söyledi. Hz. Ömer'in sert ve kaba olusu gibi bazi itirazlara cevap
verdi ve hilâfet ahitnamesini Hz. Osman'a yazdirdi. Ebû Bekir (r.a.)
de, çok sevdigi Rasûlullah gibi altmisüç yasinda vefât
etti. Vasiyeti geregi Rasûlullah'in yanina -omuz hizasinda olarak-
defnedildi. Böylece bu iki büyük insanin, iki büyük
dostun, kabirlerinde de birliktelikleri devam etti.
Kisiligi ve Yönetimi
Tâcir olarak genis bir kültüre sahip olan Hz. Ebû
Bekir, dürüstlügü ve takvâsi ile ashâb içinde
ilk sirada yeralir. Karakteri; yumusak huyluluk, çok düsünüp
çok az konusmak, tevâzu ile belirgindi. Hz. Âise'nin rivâyetine
göre, "gözü yasli, gönlü hüzünlü,
sesi zayif" biri idi. Câhiliye döneminde müsrikler ona güvenir,
diyet ve borç-alacak islerinde onu hakem tanirlardi. Rasûlullah'in
en sadik dostu olan Ebû Bekir'in Mirâc olayinda sergiledigi sonsuz
baglilik örnegi ona "es-Siddik" lâkabini kazandirmistir. O
bu olayda "O ne söylüyorsa dogrudur" demistir. Cömertlikte
ondan üstünü de yoktur. Bütün malini mülkünü
Islâm için harcamis, vefât ederken vasiyetinde, halifeligi müddetince
aldigi maaslarin, topraklarinin satilarak iâde edilmesini istemis ve
geride bir deve, bir köleden baska birsey birakmamistir. Dört esinden
alti çocugu olan Ebû Bekir, kizi Âise'yi Rasûlullah ile
hicretten sonra evlendirmistir (Tabakat-i Ibn Sa'd, VI, 130 vd.; Ibnu'l-Esir,
II, 115 vd).
Hicret sirasinda magarada iken ayagini bir yilan soktugunda ve ayagi
acidiginda o sirada dizine yatip uyumus olan Peygamber'i uyandirmamak için
sesini çikarmamasi, aglarken Hz. Peygamber uyanip ne oldugunu sordugunda,
"Anam-babam sana fedâ olsun ya Rasûlullah" demesi olayi Ebû
Bekir'in Rasûlullah'a olan bagliliginin örneklerinden sadece biridir.
Hz. Ebû Bekir'in beyaz yüzlü, zayif, dogan burunlu, sakallarini
kina ve çivit otuyla boyayan sakin bir adam oldugu rivâyet edilir
(Ibnü'l Esir, el-Kâmil fi't-Târih, II, 419-420). Rasûlullah'tan
sonra bu ümmetin en hayirlisi Ebû Bekir'dir. O, Hz. Peygamber'in
veziri, fetvâlarda en yakini idi. Rasûlullah'in, "insanlardan
dost edinseydim, Ebû Bekir'i edinirdim" (Buhâri, Salât,
80: Müslim, Mesâcid, 38: Ibn Mâce, Mukaddime, II) ve "Herkeste
iyiliklerimin karsiligi vardir, Ebû Bekir hariç" demesi ve son
hutbesinde, "Allah, kullarindan birini dünya ile kendi katinda olan
seyleri tercih hususunda serbest birakti; kul, Allah katinda olani tercih etti''
diye Ebû Bekir'i övmesi ve mescide açilan tüm kapilari
kapattirip yalniz Hz. Ebû Bekir'in kapisini açik birakmasi ona
verdigi degeri göstermektedir. Hz. Ebû Bekir'in nasslara aykiri hiçbir
görüsü bize ulasmamistir, çünkü böyle bir
reyi yoktur. Ebû Bekir nâsih sünneti çok iyi biliyor,
Rasûlullah'i herkesten çok taniyordu. Bu yüzden hilâfetinde
kendisine karsi içte muhâlif bir hareket olmamis ve fitneler görülmemistir
(Buhâri, Fedâilü'l-Ashâbi'n-Nebî, 3 ). ihtilâf
veya ihtilâflarda çözümsüzlük, bid'atler onun
devrinde yasanmamistir. "Üzülme, Allah bizimle beraberdir"
buyuran Rasûlullah'in haberi sanki lâfizda ve mânâda Hz.
Ebû Bekir'de zâhir olmustur (Ibn Teymiye, Külliyat Tercümesi,
Istanbul 1988, IV, 329).
Kaynaklarda onun, "Ben ancak Rasûlullah'a tâbiyim, birtakim
esaslar koyucu degilim" diye kararlarinda çok titiz davrandigi
zikredilir (Taberî, IV, 1845; Ibn Sa'd, III, 183). Bir meseleyi
hallederken önce Kur'ân'a bakar, bulamazsa Sünnet'te arastirir,
orda da bulamazsa ashâbla istisâre eder ve ictihad ederdi. Ganimetin
bölüsümü meselesinde Muhâcir-Ensâr esitligi'nin
ihtilâfa yol açmasinda Ömer'in Muhâcirlere daha çok
pay verilmesini savunmasina ragmen ganimeti esit olarak bölüstürmüstür.
O sebeple hilâfetinde huzursuzluk çikmadi. Rasûlullah ve
kendisi, bir mecliste bir anda verilen üç talâki bir talâk
saymislar, bu daha sonra-birçok "maslahat geregi" diye yapilan
degisiklik gibi- üç talâk sayilmistir. Yani Ebû Bekir,
Rasûlullah'in tüm uygulamalarini aynen tatbik etmek istemis; bazen
-kalpleri Islâm'a isindirmak istenenlere toprak vermesi gibi- maslahat
geregi veya zamanin degismesiyle hükümlerin degismesini söyleyen
ashâbina uymustur. Müslümanlar henüz otuzsekiz kisiyken
Mekke'de Mescid-i Haram'da Islâm'i teblig eden ve müsriklerce dövülen
Ebû Bekir'e hilâfetinde "Halifet-u Rasûlillah"
denilmis, sonraki halifelere ise "Emîrü'l-Mü'minîn"
denilmistir. Mâlî islerini Ebû Ubeyde, kadilik ve kazâ
islerini Hz. Ömer, kâtipligini Zeyd b. Sâbit ve Hz. Ali,
baskumandanligini Üsâme ve Halid b. Velid yapmistir. Medine Dârü'l-Islâm'in
baskenti olmus, Mekke, Taif, San'a, Hadramevt, Havlan, Zebid, Rima, Cened,
Necran, Cures, Bahreyn vilâyetlere ayrilmistir. Yönetimi merkezî
olup, ganimetlerin beste biri Beytü'l-Mal'de toplanmistir.
Hz. Ebû Bekir, Mukillîn denilen çok az hadis rivâyet
eden ashâbdan sayilir. O, yanilip da yanlis birsey söylerim
korkusuyla yalnizca yüz kirk iki hadis rivâyet etmis veya ondan bize
bu kadar hadis rivâyeti nakledilmistir. Hutbe ve ögütlerinden
bazilari söyledir:
"Rasûlullah vahy ile korunuyordu. Benim ise beni yalniz
birakmayan bir seytanim vardir... Hayir islerinde acele edin, çünkü
arkanizdan acele gelen eceliniz var... Allah için söylenmeyen bir sözde
hayir yoktur... Herhangi bir yericinin yermesinden korktugu için hakki söylemekten
çekinen kimsede hayir yoktur... Amelin sirri sabirdir... Hiç
kimseye imandan sonra sagliktan daha üstün bir nimet verilmemistir...
Hesaba çekilmeden kendinizi hesaba çekiniz (Ayr. bk. Ebû
Nuaym, Hilye, l )
Hz. ÖMER B. HATTAB (r.a)
Ikinci Rasid Halife. Islâmi yeryüzüne yerlestirip, hakim
kilmak için Resulullah (s.a.s)'in verdigi tevhidî mücadelede
ona en yakin olan sahabilerden biri. Hz. Ömer (r.a), Fil Olayindan on üç
sene sonra Mekke'de dogmustur. Kendisinden nakledilen bir rivayete göre o,
Büyük Ficar savasindan dört yil sonra dünyaya gelmistir (Ibnül-Esîr,
Üsdül-gâbe, Kahire 1970, IV,146). Babasi, Hattab b. Nüfeyl
olup, nesebi Ka'b'da Resulullah (s.a.s) ile birlesmektedir. Kureys'in Adiy
boyuna mensup olup, annesi, Ebu Cehil'in kardesi veya amcasinin kizi olan
Hanteme'dir (bk. a.g.e., 145).
Kaynaklar Hz. Ömer (r.a)'in müslüman olmadan önceki
hayati hakkinda fazlaca bir sey söylemezler. Ancak küçüklügünde,
babasina ait sürülere çobanlik ettigi, sonra da ticarete
basladigi bilinmektedir. O, Suriye taraflarina giden ticaret kervanlarina
istirak etmekteydi (H. ibrahim Hasan, Tarihul-Islâm, Misir 1979, I, 210).
Cahiliyye döneminde Mekke esrafi arasinda yer almakta olup, Mekke sehir
devletinin sifare (elçilik) görevi onun elindeydi. Bir savas çikmasi
durumunda karsi tarafa elçi olarak Ömer gönderilir ve dönüsünde
onun verdigi bilgi ve görüslere göre hareket edilirdi. Ayrica
kabileler arasinda çikan anlasmazliklarin çözümünde
etkin rol alir ve verdigi kararlar baglayicilik vasfi tasirdi (Suyûtî,
Tarihul-Hulefâ, Beyrut 1986, 123; Üsdül-gâbe, IV, 146).
Hz. Ömer, sert bir mizaca sahip olup, Islâma karsi asiri tepki gösterenlerin
arasinda yer almaktaydi. Sonunda o, dedelerinin dinini inkâr eden ve
tapindiklari putlara hakaret ederek insanlari onlardan yüz çevirmege
çagiran Muhammed (s.a.s)'i öldürmeye karar vermisti. Kilicini
kusanarak, Peygamberi öldürmek için harekete geçmis,
ancak olayin gelisim sekli onun müslümanlarin arasina katilmasi
sonucunu dogurmustu. Tarihçilerin ittifakla naklettikleri rivayete göre,
Ömer (r.a)'in müslüman olusu söyle gerçeklesmisti: Ömer,
Resulullah (s.a.s)'i öldürmek için onun bulundugu yere dogru
giderken, yolda Nuaym b. Abdullah ile karsilasti. Nuaym ona, böyle öfkeli
nereye gittigini sordugunda o, Muhammed (s.a.s)'i öldürmeye gittigini
söylemisti. Nuaym, Ömer'in ne yapmak istedigini ögrenince ona,
kizkardesi ve enistesinin yeni dine girmis oldugunu söyledi ve önce
kendi ailesi ile ugrasmasi gerektigini bildirdi. Bunu ögrenen Ömer
(r.a), öfkeyle enistesinin evine yöneldi. Kapiya geldiginde içerde
Kur'an okunmaktaydi. Kapiyi çalinca, içerdekiler okumayi kesip,
Kur'an sayfalarini sakladilar. içeri giren Ömer (r.a), enistesini dövmeye
baslamis, araya giren kizkardesinin aldigi darbeden dolayi burnu kanamisti.
Kizkardesinin ona, ne yaparsa yapsin dinlerinden dönmeyeceklerini söyleyerek
kararliligini bildirmesi üzerine, ona karsi merhamet duygulari kabarmaya
baslamis ve okuduklari seyleri görmek istedigini söylemisti. Kendisine
verilen sahifelerden Kur'an ayetlerini okuyan Ömer (r.a), hemen orada imân
etti ve Resulullah (s.a.s)'in nerede oldugunu sordu. O siralarda müslümanlar,
Safa tepesinin yaninda bulunan Erkam (r.a)'in evinde gizlice toplanip ibadet
ediyorlardi. Resulullah (s.a.s)'in Daru'l-Erkam'da oldugunu ögrenen Ömer
(r.a), dogruca oraya gitti. Kapiyi çaldiginda gelenin Ömer oldugunu ögrenen
sahabiler endiselenmeye basladilar. Zira Ömer silahlarini kusanmis oldugu
halde kapinin önünde duruyordu. Hz. Hamza: "Bu Ömer'dir. iyi
bir niyetle geldiyse mesele yok. Eger kötü bir düsüncesi
varsa, onu öldürmek bizim için kolaydir" diyerek kapiyi açtirdi.
Resulullah (s.a.s), Ömer (r.a)'in iki yakasini tutarak; "Müslüman
ol ya Ibn Hattab! Allahim ona hidayet ver!" dediginde, Ömer (r.a),
hemen Kelime-i sehadet getirerek imân ettigini açikladi (Ibn Sa'd,
Tabakatu'l Kübra, II, 268-269; Üsdül-gâbe, IV, 148-149; Suyûtî,
Tarihu'l-Hulefa, Beyrut 1986, 124 vd.). Rivayetlere göre Ömer (r.a)'in
müslüman olusu, Resulullah (s.a.s)'in yapmis oldugu; Allahim! Islâmi
Ömer b. el-Hattab veya Amr b. Hisam (Ebû Cehil) ile yücelt"
seklinde bir duanin sonucu olarak gerçeklesmisti (Ibnul-Hacer el-Askalânî,
el-isâbe fi Temyîzi's-Sahâbe, Bagdat t.y., II, 518; Ibn Sa'd,
ayni yer; Suyûtî, a.g.e., 125).
Ömer (r.a), risaletin altinci yilinda müslüman olmustur. O,
iman edenlerin arasina katildigi zaman müslümanlarin sayisi yetmis
seksen kisi kadardi (Ibn Sa'd, ayni yer).
Mekkeli müsriklerin, gösterdigi zorbaca tepkiden dolayi müslümanlar,
Beytullah'a gidip namaz kilamiyor ve ancak gizlice bir araya gelebiliyorlardi. Ömer
(r.a) müslüman olunca dogruca Beytullah'in yanina gitti ve müslüman
oldugunu haykirdi. Orada bulunanlar siddetli tepki gösterdi. Ancak o, müsriklere
karsi savasini sürdürerek onlarin, müslümanlara gösterdigi
muhalefeti kirdi ve bir avuç müslümanla birlikte herkesin gözü
önünde Beytullah'ta namaza durdu. Onun bu sekilde saflarina katilmasi
müslümanlara büyük bir moral destegi saglamisti. Abdullah
Ibn Mes'ud'un; "Ömer'in müslüman olusu bir fetihti" (Üsdül-gâbe,
IV,151; Ibn Sa'd, a.g.e., III, 270) sözü bunu açikça
ortaya koymaktadir. Taberî'nin Ibn Abbas'tan tahric ettigi bir hadise göre,
müslümanligini ilk ilân eden kimse Hz. Ömer (r.a) olmustur
(Suyûtî, a.g.e.,129). Ömer (r.a) benligini kusatan imanin
verdigi heyecanla, küfre karsi açik ve net bir sekilde, hiç
bir tehdide aldiris etmeden mücadele ediyordu. Müsrikler, secaat ve
kararliligini eskiden beri bildikleri için ona satasmaya cesaret
edemiyorlardi.
Müslüman olduktan sonra sürekli Resulullah (s.a.s)'in yaninda
bulunmus, onu korumak için elinden gelen gayreti göstermistir. O, imân
ettikten sonra müsriklere karsi çok sert davranmis ve dinini her
ortamda, kimseden çekinmeden herkese meydan okuyarak savunmustur. Islâm
tebliginin yeni bir veche kazanmasi için Medine'ye hicret emrolundugu
zaman müslümanlar Mekke'den gizlice Medine'ye göç etmeye
basladiklarinda, Hz. Ömer, gizlenme ihtiyaci duymamisti. Ömer (r.a),
beraberinde yirmi arkadasi oldugu halde Medine'ye dogru yola çikmisti.
Hz. Ali (r.a) onun hicretini su sekilde anlatmaktadir: "Ömer'den baska
gizlenmeden hicret eden hiç bir kimseyi bilmiyorum. O, hicrete
hazirlandiginda kilicini kusandi, yayini omuzuna takti, eline oklarini aldi ve Kâ'be'ye
gitti. Kureys'in ileri gelenleri Kâ'be'nin avlusunda oturmakta idiler. O,
Kâ'be'yi yedi defa tavaf ettikten sonra, Makâm-i ibrahim'de iki
rek'at namaz kildi. Halka halka oturan müsrikleri tek tek dolasti ve
onlara; "Yüzler pIslesti. Kim anasini evladsiz, çocuklarini
yetim, karisini dul birakmak istiyorsa su vadide beni takip etsin" dedi.
Onlardan hiç biri onu engellemeye cesaret edemedi (Suyûtî,
a.g.e., 130). Bunun içindir ki Ibn Mes'ud; "Onun hicreti bir zaferdi"
(Ibn Sa'd, ayni yer; Üsdül-gâbe, IV, 153) demektedir.
Ömer (r.a), Medine dönemi boyunca Islamin yücelisini
etkileyen bütün olaylara aktif olarak istirak etmistir. Resulullah
(s.a.s)'in önemli kararlar alacagi zaman görüslerine basvurdugu
kimselerin basinda Ömer (r.a) gelir. Onun ileri sürdügü görüsler
o kadar isabetliydi ki; bazi ayetler onun daha önce isaret ettigine uygun
olarak nazil oluyordu. Resulullah (s.a.s) onun bu durumunu su sözüyle
ifade etmekteydi: "Allah, hakki Ömer'in dili ve kalbi üzere kildi"
(Üsdül-gâbe, IV, 151).
Ömer (r.a), Bedir, Uhud, Hendek, Hayber vb. gazvelerin hepsine ve çok
sayida seriyyeye katilmis, bunlarin bansinda komutan olarak görev
yapmistir. Bunlardan biri Hicretin yedinci yilinda Havazinliler'e karsi gönderilen
seriyyedir.
Ömer (r.a), bütün meselelere karsi net ve tavizsiz tavir
koymakla taninir. Onun küfre karsi düsmanligi; müsriklerin, Islâma
karsi olan saldirilarini hazmedememe konusundaki hassasiyeti; bazi kararlara
siddetle karsi çikmasina sebep olmustur. Hudeybiye'de yapilan anlasmanin
müsrikler lehine görünen maddelerine karsi çikisi
bunlardan biridir. Ancak o, Resulün, Allah Teâlâ'nin gösterdigi
dogrultuda hareket etmekten baska bir sey yapmadigi uyarisi karsisinda, hemen
kendini toparlamis ve olayin iç gerçegini kavramisti.
Resulullah (s.a.s)'in vefatinin hemen pesinden ortaya çikan
karisikligin Hz. Ebû Bekir'in halife seçilmesiyle yok edilmesinde
Hz. Ömer büyük rol oynamistir. Hz. Ebû Bekir'in kisa
halifelik döneminde en büyük yardimcisi Ömer (r.a) olmustur.
Hz. Ebû Bekir (r.a) vefat edecegini anladiginda, Hz. Ömer'i
kendisine halef tayin etmeyi düsünmüs ve bu düsüncesini
açiklayarak bazi sahabilerle istisarelerde bulunmustu. Herkes Ömer
(r.a)'in fazilet ve üstünlügünü kabul etmekle beraber,
onu bu is için biraz sert mizacli buluyorlardi. Hatta Talha (r.a) ve
diger bazi sahabiler ona; "Rabbin seni Ömer'i hafife tayin ettiginden
dolayi sorgularsa ona ne cevap vereceksin? Bilirsin ki Ömer oldukça
sert bir kimsedir" demIslerdi. Hz. Ebû Bekir onlara; "Derim ki:
Allahim! Kullarinin en iyisini onlara halife yaptim" karsiligini vermisti.
Sonra da Hz. Osman'i çagirarak bir kâgida Hz. Ömer'i halife
tayin ettigini yazdirdi. Kâgit katlanip mühürlendikten sonra,
Hz. Osman disari çikarak insanlardan kâgitta yazili olan kimseye
bey'at edilmesini istedi. Oradakilerin bey'at etmesiyle Hz. Ömer'in II.
Rasid halife olarak is basina gelisi gerçeklesmis oldu (Üsdü'l-gâbe,
IV,168-199; Ibn Sad, a.g.e., III, 274 vd.; Suyûtî a.g.e., 92-94).
Hz. Ömer Döneminde Islam Devleti ve Fetihler
Resulullah (s.a.s)'in sagliginda Arap yarimadasi Islâmin hakimiyetine
boyun egdirilmis ve insanlar bölük bölük ihtida ederek müslümanlarla
bütünlesmIslerdi.
Bunun pesinden Resulullah (s.a.s), Islam tebliginin insanlara
ulastirilmasinin önünde bir set teskil eden, müsrik zalim güçlerden
biri olan Bizans imparatorluguna karsi askerî seferleri baslatmisti. Ebû
Bekir (r.a), Resulullah (s.a.s)'in vefatindan hemen sonra ortaya çikan
Ridde hareketlerini bastirdiktan sonra, Bizans hakimiyetindeki topraklara askerî
akinlar baslatmis, öte taraftan çagin despot devletlerinden ikincisi
olan iran imparatorluguna karsi da askerî faaliyetlere girismisti. Hz. Ömer
(r.a)'in üzerine düsen, bu siyaseti devam ettirmekten ibaretti. Hz. Ömer
bir taraftan Suriye'nin fethinin tamamlanmasi için gayret gösterirken,
öte taraftan iran cephesinde netice almak için ordular sevkediyordu.
Kadisiye savasiyla iran ordusu hezimete ugratilmis ve Kisrâ, saraylarini
Islam ordusuna terk ederek doguya kaçmak zorunda kalmisti. Pespese gönderilen
ordularla iranin bazi bölgeleri savas ile, bazi bölgeleri de sulh
yoluyla Islam'in hakimiyetine boyun egdirilmisti. Kuzeye yönelen Mugîre
b. su'be, Azerbaycani sulh yoluyla ele geçirmisti. Ermenistan bölgesi
fethedilen yerler arasindaydi.
Suriye'nin fethi tamamlandiktan sonra bu bölgedeki askerî harekât
batiya dogru kaydirildi. Etraftaki sehir ve kasabalar fethedildikten sonra Kudüs
kusatma altina alindi. sehirdeki hristiyanlar bir süre direndilerse de
sonunda baris istemek zorunda kaldilar. Ancak, komutanlardan çekindikleri
için sart olarak sehri bizzat halifeye teslim etmek istediklerini
bildirmIslerdi. Durum Ebu Ubeyde tarafindan bir mektupla Hz. Ömer (r.a)'a
bildirildi. Hz. Ömer (r.a) Ashabin ileri gelenleriyle istisare ettikten
sonra, Medine'den komutanlariyla bulusmayi kararlastirdigi Cabiye'ye dogru yola
çikti. Cabiye'de yapilan bir anlasmadan sonra Hz. Ömer, bizzat Kudüs'e
kadar giderek sehri teslim aldi (H.16-M. 637). Hz. Ömer (r.a) kisa bir müddet
Kudüs'te kaldiktan sonra Medine'ye geri döndü.
Bu arada iran cephesinde durumlar karismaya baslamisti. Hz. Ömer, bölgede
bulunan ordulari takviye ederek iran meselesini kesin bir sonuca baglamaya karar
verdi. Hicri 21 yilinda baslayan ve sürekli takviye edilen akinlarla
Azerbaycan ve Ermenistan da dahil olmak üzere, Horasan'a kadar bütün
iran topraklari Islam devletinin sinirlari içine alinmis ve Fars
cephesinde askerî harekâtlar tamamlanmisti.
Öte taraftan Amr b. el-As, hazirlayip uygulamaya koydugu harekât
planiyla Misir'i fethetmeyi basarmis, müslümanlari Misir'dan geri püskürtmek
için iskenderiyede hazirliklara girisen Bizanslilarin üzerine yürüyerek
burayi ele geçirmisti (H. 21). Böylece Suriye'den sonra, Misir'da da
Bizans'in hakimiyetine son verilmis oluyordu (Sibli Numanî, Bütün
yönleriyle Hz. Ömer ve Devlet idaresi, Terc. Talip Yasar Alp, istanbul
t.y., I, 285-286).
Islam ordularinin fethettigi bölgelerdeki halk, müslümanlardan
gördükleri müsamaha ve âdil davranIslardan etkilenerek
kitleler halinde Islâma giriyorlardi. Asirlarca Bizans ve iran
devletlerinin zulmü altinda ezilen, horlanan topluluklar Islâmin
kusatici merhameti ile yüz yüze geldiklerinde müslüman
olmakta tereddüt göstermiyorlardi. Kendi dinlerinden dönmek
istemeyenler ise hiç bir baskiya maruz kalmadiklari gibi, genis bir inanç
hürriyetine kavusuyorlardi.
Hz. Ömer, bir taraftan Islâmin insanliga tebliginin önündeki
engelleri kaldirmak için ordular sevkederken, öte taraftan da henüz
müesseselerine kavusmamis bulunan devleti teskilatlandirmaya çalisiyordu.
Hz. Ömer'den önce, orduya katilan askerler ve bunlara dagitilan
paralar belirli defterlere yazilip kayit altina alinmazdi. Bu durum normal
olarak bazi karisikliklarin çikmasina sebep olur, gelir ve giderlerin
hesabi yapilamazdi. ilk zamanlar buna pek ihtiyaç da yoktu. Ancak
devletin sinirlari genIslemis ve bu genis cografya içerisinde devletin
etkinligini saglayabilmek için idarî düzenlemeler yapilmasi
zarureti dogmustu. O, ilk olarak askerlerin kayitlarinin tutuldugu ve fey ve
ganimet gelirlerinin dagitiminin kaydedildigi "divan" teskilatini
kurdu.
Ayrica, Suriye ve Irak'ta bulunan divanlar varliklarini korumuslardir.
Bunlar vergilerin toplanmasi ile alakali çalismalari yürütmekteydiler.
Suriye ve Irak'taki divanlar her ne kadar iran ve Bizans malî
teskilatindan kalma idiyse de, onun Medine'de tesis ettigi divan hiçbir
yabanci tesir söz konusu olmaksizin, ortaya çikan ihtiyaçlari
karsilamak için kurulmustur. Hz. Ömer, feyden elde edilen
gelirlerden verdigi atiyyeleri bir gruplandirmaya tabi tutmustur.
Hz. Ömer, yargi (kaza) Islerini bir düzene koymak için
valilerden ayri ve bagimsiz çalisan kadilar tayin eden ilk kimsedir. O,
Kufe'ye, sureyh b. el-Haris'i, Misir'a da Kays b. Ebil-As es-Sehmî'yi kadi
tayin etmistir. Onun Medine'deki kadisi Ebû Derda (r.a)'dir. Bu dönemin
taninmis kadilarindan birisi de Ebu Mûsa el-Esari'dir. Hz. Ömer,
tayin ettigi kadilara, görevlerini ne sekilde ifa etmeleri gerektigine dair
talimatlar verir ve onlarin bu çerçeve disina çikmamalarini
tenbihlerdi (Mustafa Fayda, Dogustan Günümüze Büyük Islâm
Tarihi, istanbul 1986, II, 176-177).
Hz. Ömer (r.a)'in, üzerinde titizlikle durdugu ve asla müsamaha
göstermedigi en önemli konu adâlet meselesiydi. O, mevki, rütbe,
soyluluk vb. hiçbir ayirim gözetmeden haklarin sahiplerine verilmesi
için çok siddetli davranmistir. Bu konuda onun yaninda bir köle
ile efendisi arasinda bir fark yoktur.
O, her tarafta adâletin eksiksiz yerine getirilmesi, muhtaç ve
yoksul kimselerin gözetilmesi için ülkenin en ücra köselerindeki
durumlardan zamaninda haberdar olmak için imkân olusturmaya çalisti.
O, muhtaç kimseler konusunda din ayirimi gözetmemis, hristiyan ve
yahudilerden olan yoksullara da yardimlarda bulunmustur.
Devletin temel görevlerinden birisi ilmin insanlara ulastirilmasidir.
Hz. Ömer, fethedilen bölgelerde okullar açmis, buralara müderrIsler
tayin etmis ve Kur'an-i Kerim'i okumak ve onunla amel edebilmek için
gerekli olan egitimin verilmesini saglama yolunda gayret sarfetmistir. Islâm'in,
müslüman olan insanlara ögretilmesi ve teblig çalismalarinin
yürütülmesi için sahabîlerden ve diger âlimlerden
istifade etmis ve onlari degisik bölgelerde görevlendirmistir. Kur'an,
Hadis ve Fikih ögretimi ile ugrasan bu âlimlere büyük
meblaglar tutan maaslar baglamistir. Hz. Ömer, devletin her tarafinda
camiler insa ettirmisti. Onun zamaninda dört bin tane cami yapilmis oldugu
rivayet edilmektedir (Ahmed en-Nedvi, Asri Saadet, Terc. Ali Genceli, istanbul
1985, I, 317). ilk defa bir takvimin kullanilmasina Hz. Ömer zamaninda
ihtiyaç duyulmus ve böylece Hicret esas alinarak olusturulan
takvimle devlet Islerinde tarihleme açisindan ortaya çikan
problemler ortadan kaldirilmistir (H. 16).
Islâm devleti, bagimsiz bir devlet olmasina ve çok genis bir
cografî sahayi kaplayan ekonomik faaliyetlerin yürütülmesine
ragmen, kullanilan paralar yabanci kaynakliydi. Irak ve iran bölgelerinde
Fars dirhemleri; Suriye ve Misir taraflarinda da Bizans dinarlari tedavülde
bulunmaktaydi. Bu durum o devirde henüz hissedilmeye baslanmamis olsa bile,
bir ekonomik baski tehlikesini beraberinde getirmekteydi. Hz. Ömer'in,
devleti müesseselere kavusturup yapisini saglamlastirmaya çalisirken,
bu duruma da müdahale etmemesi düsünülmezdi. O, Hicri 17 de
para bastirarak piyasaya sürdü. Ayrica Halid b. Velid'in Taberiye'de
Hicrî 15 tarihinde dinar darbettirdigi de bilinmektedir (Hassan Hallâk,
Dirâsât fî Tarihil-Hadâretil-Islamiye, Beyrut 1979,
13-15). Hz. Ömer (r.a), Islâm devletinin disaridan gelebilecek
saldirilara karsi güvenligini saglamak ve ordulari düsman bölgelerine
yakin yerlerde bulundurabilmek için ordugah sehirler tesis etmistir. iran
ve Hindistan taraflarindan gelebilecek deniz akinlarina karsi Basra ordugah
sehri kuruldu. Bu sehrin mevkii bizzat Hz. Ömer tarafindan tesbit
edilmistir. O, bu is için Utbe b. Gazvan'i görevlendirmisti. Utbe,
sekizyüz adamiyla o zaman bos ve issiz olan Haribe bölgesine gelip H.
14 yilinda Basra sehrinin insasina basladi.
Sa'd b. Ebi Vakkas, Kadisiye'de kazandigi büyük zaferden sonra
iran içlerine akinlara baslamisti. Onun ordusu Medâin'de
bulunmaktaydi. Ancak buranin ikliminin Arap askerlerin sagligini olumsuz yönde
etkiledigi anlasilinca, Hz. Ömer, Sa'd'a iklim bakimindan uygun ve merkez
ile arasinda deniz bulunmayan bir yer bulup burada bir sehir kurmasi talimatini
verdi. Bu is için görevlendirilen Selmân ve Huzeyfe, Kufe
mevkiini uygun buldular. H. 17 de kurulan bu ordugah sehir kirk bin kisiyi iskân
edebilecek büyüklükte insa edildi.
Amr b. el-As, Misir'i fethettikten sonra iskenderiye'yi karargah edinmek için
Hz. Ömer (r.a)'dan izin istedi. Hz. Ömer (r.a), haberlesme açisindan
endise duydugu için Kendisiyle Misir'daki kuvvetler arasinda bir nehrin
bulunmasini kabul etmedi. Amr, Nil'in dogu yakasina geçerek burada Fustat
adli sehri kurdu (H. 21). Bu ordugah sehirlerinden baska yine askerî amaçli
merkezler de olusturulmustur.
Hz. Ömer'in idare anlayisi Hz. Ömer, toplumu ilgilendiren
meselelerde karar verecegi zaman müslümanlarin görüsüne
basvurur, onlarla istisare ederdi. O "istisare etmeden uygulamaya konulan
Isler basarisizliga mahkûmdur" demekteydi. istisarede takip ettigi yöntem
suydu: Önce meseleyi müslümanlarin ulasabildigi çogunlugu
ile görüsür, pesinden Kureysliler'in düsüncesini sorar,
son olarak da sahabilerin görüslerini alirdi. Böylece en isabetli
fikir ortaya çikar ve uygulamaya konulurdu. Hz. Ömer, müslümanlarin
yaptigi Islerde bir hata gördükleri zaman kendisini uyarmalarini
isterdi. Baska dinlere mensup olup, zimmî statüsünde bulunan
kimselerle alâkali Islerde de onlarin görüslerine bas vurur ve
meseleyi onlarla istisare ederdi. Bu durum Hz. Ömer'in adâlet
anlayisinin ne kadar kapsamli oldugunu ortaya koymaktadir.
Hz. Ömer idarede görevlendirdigi memurlarina karsi oldukça
sert davranir, onlarin bir haksizlikta bulunmalarina asla göz yummazdi.
Halka karsi ise son derece sefkatle yaklasir, onlarin varsa gizledikleri
problemlerini ögrenip çözümlemek için gece-gündüz
ugrasip dururdu. O bu hassasiyetini: "Firat kiyisinda bir deve helak olsa,
Allah bunu Ömer'den sorar diye korkarim" sözü ile ortaya
koymaktadir. Hz. Ömer, merkezden uzak bölgelerde halkin durumunu
yakindan görmek için seyahatler yapma yoluna gitmisti. O, insanlarin
çesitli dertlerini uzak diyarlarda olmalari sebebiyle kendisine
ulastiramadiklarindan endise ediyordu. Bazi bölgeleri dolasmasina ragmen
baska yerlere gitmeyi tasarladigi halde ömrü o sehirlere ulasmasina
yetmemisti. Islâm tarihinde adâletin timsali olarak yerini alan Hz. Ömer
(r.a) hakkinda rivayet edilen su olay onun bu sifatla bütünlesmis
oldugunun en açik delilidir.
Bir defasinda Eslem'le birlikte Harra taraflarinda (Medine'nin dis bölgesi)
dolasirlarken isik yanan bir yer gördü ve Eslem'e; "surada,
gecenin ve sogugun çaresizligine ugramis biri var. Haydi onlarin yanina
gidelim" dedi. Oraya gittiklerinde bir kadini iki çocuguyla üzerinde
tencere bulunan bir atesin etrafinda otururken gördüler. Hz. Ömer,
onlara; "Isikli aileye selâm olsun" dedi. Kadin selâmi
aldiktan sonra yanlarina yaklasmak için izin alan Hz. Ömer ona
yanindaki çocuklarin neden agladiklarini sordu. Kadin, karinlarinin aç
oldugunu söyleyince, Hz. Ömer merakla tencerede ne pisirdigini sordu.
Kadin, tencerede su bulundugunu, çocuklari yemek pisiyor diye avuttugunu
söyledi ve; "Allah bunu Ömer'den elbette soracaktir" diye
ekledi. Hz. Ömer, ona; "Ömer bu durumu nereden bilsin ki?"
diye sordugunda kadin; "Madem bilemeyecekti ve unutacakti neden halife oldu"
karsiligini verdi. Hz. Ömer bu cevap karsisinda irkilerek Eslem'le birlikte
dogruca erzak deposuna gitti. Doldurduklari yiyecek çuvalini Eslem
tasimak istedi. Ancak Hz. Ömer (r.a); "Kiyamet gününde benim
yüküme ortak olacak degilsin. Onun için birak da yükümü
kendim tasiyayim" diyerek buna izin vermedi; çuvali omuzuna aldi ve
kadinin bulundugu yere götürdü. Orada bizzat yemegi Hz. Ömer
(r.a) hazirlayip pisirdi ve onlari doyurdu. Eslem; "O, atese üflerken
sakaklari arasindan çikan dumanlari seyrediyordum" demektedir. Hz. Ömer
oradan ayrilirken kadin; "Siz bu ise Ömer'den daha layiksiniz"
dedi. Hz. Ömer; "Ömer'e dua et. Bir gün onu ziyarete
gidersen beni orada bulursun" dedi.
Bu onun insanlara yardim etmede ve magduriyetlerini gidermede gösterdigi
hassasiyetin örneklerinden sadece bir tanesidir.
Ilmi
Hz. Ömer'in fikih ilminde ayri bir yeri vardir. O, her yönüyle
devleti teskilatlandirmaya çalisirken diger taraftan da bu
teskilatlanmanin alt yapisi olan ilmî gelismeyi saglayabilmek için
gayret sarfediyordu. Fikih usulünün olusumu Hz. Ömer (r.a) ile
baslar. Fikih ilminin temellerini meydana getiren kaideleri, karsilastigi kazâî
ve idarî meseleleri çözüme kavustururken takip ettigi yöntemlerle
belirlemeye baslamistir. Ondan sahih senetlerle rivayet olunan fikhî hükümlerin
sayisi birkaç bini bulmaktadir. Hz. Ömer'in içtihadlarinin
Islâm hukuku açisindan çok büyük bir önemi
vardir ve Resulullah (s.a.s)'in hadIslerinden baska hiç bir sey onun bu içtihadlarinin
üzerinde degildir (Muhammed Revvâs Kal'aci, Mevsuatu Fikhi Ömer
b. el-Hattab, 1981, 8; Bu kitabta Hz. Ömer'in Fikhî içtihadlari
bir araya toplanarak ansiklopedik bir tarzda tasnif edilmistir).
Hz. Ömer (r.a), Hadis rivayeti konusunda çok titiz davranmistir.
O, Peygamber (s.a.s)'den hadis rivayet eden bazi kimseleri sorguya çekmis,
onlardan rivayet ettikleri hadIsler için sahid istemisti. Hz. Ömer'in
kendisinden bes yüz otuz dokuz hadis rivayet edilmistir (Suyutî,
a.g.e., 123).
Ayrica o, Kur'an-i Kerim'in te'vil ve tefsirinde ilim sahibiydi. Ibn Ömer'den
rivayet edildigine göre, kendisine Resulullah (s.a.s) hayattayken kimlerin
fetva verdigi soruldugunda: "Ebu Bekir ve Ömer'den baskasinin fetva
verdigini bilmiyorum" karsiligini vermisti (H.i. Nasan, Islâm Tarihi,
istanbul 1985, I, 319).
Sahsiyeti
Hz. Ömer, inandigi seyi yerine getirme hususunda siddetli davranmakla
taninir. O, müslüman olmadan önce ilk iman edenlere karsi sert
muamele etmisti. Müslüman olduktan sonra ise bu sertligi Islâm'in
lehine müsriklere karsi yönelmistir. Hz. Ömer Halife olduktan
sonra da dogrularin uygulanmasi ve hakkin elde edilmesi konusunda titiz
davranmaya ve en ufak ayrintilari bile bizzat takip etmeye asiri dikkat göstermistir.
O, bir seyi emrettigi veya yasakladigi zaman ilk önce kendi ailesinden
baslardi. Aile fertlerini bir araya toplayarak onlara söyle derdi; "sunu
ve sunu yasakladim. insanlar sizi yirtici kusun eti gözetledigi gibi gözetlerler.
Allah'a yemin ederim ki, her hangi biriniz bu yasaklara uymazsa onu daha
fazlasiyla cezalandiririm". Sert bir mizaca sahip olmasina ragmen insanlara
karsi oldukça mütevâzî davranirdi. Genis topraklari, güçlü
ordulari olan bir devletin baskani olmasi onu diger insanlar gibi mütevazî
ve sade bir hayat yasamaktan alikoyamamistir. Pahali, lüks elbiseler
giymekten kaçinir, diger insanlar gibi gerektiginde alelade Islerle
ugrasmaktan çekinmezdi. Tanimayan kimse onun müslümanlarin
halifesi oldugunu asla anlayamazdi. Çünkü çogu zaman
giydigi elbise yamalarla doluydu.
Hz. Ömer güçlü bir hitabet kudretine sahipti ve
konusurken belig bir uslubla konusurdu. Onun üstün kabiliyeti yazi için
de geçerliydi. Valilerine yazmis oldugu talimatlari ve mektuplari Arap
dili için bir numune addedilmekteydi. Hz. Ömer siire de ilgi duyan
ve siir zevki olan sahabilerden birisidir. Çok sayida Arap sairlerinin
siirlerini ezberlemis, az da olsa siir yazmistir. Hz. Ömer ibadet ederken bütün
benligiyle Rabbine yönelirdi. Halife olduktan sonra gündüz
Islerinin yogun olmasindan dolayi nafile namazlarini gece kilar, ev halkini
sabah namazina; "ve namazi ailene emret" (Tâhâ, 20/132)
mealindeki ayeti okuyarak uyandirirdi. O, her sene haccetmeyi asla ihmal etmez
ve hac farizasini yerine getirmek için Mekke'ye gelen hacilara bizzat
riyaset ederdi. Rabbine karsi duydugu sorumlulugun altinda öylesine
ezilirdi ki, kiyamet günü hesaptan, cezasiz kurtulmayi basarabilirse
sevinecegini söylerdi. O, ölüm döseginde bu endisesini su
anlamdaki bir beyitle dile getiriyordu:
"Müslüman olusum, namazlari kilip, orucu tuttugum müstesna,
nefsime zulmetmis bulunuyorum" (siblî, a.g.e., II, 373). Hz. Ömer
(r.a)'in, sahsi hayati oldukça sadeydi. Hz. Ömer (r.a), Bizans ve
iran'a karsi büyük ordular sevkeden ve onlari tarihlerinde pek nadir
tattiklari sürekli yenilgilerle perisan eden güçlü ve
muktedir bir devletin baskanidir. Ama o buna ragmen yamali elbiseler, eskimis
sarik ve yirtik ayakkabilarla hayatini sürdüren bir kisidir. O, bazen
dul bir kadina su tasirken görülür, bazan da günün
yorgunlugunu hafifletmek için mescid'in çiplak zemini üzerinde
uyuduguna sahit olunurdu. Medine'den Mekke'ye çok sayida yolculuk yapmis
oldugu halde hiç bir zaman yanina çadir almamis ve yolda, bir çarsafi
dallarin üzerine gererek basit bir sekilde dinlenmeyi tercih etmistir. Yine
bir gün, Ahnef b. Kays yaninda Araplarin ileri gelenlerinden bazi
kimselerle birlikte Hz. Ömer (r.a)'i ziyarete gitmis; onu, elbisesinin
eteklerini beline sikistirmis oldugu halde kosar bir vaziyette bulmustu. Ömer
(r.a), Ahnef'i gördügünde ona; "Gel de kovalamaya katil.
Devlete ait bir deve kaçti. Bu malda kaç kisinin hakki oldugunu
biliyorsun" dedi. Bu esnada biri ona neden kendini bu kadar üzdügünü
ve deveyi yakalamak için bir köleyi görevlendirmedigini söyleyince
O; "Benden daha iyi köle kimmis?" diyerek karsilik vermistir
(siblî, a.g.e., I, 384-385). Günlük yasayisini gösteren bu örnekler,
Hz. Ömer (r.a)'in ümmetin sorumlulugunu üstlenen kimselerin yüklenmis
olduklari görevleri ne sekilde yerine getirmeleri ve makamlarinin
cazibesine kapilip siradan insanlarin yasayis tarzindan kopmadan hükmetmeleri
gerektigini, çaglari asan bir örnek sergileyerek ortaya koymustur.
Bir devlet baskani ancak bu sekilde, insanlardan ve onlarin günlük
yasamlarindan kopmadan âdil bir yönetim kurabilir. Hz. Ömer
(r.a)'a âdil sifatini kazandiran, onun bu sekilde Islâm'i yeryüzüne
hakim kilma yolunda varligini ortaya koymus olmasidir. Hz. Ömer (r.a) geçimini
ticaretle temin ederdi. Bunun yaninda Peygamber (s.a.s)'in Medine'de ona bazi
tarlalar verdigi de bilinmektedir. Hayber'in fethini müteakip burada ele geçirilen
araziler, savasa katilanlar arasinda taksim edilmisti. Ancak, Hz. Ömer
(r.a) kendi payina düsen araziyi vakfetmis ve bir vakif sartnamesi de düzenlemisti:
"Bu arazi satilamaz, hibe edilemez ve miras yolu ile sahip olunamaz; geliri
fakirlere, akrabaya, kölelere, Allah yolunda, yolcu ve misafirlere
harcanacaktir. Vakfi yöneten kisinin ölçülü olarak
yemesinde ve yedirmesinde bir sakinca yoktur" (Buharî, surût,
19). Islâmda ilk vakif olayi budur.
Halife olduktan sonra, devlet Isleriyle ugrasmasindan dolayi kendi iasesinin
temini için Ashab'a müracaat etmis, Hz. Ali (r.a)'in teklifine
uyularak ona ve ailesine normal ölçülerde devlet malindan geçim
imkâni saglanmisti. H. 15 yilinda müslümanlara maas baglandigi
zaman, ona da ileri gelen Ashab'a verilen miktarda, bes bin dirhem maas tayin
edilmisti. Ancak onun günlük gideri çok mütevazi meblagdi.
Ömer (r.a), yemek olarak genellikle sunlari yerdi: Ekmek (bugdaydan oldugu
zaman kepekli), bazen et, süt, sebze ve sirke.
Hz. Ömer (r.a)'in fazileti ve üstünlügü hakkinda çok
sayida sahih hadis bulunmaktadir. Hz. Ömer din konusunda o kadar tavizsizdi
ki, seytanlar bile onunla karsilasmaktan çekinirlerdi. Bir defasinda
Resulullah (s.a.s)'in yanina gitti. Resulullah (s.a.s)'dan bir sey istemek için
orada bulunan kadinlar, Hz. Ömer'in sesini duyduklarinda hemen kalkip
perdenin arkasina geçtiler. Hz. Ömer içeri girdiginde
Resulullah (s.a.s) gülüyordu. Hz. Ömer ona; "Allah yasini güldürsün
ya Resulullah" dedi. Bunun üzerine Resulullah (s.a.s); "su benim
yanimda olanlara sasarim. Senin sesini isitince perdeye kostular" dediginde
Hz. Ömer; "Ya Resulullah, onlarin çekinmesine sen daha layiksin"
dedi. Sonra da kadinlara dönerek; "Ey nefIslerinin düsmanlari!
Resulullah (s.a.s)'den çekinmiyorsunuz da benden mi çekiniyorsunuz?"
diyerek onlara çikisti. Kadinlar; "Evet. Sen Resulüllah
(s.a.s)'den sert ve hasinsin" dediler. Resulullah (s.a.s), Nefsim yed-i
Kudretinde olan Allah'a yemin olsun ki, seytan sana bir yolda rastlamis olsa,
mutlaka yolunu degistirirdi" (Müslim, Fedâilü's-Sahâbe,
22).
Baska bir rivayette Resulullah (s.a.s) onun için söyle
buyurmustu:
"Gökte bir melek bulunmasin ki Ömer'e saygi duymasin. Yeryüzünde
ise bir seytan bulunmasin ki Ömer'den kaçmasin" (Suyûtî,
a.g.e., 133).
Resulullah (s.a.s), hakki görmek ve onu tatbik etmek konusunda Ömer
(r.a)'in üstünlügünü söyle ifade etmekteydi: "Sizden
önce geçen ümmetlerde bazen ilham sahipleri bulunurdu. Eger
benim ümmetimde onlardan biri bulunursa, Ömer b. Hattab onlardandir"
(Müslim, Fedâilü's-Sahâbe, II). Bu, Hz. Ömer (r.a)'in
Islerinde ve verdigi kararlarda isabetli davranmasini bir anlamda açiklar
niteliktedir. Nitekim Resulullah (s.a.s); Allah dogruyu Ömer'in lisani ve
kalbi üzere kilmistir" (Üsdül-gâbe, IV, 151; Suyutî,
132) demektedir. Bir defasinda da Hz. Ömer'i göstererek söyle
demisti: Bu aranizda yasadigi sürece, sizinle fitne arasinda kuvvetlice
kapanmis bir kapi bulunacaktir" (Suyûtî, ayni yer).
Ömer (r.a)'in bu durumunu bazi konularda inen ayetlerin daha önce
onun gösterdigi dogrultuda olmasi da te'yid etmektedir. Hz. Ömer söyle
demistir: "Rabbime üç seyde muvafik düstüm: Makam-i
ibrahim'de, hicab'da ve Bedir esirlerinde" (Müslim, Fedâilüs-Sahabe,
II). Hz. Ömer ötekileri zikretmemistir. Örnegin münafiklarin
cenaze namazini kilmamasi için Resulullah (s.a.s)'e inen ayet bunlardan
biridir (bk. Müslim, ayni bab; Hz. Ömer (r.a)'in görüsleri
dogrultusunda nâzil olan ayetler için bk. Suyûtî,
a.g.e., 137-140).
|