HALKA HİZMET HA...'s profileİSLAMIN YERİPhotosBlogListsMore Tools Help

Blog


    March 20

    SEVGİLİ PEYGAMBERİMİZİN DOĞUM YIL DÖNÜMÜ






    Peygamber Efendimizin Doğduğu Ev
    Alemlere Rahmet olarakgönderilen Peygamberimiz Hz. Muhammed(s.a.v.) Mekke?nin doğusunda (Şuubu Beni Haşim ve Zukak?ul Mevlid caddesinin Leyl çarşısındaki Darud-Tababia) arasındaki evde doğdu. Hacca gidenler bu evi de ziyaret etmektedirler. İçerisinde Efendimiz?in valideleri Hz. Amine Hatun?un elleriyle salladığı ağaç beşik, olduğu gibi durmaktadır.

    MEVLİD KANDİLİ NEDİR, BU GECE NASIL DUA EDİLİR?

    Mevlid, doğum zamanı demektir. Mevlid gecesi, Rebiul-evvel ayının 11. ve 12. günleri arasındaki gecedir. Peygamber efendimizin doğum günü, bütün Müslümanların bayramıdır.

    Resulullah dünyaya gelince, amcası Ebu Leheb’in cariyesi Süveybe, (Kardeşin Abdullah’ın oğlu oldu) diyerek kendisine müjde getirince, sevinmişti. (Ona süt vermek şartı ile, seni azat ettim) demişti. Bunun için, Ebu Leheb’in, her mevlid gecesinde, azabı biraz hafiflemektedir. Mevlid gecesi sevinen, o geceye kıymet veren müminlerin pek çok sevap kazanacağı buradan da anlaşılmaktadır.

    Hafız Muhammed ibni Cezeri Şafii diyor ki: (Ebu Leheb rüyada görülüp, ne halde olduğu sorulduğunda, çok azap çekiyorum. Ancak, her yıl, Rebiul-evvel ayının 12. geceleri, azabım hafifliyor. Resulullah dünyaya gelince, müjde veren cariyemi sevincimden azat etmiştim. Bunun için, bu gecelerde azabım hafifliyor) dedi.

    Ebu Leheb gibi azgın bir kâfirin azabı hafifleyince, O yüce Peygamberin ümmetinden olan bir mümin, Onun doğduğu gece sevinir, malını uygun yerlere dağıtır, ziyafet verir, böylece, Peygamberine olan sevgisini gösterirse, Allahü teâlâ onu Cennetine sokar.) [M. Nasihat]

    Resulullah efendimiz, mevlid gecelerinde eshab-ı kirama ziyafet verir, dünyayı teşrifindeki ve çocukluk zamanındaki şeyleri anlatırdı.

    Hz. Ebu Bekir de, halife iken, eshab-ı kiramı toplar, Resulullah efendimizin dünyayı teşrifindeki olağanüstü hâlleri konuşurlardı.

    Bu gece, Resulullahın doğum zamanında görülen hâlleri, mucizeleri okumak, dinlemek, öğrenmek çok sevaptır. Bugün veya ertesi gün oruç tutmakta mahzur yoktur. Tutulması iyi olur, sevap olur.

    İslam âlimleri mevlid gecesine çok önem vermişlerdir. Hz. Mevlana, (Mevlid okunan yerden belalar gider) buyurmuştur. Mevlid gecesi, Kadir gecesinden sonra en kıymetli gecedir.

    Hatta, Mevlid gecesinin Kadir gecesinden de kıymetli olduğunu bildiren âlimler de vardır. El-mukni, el-miyar ve Tenvir-ül-kulub kitaplarında Mevlid gecesinin Kadir gecesinden kıymetli olduğu bildiriliyor.

    (Ed-dürer-ül-mesun) (Allahü teâlâ bir kimseye söz ve yazı sanatı ihsan ederse, Resulullahı övsün, düşmanlarını kötülesin) hadis-i şerifine uyularak, asırlardır mevlid kitapları yazılmış ve okunmuştur.

    Resulullah efendimizi öven çeşitli mevlid kasideleri vardır. Meşhur olan ve Türkiye’de her zaman okunan Mevlid kasidesini Süleyman Çelebi, 15. asırda yazmıştır. Bu kasidenin asr-ı saadetten sonra yazılması, bid’at olmasını gerektirmez. Çünkü Resulullahı övmek ibadettir.

    Her zaman Onu övücü kasideler, yazılar yazılabilir. Onları da okumak bid’at değil, sevap olur. Mevlid-i şerif okumak, Resulullahın dünyaya gelişini, miracını ve hayatını anlatmak, Onu hatırlamak, Onu övmek demektir.

    Her müminin Resulullahı çok sevmesi gerekir. Bu da zaten imanın gereğidir. Çok sevmek kâmil mümin olmanın da alametidir. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: (Beni ana-baba, evlat ve herkesten daha çok sevmeyen, mümin olamaz.) [Buhari] (Bir şeyi çok seven, elbette onu çok anar.) [Deylemi] (Resulullahı seven de onu çok anar.) (Peygamberleri anmak, hatırlamak ibadettir.) [Deylemi] (Bu ibadeti, şiir olarak söylemek daha tesirli olur. Resulullah efendimizin şairleri, camide, Resulullahı öven ve kâfirleri kahreden şiirler okurlardı.) Bunlardan Hassan bin Sabit hazretlerinin şiirlerini çok beğenirdi.

    Resulullah sallallahü aleyhi ve sellem, mescide bu şair için bir minber koydurdu. Hassan bin Sabit hazretleri minbere çıkar, düşmanları kötüler, Resulullahı överdi.

    Resulullah efendimiz de buyurdu ki: (Hassanın sözleri, düşmanlara ok yarasından daha tesirlidir.) [M. Nasihat] Bu husustaki hadis-i şeriflerden ikisi de şöyle: (Allahü teâlâ, Resulünü övmek ve müdafaa etmek hususunda Hassanı, Ruh-ül-kuds [Cebrail aleyhisselam] ile takviye etmektedir.) [Buhari] Peygamber efendimiz, şairin söylediği şiiri beğenip (Dişlerin dökülmesin) diye dua etmiştir.

    (Hakim) Şiir hakkında hadis-i şeriflerden birkaçı da şöyle: (Şiir, öyle bir sözdür ki, güzeli daha güzel, çirkini daha çirkindir.) [Buhari] (Büyüleyici sözler gibi, hikmetli şiirler de vardır.) [Ebu Davud] (Bazı şiirler elbette apaçık bir hikmettir.) [Buhari]

    Vehhabiler, mezhepsizler, Resulullah efendimizi öven ve Ondan şefaat isteyen müslümanlara müşrik, yani puta tapan kâfir damgasını basıyorlar.

    Ülkemizde bunu açıkça söyleyemedikleri için, mevlide bid’at diyorlar. Resulullahı övmek bid’at olmaz. Bu övgüden ancak Allah’ı sevmeyen rahatsız olur. Çünkü Allahü teâlâ Onu övmektedir.

    Kur’an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki: (Biz seni âlemlere rahmet olarak gönderdik.) [Enbiya 107] (Biz seni bütün insanlara müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik.) [Sebe, 28] (Senin için bitmeyen, sonsuz mükafat vardır. Elbette sen en büyük ahlak üzeresin) [Kalem 3-4] (Rabbin sana [çok nimet] verecek, sen de razı olacaksın!) [Duha 5] (Allah ve melekleri, Resule salevat getiriyor, iman edenler, siz de salevat getirin.) [Ahzab 56]

    Mevlidi, erkek kadın karışık olmadan, çalgı ve başka haram karıştırmadan, Allah rızası için okumak, salevat-ı şerife getirmek, tatlı şeyler yedirip içirmek, hayrat ve hasenat yapmak, böylece, o gecenin şükrünü yerine getirmek müstehabdır. (Ni’met-ül kübrâ, Hadika, M.Nasihat)

    Doğum gününe önem vermeyi hıristiyanlar, müslümanlardan öğrenip almışlardır.

    Mevlid okumanın kıymetli bir ibadet olduğunu bildirmek için İslam âlimleri çeşitli dillerde kitaplar yazmışlardır.

    Bunlardan on tanesi, Keşf-üz-zünunda bildirilmektedir. İbni Hacer-i Hiytemi hazretlerinin En-Nimet-ül-kübra isimli mevlid kitabı ile imam-ı Süyuti hazretlerinin Erreddü ala men enkere kıraetel mevlid-in-Nebi kitabı meşhurdur.

    Resulullah efendimizi çok övmek, mahlukların en üstünde olduğunu söylemek, Allahü teâlânın, sevgili Peygamberine verdiği üstünlükleri saymak ve Ondan şefaat istemek, büyük ibadettir. Buna karşı koymak, koyu bir cahillik, pek çirkin bir inattır.

    Resulullahı övmek, anmak lazım geldiğine delil olarak, Ahzab suresinin (Allah ve melekleri, Resule salevat getiriyor, iman edenler, siz de salevat getirin) mealindeki 56.âyet-i kerimesi yetmez mi? İslam âlimleri buyuruyor ki: Mevlid gecelerinde toplanarak, mevlid kasidesi okumak, tatlı şeyler yedirip içirmek, hayrat ve hasenat yapmak, böylece, o gecenin şükrünü yerine getirmek müstehaptır.

    Salihlere elbise ve benzeri hediye vermek, bu geceye hürmet etmek olur. Bunları Allah rızası için yapmak çok sevap olur. (İbni Battal maliki) Mevlid cemiyetinde, salihleri toplayıp, salevat okumak, fakirleri doyurmak, her zaman sevaptır. Fakat, bunlara çalgı gibi haram karıştırmak büyük günah olur. (Allame Zahirüddin bin Cafer) Mevlid cemiyetinde, sadaka, hediye vermek, neşe ve sevinç göstermek, haram karıştırmadan mevlid kasidesi okutmak çok sevap olur. (Allame Nasirüddin)

    Haram şeyler karıştırmadan mevlid cemiyeti yapmak müstehaptır. (S.ibni Mace şerhi)

    Pazarlık etmeden, sırf Allah rızası için hatim veya mevlid okuyan hafızın, okutanın verdiği hediyeyi alması caiz olur. Kur’an okuyup hediye almayı meslek haline getirmemelidir! Zira âdet haline gelen hediye, şart edilen ücret gibidir. (Dürr-ül muhtar)

    Ücretle okunan Kur’andan ölüye sevap hasıl olmaz. (Hidaye)

    EFENDİMİZ MUHAMMED MUSTAFA S.A.V DOĞDUĞU GÜN

    Putlar devrildi yüz üstü

    Efendimiz doğduğu gün

    Yıkıldı tağutun büstü

    Efendimiz doğduğu gün

    Hemen secdeye eğildi

    Ben peygamberim dedi

    Sünnet edilmiş görüldü

    Efendimiz doğduğu gün

    Kâinat nur ile doldu

    Şeytanlar sararıp soldu

    Çok garip olaylar oldu

    Efendimiz doğduğu gün

    Kurumuştu Save gölü

    Bin yıl yanan ateş söndü

    Kâfirler şaşkına döndü

    Efendimiz doğduğu gün

    Büyücüler âciz kaldı

    Sihrini yapamaz oldu

    Kisra’nın köşkü yıkıldı

    Efendimiz doğduğu gün

    March 19

    BİR DESTANDIR ÇANAKKALE

    [Resim]


    "ANZAKLI ÖMER'İN HİKAYESİ"

     

    1957 yılında İstanbul Tıp Fakültesi'nden mezun olup ihtisas yapmak üzere ABD'ye giden doktor Ömer Musluoğlu görev yaptığı hastahanede başından geçen çok enteresan bir hadiseyi şöyle anlatıyor:


        "Amerika 'ya gittiğim ilk yıllar ( 1957) lisanım pek o kadar iyi değil.newyork'da Medical Center Hospital adlı bir hastahanede görev almıştım. Fakat vazifem kan almak,kan vermek,serum takmak,elektrokardiyoğrafi çekmek gibi işler.. Hastaya o kadar önem veriyorlar ki yeni doktorlar hemen direk olarak hasta muayenesine ,tedavisine verilmiyıor. Diğer zamanlarda da laboratuarda çalışıyorum.
     

        Bir hastaya gittim. Yaşlıca bir adam. Tahminen yetmiş beş yaşlarında tabii kendisi ile ingilizce konuşuyorum.
     

    - Kan vereceğim kolunuzu açar mısınız?
     

    Çünkü adamcağız kanser hastası olduğu halde üstelik kansızdı. Elimde kan torbası da var tabii ki.. pazusunu açtım. Baktım pazusunda dövme şeklinde bir Türk bayrağı var. Çok ilgimi çekti benim. Kendisine sormadan edemedim.
     

    - Siz Türk müsünüz?
     

    Kaşlarını yukarıya kaldırarak " Hayır "manasına işaret yaptı. Ama ben hala merak ediyorum:
     

    - Peki bu kolunuzdaki Türk bayrağı nedir?
     

    "Aldırma işte öylesine bir şey dedi. Ben yine ısrarla dedim ki:
     

    - Fakat benim için bu bayrak çok önemli. Dikkatimi çekti. Çünkü bu benim milletimin bayrağı,benim bayrağım...
    Bu söz üzerine gözlerini açtı. Derin derin yüzüme baktı ve mırıltı halinde sordu:
     

    - Siz Türk müsünüz?
     

    - Evet Türk'üm....


    İhtiyar gözlerime bakarak tanıdık bir göz arıyor gibiydi. Anlatmaya başladı:
     

    - Yıl 1915. Sen hatırlamasın o yılları. Çanakkale diye bir yer var Türkiye'de .orada savaşmak üzere bütün Hıristiyan devletlerden asker topluyorlardı. Ben Anzak'tım Avustralya Anzaklarından ...
    İngilizler bizi toplayıp dediler ki: "Barbar Türkler Hıristiyan dünyasını yakıp yıkacaklar. Bütün dünya o barbarlara karşı cephe açmış durumda . birlik olup üzerine gideceğiz. Bu savaş çok önemlidir." Biz de inandık sözlerine vaadetlerine... Savaşmak isteyenler arasına katıldık.
     

        Avustralyalı Anzak ihtiyar anlatmaya devam ediyordu:
     

    - Bizim yıkayan İngilizler,Türklere karşı topladığı askerlerin tamamını Çanakkale'ye sevkediyorlarmış. Bizi gemilere doldurup Mısır'a getirdiler o zaman . Mısır'da şöyle böyle birkaç ay talim gördük. Atış talimi . ondan sonra da bizi alıp Çanakkale'ye getirdiler.
    Savaşın şiddetini ben ilk orada gördüm. Öyle ki denize düşen gülleler suları metrelerce yukarı fışkırtıyor,gökyüzünde havai fişekler ,geceyi gündüze çeviriyordu zaman zaman...


    Her taaruzunda bizden de Türklerden de yüzlerce insan hayatının baharında can veriyordu. Fakat biz hepimiz Türklerdeki gayret ve cesareti uzaktan gördükçe şaşırıyorduk. Teknolojik yönden çok çok üstün olduğumuz gibi sayı bakımından da fazlaydık. Peki onlara bu cesaret ve kuvveti veren şey neydi? İlk başlarda zannediyordum ki İngilizlerin bize anlattığı gibi Türkler barbarlıktan böyle saldırıyorlar. Meğer barbarlıktan değil, kalplerinde ki vatan sevgisinden kaynaklanıyormuş. Bunu nereden anladığımı söyleyeyim.


    Biz karaya çıktık. Taarruz edemiyoruz. Bizi püskürtüyorlar. Tekrar taaruz ediyoruz. Bizi tekrar püskürtüyorlar. Tekrar taaruz ediyoruz. Derken böyle bir taarruzda başımdan yediğim bir dipçik darbesiyle kendimden geçmişim.
    Meraktan ağzım açık yaşlı Avustralyalıyı dinliyorum. Savaşın dehşetli anılarını anlatırken hastalığına rağmen tir tir titremeye başlamıştı. Devam etti:


    -Gözlerimi açtığımda kendimin yabancı insanların arasında gördüm. Nasıl korktuğumu anlatamam. Çünkü İngilizler bize Türkleri barbar,vahşi kimseler olarak tanıttı ya...


    Ama dikkat ettim. Yaralarımı sarmışlar. Bana hiç de öfkeli bakmıyorlar. Kendime geldim iyice bu defa çantalarında bulunan yiyeceklerden ikram ettiler bana. İyi biliyorum ki onların yiyecekleri çok çok azdı. Bu haldeyken bile kendileri yemeyip bana ikram ediyorlardı. Şoke oldum doğrusu. Dedim ki; kendi kendime:


    - Bu adamlar isteseler şu anda beni öldürdüler. Ama öldürmüyorlar... Veyahut isteseler önceden öldürebilirlerdi. Halbuki beni cephenin gerisine götürdüler. Biz esirlere misafir gibi davranıyorlardı.


    Bu duygularla "Yazıklar olsun bana" dedim. "Böyle asil insanlarla niye ben savaşıyorum ben . Niye savaşmaya gelmişim. Bu İngiliz milleti ne yalancıymış ne kadar Türk düşmanıymış"diyerek pişman oldum. Ama bu pişmanlığım fayda etmiyor ki... Bu iyiliğe karşı ne yapsam düşündüm durdum günlerce.....


        Nihayet bize serbest bıraktılar. Memleketime döndüm. İşte memlekette Türk milletini ömür boyu unutmamak için koluma bu dövme Türk bayrağını yaptırdım. Bu bayrağın esrarı bu işte.


        Benim gözlerim dolu dolu ihtiyara bakarken o devam etti:


    - Talihin cilvesine bakın ki o zaman ölmek üzere iken yaralarıma iyileştirerek ,sıhhate kavuşmama çaba sarfeden Türkler idi. Şimdi de Amerika gibi bir yerde yıllar sonra yine iyileştirmeye çaba sarfeden bir Türk...


        Ne garip değil mi? Avustralya 'dan Amerika'ya gelirken bir Türkle karşılaşacağımı hiç tahmin etmezdim. Size minnettarım. Siz Türkler gerçekten çok merhametli insanlarsınız. Bizi hep kandırmışlar... Buna bütün kalbimle inanıyorum.


        Peşinden nemli gözlerle "Bana adınızı söyler misiniz? Dedi. "Ömer" cevabını verdim. Gayet merakla tekrar sordu:


    - Peki niçin Ömer ismin, vermişler sana ?
    - Babam müslümanların ikinci halifesi isminden ilham alarak bana Ömer adını vermiş.
    - Yahu senin adın müslüman adı mı ?


    Ben "Evet, Müslüman adı" deyince yüzüme baktı baktı,birden doğrulmak istedi. Ban mani olmak istedim. Israr etti.


        Ama niye ısrar ediyordu?
     

    İhtiyarın ısrarına dayanamayıp yatakta oturmasına yardım ettim. Gözleri dolu soluydu. Yüzüme bakarak dedi ki:
     

    - Senin adın güzelmiş. Benim adım şimdiye kadar Mr. Josef Miller idi. Şimdiden sonra "Anzaklı Ömer" olsun.
    - Olsun
     

    Peki doktor beni müslüman eder misin?Müslüman olmak zor mu ?
     

        Şaşırdım. Nasıl da birdenbire Müslüman olmaya karar gelmişti. Meğer o yaşa gelinceye kadar içten içe hep düşünüyormuş da kimseyle konuşamadığı için ,soramadığı için konuşamıyormuş..
     

    - Tabii dedim müslüman olmak çok kolay.
     

    Sonra kendisine imanın ve İslamın şartlarını anlatırım. Kabul etti. Hem kelime-i şahadet getiriliyor, hem de çocuklar gibi ağlıyordu.
     

        Yaşlılık bir yandan,hastalık bir yandan b,ir de yıllardan beri içinde kavuşmak isteyip de bilemediği için kavuşamadığı İslamiyet'e olan hasretin sona ermesi bir yandan bu yaşlı gönlü duygulanmıştı. ...Mırıldandı:
     

    - Siz müslümanlar tesbih çekersiniz bana da bir tesbih bulsan da ben de yattığım yerden tesbih çekerek Allah'ımı ansam olur mu?
    Bu sözden de anladım ki dedelerimiz savaş esnasında Hakkı'ı zikretmeyi ihmal etmiyormuş. Neyse uzatmayayım hemen bir tesbih bulup kendisine getirdim.
     

        Hasta yatağında tesbih çekiyor,biz de gerektiğinde tedavisiyle ilgileniyorduk. Fakat benim için o daha bir başkalamıştı. Müslüman olmuştu.
     

    Bir gün yanına gittiğimde samimi bir şekilde rica ettim.
     

    - Beni yalnız bırakma olur mu?
    - Ne gibi Ömer amca ?
    - Ara sıra gel de bana İslamiyeti anlat!sen çok güzel şeylerden bahsediyorsun. O sözleri duydukça kalbim ferahlıyor.
    O günden sonra her gün yanına gittim. Bildiğim kadarıyla dinimizi anlattım. Fakat günden güne eriyip tükeniyordu.
     

        Kaç gün geçti tam hatırlamıyorum . hastanenin genel hoparlöründen bir anons duydum. "Doktor Ömer! Lütfen 217 numaralı odaya gelin!"
     

        Dedim ki içinden "Bizim Ömer amca galiba yolcu?"hemen yukarı çıktım. Odasına vardığımda gördüğüm manzara aynen şöyleydi:
    Sağ elinde tesbih açık duran sol kolunun pazusunda dövme Türk bayrağı,göğsünde imanı ile ,koskoca Anzaklı Ömer son anlarını yaşıyordu.
     

        Hemen başucuna oturdum. Kendisine kelime-i şehadet söylettirdim. O şekilde kucağımda teslim-i ruh etti....
     

        Bir Çanakkale gazisi görmüştüm. Yıllar sonra da olsa Müslüman Türk milletine olan sevgisi sayesinde kendisine iman nasip olmuştu.
     

    "SAĞ KOLUMU KAYBETTİM AMA SOL KOLUM VAR"

        Seddülbahir ve Conkbayır'ın büyük kahramanlarından biride Bombacı Mehmet Çavuş 'tu. Bu kahraman Anadolu çocuğu, İngilizlerin siperlerimize fırlattığı el bombalarını korkusuzca hemen yakalar,karşı tarafa fırlatır ve zararını kendilerine dokundururdu. İngilizler bunu anlamış olacaklar ki bombaları bir kaç sayı saydıktan sonra fırlatarak Mehmet Çavuş 'un iadesini önlemeye çalışmışlardı. İşte böyle bir bomba Mehmet Çavuş 'un elinde patlayarak sağ elinin bileğinden kopmasına sebep olmuştu. Bu yiğit delikanlı vazife şuuruyla hastahaneden tabur kumandanına yazdığı mektupta şöyle diyordu:
    "Sağ kolumu kaybettim, zarar yok,sol kolum var. Onunla da pekala iş görebilirim. Beni müteessir eden ve yüne kıtama iltihak edip düşmanla çarpışmama mani olan şey yaramın henüz kapanmamış olmasıdır.


        Hastahaneden kurtularak halen harbe iştirak edemediğim için beni mazur görünüz, affedeniz muhterem kumandanım.."


    [Resim]


    Seyit Onbaşı (1889 - 1939)




                                                                                                                             




    Seyit Onbaşı, 1889 yılının Eylül ayında Havran İlçesi Çamlık (Manastır) köyünde dünyaya geldi. Babasının adı Abdurrahman, annesinin ki Emine idi. Seyit, 1909 yılının Nisan ayı başlarında askere alındı. 1912'de Balkan Savaşları'na katıldı. Savaş bitiğinde terhis edilmedi ve topçu eri olarak Çanakkale Cephesi'nde görev aldı. Çanakkale Savaşları'nda gösterdiği kahramanlıkla adını Türk tarihine yazdırdı. 18 Mart Deniz Savaşı sırasında, Rumeli Mecidiye Tabyası'nda ayakta kalabilen tek top vardı onun da mermi kaldıran vinci bozulmuştu. Seyit Onbaşı büyük bir güçle 215 Okkalık mermiyi üç kez kaldırarak namlunun ucuna sürmüş ve bu kahramanlığı ile Ocean gemisi büyük bir yara almıştı. Seyit Onbaşı 1918 sonbaharında köyüne döndü. Sanatı olan ormancılık ve kömürcülüğe devam etti. 1934 tarihinde yürürlüğe konan soyadı yasasıyla "Çabuk" soyadını aldı. 1939 yılında akciğerlerindeki rahatsızlık nedeniyle vefat etti.




    March 06

    YAHUDİ VE HRİSTİYANLARI DOST EDİNMEYİN



     

     

    'Ey iman edenler! Yahudi ve hıristiyanları dost edinmeyin. Onlar birbirlerinin dostudurlar. Sizden kim onları dost edinirse, o onlardandır. Şüphesiz ki Allah zâlimler gürûhunu hidayete erdirmez.' (Mâide: 51)



     

     



     

    - 'Sen onların dinine uymadıkça ne yahudiler ne de hıristiyanlar senden aslâ hoşnut olmazlar.' Bakara

     

    COCA COLA'NIN DEĞİŞİK YAHUDİ BÖLGELERİNDEKİ REKLAMI:....


    Üstteki yazının tercümesi: (Were moving to a new location !!! = Artik yeni yerimize tasiniyoruz !!!)

    Alttaki yazının tercümesi:'COCA COLA İÇ, ISRAEL'E DESTEK OL !!!!!'''







    Biliyormuydunuz ?



    Firma karının % 50 sini İsrail Ordusuna aktarıldığını...



    Dünyada en çok coca cola sevenlerin müslümanlar olduğunu



    Belçika da Sağlık Bakanı Luc Van Den Bossche'nin Coca-cola 'nın

    şişe veya kutulardaki tüm ürünlerinin piyasadan çekilmesini emrettiğini...



    Ve Bakanlığın, Coca-Cola ürünlerini içen kişilerde ciddi zehirlenmeler görüldüğünü belirterek, Coca-Cola' nın içinde kandaki alyuvarların erimesine neden ve kansızlığa yol açan 'hemolyse' maddesinin bulunduğunu açıkladığını...


     

     


    Şimdi bu yazıyı hat sanatı gözlükleriyle seyredelim:



    'La Muhammed La Mekka'





    'Muhammed ve Mekke yok olsun'


     


     


     

    'İnsanlar içerisinde, müminlere en şiddetli düşman olarak yahudileri bulursun.' (Mâide: 82)






     

     

    'Allah katında din İslâm'dır.' (Âl-i imrân: 19)

    'Ey iman edenler! Benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olanları dost edinmeyin.' (Mümtehine: 1)

     

     'Şüphesiz ki kâfirler sizin apaçık düşmanınızdır.' (Nisâ: 101)
    'Eğer onların güçleri yetse, sizi dininizden döndürünceye kadar size karşı savaşa devam ederler.' (Bakara: 217)

    KATLİAM HATIRASI!  
     


     

     KURTULUŞ İSLAMDA




     





    March 02

    ŞEHİTLER ÖLMEZ BU VATANDA BÖLÜNMEZ


    Ay, iç ve dış çemberlerinin birbirini kesmesinden meydana gelir
    Şehit Allah’ın huzurunda diri olarak hazır bulunup rızıklanacağı ve cennete gireceğine şehadet olunduğu için bu adı almıştır.
     Kur’an-ı Kerim’de şehitler hakkında şöyle buyurulur:

    “Allah yolunda öldürülenlere (şehitlere) ölüler demeyin. Bilakis onlar diridirler. Lakin siz onu anlayamazsınız.” (Bakara, 154)
    Müslümanları, düşmanlarına üstün kılan en mühim esaslardan biri "ölürsem şehidim, kalırsam gazi..." inancıdır.
     Bu durum, ayette "iki güzelden biri" şeklinde ifade edilmiştir. (Tevbe Sûresi, 52) Yani, mü'min için savaşta iki güzel neticeden biri vardır:
    Ya galip gelecek, ya şehit olacaktır


    Allah yolunda, dini, canı, malı, namus ve şerefi, vatan ve milleti
    uğrunda ölenlere şehit denir.
    Bu hususta Kur’an-ı Kerim’de Allah Teâlâ:

    “Allah yolunda öldürülenlere ölüler demeyiniz, onlar ölü değil,
    diridirler, fakat siz (o yüksek hayatın) farkında değilsiniz.” (Bakara,
    154) buyurmaktadır.
    Peygamber Efendimiz (s.a.s.) de hadisi şeriflerinde;
    “Hiç kimse

    Cennet’e girdikten sonra bütün dünyaya sahip olsa bile tekrar dünyaya
    dönmek istemez, yalnız şehitler kendilerine verilen nimetler sebebiyle
    dünyaya dönüp on defa şehit olmayı arzu ederler. (Buhârî, Cihad, 6)

    “Şehitleri al kanları ile, kanlı elbiseleri ile gömünüz. Allah yolunda

    yaralananların damarlarından kan akar, onların rengi kan rengidir.
    Fakat kokusu misk kokusudur.” (Muvatta, 2-463)
    buyurmaktadır.



    Millî şairimiz Mehmet Akif Ersoy İstiklâl Marşı’nda:
    “Bastığın yerleri toprak diyerek geçme tanı
    Düşün, altındaki binlerce kefensiz yatanı
    Sen şehit oğlusun, incitme yazıktır atanı
    Verme dünyaları alsan da, bu Cennet vatanı” demiştir.

    Bunun için vatanı sevmek, gerektiğinde vatanımızı düşmandan
    korumak için savaşmak ve bu uğurda canımızı seve seve vermek kutsal
    bir görevdir. Vatanını seven, toprağını işler, yollarını yapar, ormanlarını
    korur, camiler, okullar, hastahaneler yapar, göğe yükselen minarelerin
    yanında fabrika bacalarını da yükseltir. Böylece hem manevî hem de
    maddî kalkınmayı birlikte gerçekleştirir. Yurdunu seven, milletine
    hizmet etmeyi şerefli bir görev bilir.
    Sevgili Peygamberimiz;
    “İnsanların
    hayırlısı, insanlara faydalı olandır.”
     (Müslim, c. 2, s. 45)
    buyurmuştur.

    http://img122.imageshack.us/img122/5895/sehittt6.jpg
    Büyük şairlerimizden Yahya Kemal, ordumuz ve milletimiz için ne
    güzel söylemiştir:
    “Şu kopan fırtına Türk ordusudur Ya Rabb
    Senin uğrunda ölen ordu, bu ordudur Ya Rabb
    Ta ki yükselsin ezanlarla müeyyed namın
    Galip et, çünkü bu son ordusudur İslâm’ın.”
    [Resim]
    " Bu vatanın ekmeğini yiyip de ihanet eden, ekmeği yediği elden elbet kurşunu da yiyecektir "


    BU GÜNÜNE KADAR GELMİŞ GEÇMİŞ
    ALLAH RIZASI İÇİN VATANI MİLLETİ İÇİN NAMUSU ŞEREFİ İÇİN EZANI MUHAMMED İÇİN ŞEHİTLİK ŞERBETİNİ İÇMİŞ TÜM ŞEHİTLERİMİZİ ALLAH RAHMET EYLESİN


    RABBİM BİZLEREDE
    ŞEHİTLİK ŞERBETİNDEN İÇMEK
    NASİP ETSİN

    TÜM ŞEHİTLERİMİZ İÇİN
    1 FATİHA 3 İHLASI ŞERİF OKUYALIM
    ALLAH RIZASI İÇİN




    February 20

    KURANI KERİMDE İSMİ GEÇEN HAYVANLAR

    İşte Kur’an-ı Kerim’de adı geçen hayvanlar:

     

     

    1- Deve

     

     

    “Bizim âyetlerimizi yalanlayıp da onlara karşı kibirlenmek isteyenler var ya, işte onlara gök kapıları açılmayacak ve onlar, deve iğne deliğine girinceye kadar cennete giremiyeceklerdir! Suçluları işte böyle cezalandırırız!” (el-A’raf / 40)

     
    2- Sivrisinek

     

     

    “Şüphesiz Allah (hakkı açıklamak için) sivrisinek ve onun da ötesinde bir varlığı misal getirmekten çekinmez. İman etmişlere gelince, onlar böyle misallerin Rablerinden gelen hak ve gerçek olduğunu bilirler. Kâfir olanlara gelince: Allah böyle misal vermekle ne murat eder? derler. Allah onunla birçok kimseyi saptırır, birçoklarını da doğru yola yöneltir. Verdiği misallerle Allah ancak fâsıkları saptırır (çünkü bunlar birer imtihandır).” (el-Bakara / 26)

     
    3- Katır

     

     

    “Atları, katırları ve eşekleri binmeniz ve (gözlere) zinet olsun diye (yarattı). Allah şu anda bilemeyeceğiniz daha nice (nakil vasıtaları) yaratır.” (en-Nahl / 8)

     
    4- Buzağı

     

     

    “Andolsun ki elçilerimiz (melekler) İbrahim'e müjde getirdiler ve: "Selam (sana)" dediler. O da: "(Size de) selam" dedi ve hemen kızartılmış bir buzağı getirdi.” (Hud / 69)

     

     

    “Musa'ya kırk gece (vahyetmek üzere) söz vermiştik. Sonra haksızlık ederek buzağıyı (tanrı) edindiniz.” (el- Bakara / 51)

     
    5- İnek

     

     

    “"Bizim adımıza Rabbine dua et, bize onun ne olduğunu açıklasın" dediler. Musa: Allah diyor ki: "O, ne yaşlı ne de körpe; ikisi arasında bir inek." Size emredileni hemen yapın, dedi.” (el-Bakara / 68)

     

     

    “Yahudilere bütün tırnaklı hayvanları haram kıldık. Sırtlarında yahut bağırsaklarında taşıdıkları ya da kemiğe karışan yağlar hariç olmak üzere inek ve koyunun iç yağlarını da onlara haram kıldık. Bu, zulümleri yüzünden onlara verdiğimiz cezâdır. Biz elbette doğru söyleyeniz.” (el-En’am / 146)

     
    6- Yılan

     

     

    “Bunun üzerine Musa asasını yere attı. O hemen apaçık bir yılan oluverdi!” (el-A’raf / 107)

     

     

    “Bunun üzerine Musa asâsını atıverdi; bir de ne görsünler, asâ apaçık bir yılan (oluvermiş)!” (eş-Şuara / 32)

     
    7- Çekirge

     

     

    “Biz de ayrı ayrı mucizeler olarak onların üzerine tufan, çekirgeler, bitler, kurbağalar ve kan gönderdik; yine de büyüklük tasladılar ve günahkâr bir kavim oldular.” (el-A’raf / 133)

     

    “Sanki etrafa yayılmış çekirge sürüsü gibi bakışları perişan (utançtan yere bakar) bir halde kabirlerden çıkarlar.” (el-Kamer / 7)

     
    8- Eşek - Merkep

     

     

    “Tevrat'la yükümlü tutulup da onunla amel etmeyenlerin durumu, ciltlerce kitap taşıyan merkebin durumu gibidir. Allah'ın âyetlerini yalanlamış olan kavmin durumu ne kötüdür! Allah, zalimler topluluğunu doğru yola iletmez.” (el-Cum’a / 5)

     

    “Atları, katırları ve eşekleri binmeniz ve (gözlere) zinet olsun diye (yarattı). Allah şu anda bilemeyeceğiniz daha nice (nakil vasıtaları) yaratır.” (en-Nahl / 8)

     

     “Yürüyüşünde tabiî ol, sesini alçalt. Unutma ki, seslerin en çirkini merkeplerin sesidir.” (Lokman / 19)

     
    9- Dev Balık – Balina

     

     

    “Yunus kendini kınayıp dururken onu dev bir balık yuttu.” (es-Saffat / 142)

     

    “Sen Rabbinin hükmünü sabırla bekle. Balık sahibi (Yunus) gibi olma. Hani o, dertli dertli Rabbine niyaz etmişti.” (el-Kalem / 48)

     
    10- Domuz

     

     

    “Allah size ancak ölüyü (leşi), kanı, domuz etini ve Allah'tan başkası adına kesileni haram kıldı. Her kim bunlardan yemeye mecbur kalırsa, başkasının hakkına saldırmadan ve haddi aşmadan bir miktar yemesinde günah yoktur. Şüphe yok ki Allah çokça bağışlayan çokça esirgeyendir.” (el-Bakara / 173)

     

    “De ki: Bana vahyolunanda, leş veya akıtılmış kan yahut domuz eti -ki pisliğin kendisidir- ya da günah işlenerek Allah'tan başkası adına kesilmiş bir hayvandan başka, yiyecek kimseye haram kılınmış birşey bulamıyorum. Başkasına zarar vermemek ve sınırı aşmamak üzere kim (bunlardan) yemek zorunda kalırsa bilsin ki Rabbin bağışlayan ve esirgeyendir.” (el-En’am / 145)

     
    11- At

     

     

    “Nefsanî arzulara, (özellikle) kadınlara, oğullara, yığın yığın biriktirilmiş altın ve gümüşe, salma atlara, sağmal hayvanlara ve ekinlere karşı düşkünlük insanlara çekici kılındı. Bunlar, dünya hayatının geçici menfaatleridir. Halbuki varılacak güzel yer, Allah'ın katındadır.” (Al-i İmran / 14)

     
    12- Kurt

     

     

    “(Babaları) dedi ki: Onu götürmeniz beni mutlaka üzer. Siz ondan habersizken onu bir kurdun yemesinden korkarım.  Dediler ki: Hakikaten biz (kuvvetli) bir topluluk olduğumuz halde, eğer onu kurt yerse, o zaman biz gerçekten âciz kimseler sayılırız.” (Yusuf / 13-14)

     

    “Ey babamız! dediler, biz yarışmak üzere uzaklaştık; Yusufu eşyamızın yanında bırakmıştık. (Ne yazık ki) onu kurt yemiş! Fakat biz doğru söyleyenler olsak da sen bize inanmazsın.” (Yusuf / 17)

     
    13- Sinek

     

     

    “Ey insanlar! (Size) bir misal verildi; şimdi onu dinleyin: Allah'ı bırakıp da yalvardıklarınız (taptıklarınız) bunun için bir araya gelseler bile bir sineği dahi yaratamazlar. Sinek onlardan bir şey kapsa, bunu ondan geri de alamazlar. İsteyen de âciz, kendinden istenen de!” (el-Hacc / 73)

     
    14- Bıldırcın

     

     

    “Ve sizi bulutla gölgeledik, size kudret helvası ve bıldırcın gönderdik ve "Verdiğimiz güzel nimetlerden yiyiniz" (dedik). Hakikatte onlar bize değil sadece kendilerine kötülük ediyorlardı.” (el-Bakara / 57)

     

    “Ey İsrailoğulları! Sizi düşmanınızdan kurtardık; Tûr'un sağ tarafına (gelmeniz için) size vâde tanıdık ve size kudret helvası ile bıldırcın eti lütfettik.” (TA-HA / 80)

     
    15- Koyun
     

     

    “(Dişi ve erkek olarak) sekiz eş yarattı: Koyundan iki, keçiden iki... De ki: O, bunların erkeklerini mi, dişilerini mi, yoksa bu iki dişinin rahimlerinde bulunan yavruları mı haram etti? Eğer doğru iseniz bana ilimle söyleyin.” (el-En’am / 143)

     
    16- Kurbağa

     

     

    “Biz de ayrı ayrı mucizeler olarak onların üzerine tufan, çekirgeler, bitler, kurbağalar ve kan gönderdik; yine de büyüklük tasladılar ve günahkâr bir kavim oldular.” (el-A’raf / 133)

     
    17- Örümcek

     

     

    “Allah'tan başka dostlar edinenlerin durumu, örümceğin durumu gibidir. Örümcek bir yuva edinir; hâlbuki yuvaların en çürüğü şüphesiz örümcek yuvasıdır. Keşke bilselerdi!” (el-Ankebut / 41)

     
    18- Karga

     

     

    “Derken Allah, kardeşinin cesedini nasıl gömeceğini ona göstermek için yeri eşeleyen bir karga gönderdi. (Katil kardeş) "Yazıklar olsun bana! Şu karga kadar da olamadım mı ki, kardeşimin cesedini gömeyim" dedi ve ettiğine yananlardan oldu.” (el-Maide / 31)

     
    19 – Kelebek

     

     

    “O gün insanlar yayılmış kelebekler gibi olurlar.” (el-Karia / 4)

     
    20 – Fil

     

     

    “Görmedin mi Rabb'in fil sahiplerine ne yaptı?” (Fil / 1)

     
    21- Maymun

     

     

    “İçinizden cumartesi günü yasağını çiğneyenleri elbette bilirsiniz. İşte bundan dolayı onlara "sefil maymunlar olun!" dedik.” (el-Bakara / 65)

     

    “De ki: "Allah katında cezaya çarptırılma bakımından bunlardan daha kötüsünü size haber vereyim mi? Allah, kimlere lanet etmiş ve gazabına uğratmışsa; kimlerden maymunlar, domuzlar ve şeytana tapanlar yapmışsa, işte bunların makamı daha kötüdür ve onlar düz yoldan daha çok sapmışlardır".” (el-Maide / 60)

     
    22- Aslan

     

     

    “Aslandan kaçmaktalar.” (Müddessir / 51)

     
    23- Bit ve Kene

     

     

    “Biz de ayrı ayrı mucizeler olarak onların üzerine tufan, çekirgeler, bitler/keneler, kurbağalar ve kan gönderdik; yine de büyüklük tasladılar ve günahkâr bir kavim oldular.” (el-A’raf / 133)

     
    24- Köpek

     

     

    “Dileseydik elbette onu bu âyetler sayesinde yükseltirdik. Fakat o, dünyaya saplandı ve hevesinin peşine düştü. Onun durumu tıpkı köpeğin durumuna benzer: Üstüne varsan da dilini çıkarıp solur, bıraksan da dilini sarkıtıp solur. İşte âyetlerimizi yalanlayan kavmin durumu böyledir. Kıssayı anlat; belki düşünürler.” (el-A’raf / 176)

     
    25- Keçi

     

     

    “(Dişi ve erkek olarak) sekiz eş yarattı: Koyundan iki, keçiden iki... De ki: O, bunların erkeklerini mi, dişilerini mi, yoksa bu iki dişinin rahimlerinde bulunan yavruları mı haram etti? Eğer doğru iseniz bana ilimle söyleyin.” (el-En’am / 143)

     
    26- Karınca

     

     

    “Nihayet Karınca vâdisine geldikleri zaman, bir karınca: Ey karıncalar! Yuvalarınıza girin; Süleyman ve ordusu farkına varmadan sizi ezmesin! dedi.” (en-Neml / 18)

     
    27- Arı

     

     

    “Rabbin bal arısına: Dağlardan, ağaçlardan ve insanların yaptıkları çardaklardan kendine evler (kovanlar) edin.” (en-Nahl / 68)

     
    28- Hüdhüd

     

     

    “(Süleyman) kuşları gözden geçirdi ve şöyle dedi: Hüdhüd'ü niçin göremiyorum? Yoksa kayıplara mı karıştı?” (en-Neml / 20)


     

    February 18

    ALLAH BİZLERE NEYİ SORMAYACAK NELERİ SORACAK

















    ÖLÜM'Ü (UNUTMAYALIM)


    Her canlı ölümü tadacaktır


        “Her nefis ölüm tadıcıdır. Kıyamet günü elbette ecirleriniz eksiksizce ödenecektir. Kim ateşten uzaklaştırılır ve cennete sokulursa, artık o gerçekten kurtuluşa ermiştir. Dünya hayatı, aldatıcı metadan başka bir şey değildir.”  (Al-i İmran; 185 )

       “De ki; Sizin kendisinden kaçtığınız ölüm muhakkak sizi bulacaktır. Sonra da hem gizliyi hem de aşikarı bilen Allah'a döndürüleceksiniz.” (Cuma; 8)

       Başka bir ayet-i kerimede şöyle buyrulmuştur:  

       “Her nefis ölümü tadacaktır.” (Al-i İmran; 185) 

       Hz. Peygamber (S.A.V) şöyle buyurmuştur:

       “Eğer hayvanlar, ölüm hakkında insanoğlunun bildiklerini bilselerdi, onlardan semiz bir et yiyemezdiniz.” (Beyhaki)

       Ölüm her insanın karşılaşacağı bir olaydır. Allah-u Zülcelal’in yaratmış olduğu her canlı mutlak surette ölümü tadacaktır. Mademki her nefis ölümü tadacaktır, öyleyse onun gereğini yerine getirmek gerekir. Peki onun gereği nedir? Onun gereği Allah-u Zülcelal’in bildirmiş olduğu emir ve nehyleri yerine getirmek ve ölümden gafil kalmamaktır. Çünkü ölümden gafil kalan kimse, ölüm anı ve ölümden sonrası için hiçbir hazırlık yapmaz.

       Abdullah bin Ömer (R.A)'den rivayet edildiğine göre; Bir adam, Hz. Peygamber (S.A.V)'e gelerek:

       “Ya Resulallah! İnsanların en akıllısı ve en dirayetlisi kimdir?” diye sorunca; Hz. Peygamber (S.A.V) buyurdu ki: “Ölümü en çok hatırlayan, ölüme en çok hazırlanandır. İşte bu kimseler hem dünya, hem de ahiret şerefine nail olmuşlardır.” (Taberani)

        Esasen insana, nasihat olarak ölüm yeter. Çünkü ölüm, çok ibretli bir olaydır. Eğer ki insan ölümden herhangi bir ibret ve nasihat almıyorsa, bu kalbinin katı olmasından dolayıdır. Onun için ölümü çok hatırlamak lazımdır.

        Halife Ömer b. Abdulaziz, daima alimleri bir araya toplar, ölümden bahsettirir, ölümü duyunca da ıslak bir kuşun ıslaklığını gidermek için çırpınması gibi çırpınırdı. İbn-i Şirin’in yanında ölümden bahsedildiği zaman, kendisi ölmüş gibi uyuşurdu.

       Ölümü düşünmek ve onu kalbe yerleştirmek için en faydalı yol; daima akrabalarının, arkadaşlarının, dost ve ahbablarının ölümünü ve toprağın altındaki hallerini düşünmektir.

       Hasan-ı Basri şöyle demiştir: “Ölüm meleği, her eve günde üç kere bakar. O evde kim rızkını bitirir ve ömrünü tüketirse onun ruhunu alır. Melek, onun ruhunu alınca, evdekiler onun için ağlamaya başlarlar. Melek evden çıkarken dönüp onlara şunu söyler: “Bu benim bu eve son gelişim değildir. Ben hepinizi alıp götürene kadar buraya gelip gideceğim.” Ev halkı meleğin bu sözünü duyabilselerdi, öleni bırakıp kendileri için ağlarlardı.”

       Ömer bin Abdülaziz demiştir ki: “Her gün sabah veya akşam, Allah'ın divanına giden birini yolcu ettiğinizi görmüyor musunuz? Onu yerin bir çukuruna koyarsınız. Yastığı topraktır. Dostlarını geride bırakmış ve maişeti kesilmiştir.”

       Ölümün kalbe yerleşmesinin bir yolu da dünyanın geçici olduğunu ve kabir hayatını düşünmektir. İnsan şayet dünyanın geçici olduğunu ve bir gün ölümle sona ereceğini ve vücudunun kabirde çürüyüp toprak olacağını düşünürse, ölümden hiç gafil olmaz.

       Rivayet edilmiştir ki; İbn-i Muti bir gün evine bakarken evin güzelliğine hayran kaldı ve sonra hüngür hüngür ağlayarak şöyle dedi: “Allah'a yemin ederim ki, eğer ölüm olmasaydı, seninle mutlu olur, sevinirdim. Eğer varacağımız kabirlerin darlığı olmasaydı, dünya ile gözlerimiz aydınlanırdı.”

       Anlatıldığına göre bir zengin güzel bir köşk yaptırmıştı. Onu hazır hale getirince, tanıdığı bir alimi götürüp onu gezdirdi. Alim, köşkü gezdikten sonra adama: “Köşkün çok güzeldir. Fakat bir kusuru vardır ki, bütün güzelliğini gölgelemiştir.” dedi. Adam telaşla: “Bu kusur nedir?” diye sorunca, alim şu şekilde cevap verdi: “O kusuru şimdiye kadar hiç kimse giderememiştir. O, ölüp burayı terketmektir.”

       Dünya bir saatten ibarettir. Bu dünyaya aldanıp baki olan ahiret hayatını tehlikeye atmak çok yanlıştır. Akıllı ve Allah-u Zülcelal'in rızasına talip olan kimseler, bütün bunlara bakarak, ölümü hatırlayıp, yolculuğunun uzunluğunu düşünerek, taat ve ibadete sarılarak, ahiret hayatı için hazırlık yapmalıdır.

       Ahirete gidip, orada pişman olarak, ölümü temenni etmektense, bu dünyada pişman olup ölüme hazırlanmak daha iyidir.

       Rivayet edilmiştir ki: İsrailoğullarından bir adam, büyük bir servet biriktirdi. Ölümü yaklaştığı zaman çocuklarına: “Servetimin her türünden bana getirin.” dedi. Çocukları, servetin her çeşidinden getirip adamın önüne koydular. Adam bu malları görünce ağladı. Azrail (A.S) onu böyle görünce şöyle dedi: “Seni böyle ağlatan nedir? Sana bu serveti veren Allah’a yemin ederim ki, ruhunla bedenini birbirinden ayırmayıncaya kadar evinden çıkmayacağım.”

       Bunun üzerine adam: “Ne olur bana mühlet ver de servetimi hak yolunda dağıtayım.” dedi Azrail (A.S) buna karşılık şöyle cevap verdi: “Olmaz! Fırsat kaçtı. Sana verilen mühlet bitti. Ecelin gelmeden evvel bunu yapacaktın.”

       Görüldüğü gibi, adam ölümü anı gelip bu biriktirdiği mallardan ayrılacağını anladığı vakit, ebedi olan ahiret hayatı için bir şey biriktirmeye çalışmadığı için fakirliğini gördü ve Azrail (A.S)’den mühlet istedi.

       Oysa Allah-u Zülcelal ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur:

       “Ecelleri geldiği zaman da, onlar ne bir saat geri kalabilirler ne de ileri geçebilirler.” (Nahl; 61)

       Buna göre, bir gün ölümle karşılaşacağının kesinliğine inanmış olan bir kimse bir yandan salih ameller işlerken diğer yandan da günahlardan kaçınarak ölüme hazırlanmalıdır.

       Unutmayalım! insanın dünyada yaşadığı hayatın her anının hesabını vereceği o büyük gün mutlaka gelecektir. Ölüm, dünya hayatının tüm güzelliklerinin son bulduğu bir andır, ama aynı zamanda da ahiretteki sonsuz yaşamın başlangıcıdır.

       O gün Allah'a ve karşılaşacakları bu güne inanmış olanların ruhu hamurdan kıl çekmek gibi, inkar edenlerin ruhu ise diken ağacından tülbent çekmek gibi çekilir.

       Ayet-i kerimede:

       “Beni zikredin, bende sizi zikredeyim.” (Bakara; 152)

       buyurulmuştur. Bizim O’nu zikretmemiz, dünyadayken O’nun emirlerine itaat edip, Salih amelleri işleyip günahlardan kaçınmamızdır. O’nun bizi zikretmesi ise, bu zor yerlerde imdadımıza gelmesi ve bizlere yardım etmesidir.

       O halde akıllı bir insan gibi nefsine sor; ruhunun hamurdan kıl çekmek gibi kolay çekilmesini mi, yoksa diken ağacından tülbent çekmek gibi çekilmesini mi istersin. Tabi ki nefis güzel olanı ister.

       O zaman anlatılanları sadece okumakla kalma, kalp gözüyle görerek yaşa ve o gün için salih amel işleyerek hazırlık yap.

       Çünkü her şeyin üzerinde insanın en büyük kazancı kuşkusuz Allah’ın rızasıdır.

       "...Sen o zalimleri can çekişirken bir görsen! Melekler ellerini uzatıp: 'Haydi çıkarın canınızı bedenlerinizden!' derler. 'Bugün Allah adına haksız yere söyledikleriniz ve O'nun ayetlerine karşı büyüklük tasladığınız için hor ve hakir edici azabla cezalandırılacağınız gündür.' ” (En'am; 93) 

       Hz. Osman (R.A), bir kabir başında durduğu zaman ağlar ve sakalını göz yaşlarıyla ıslatırdı. Bu şekilde ağlamasının sebebi sorulduğunda da şunu söylerdi: Hz. Peygamber (S.A.V)'den duydum, buyurdu ki: “Kabir, ahiret duraklarının birincisidir. Kurtulanlar ve helak olanlar bu merhalede ayrılırlar. Burada kurtulanların işi sonraki duraklarda daha kolay, helak olanların işi ise sonraki merhalelerde daha zordur. Kabirden korkunç (daha ibret verici) manzara görmedim.” (Tirmizi)

       İnsanın ölümünden itibaren başlayıp tekrar dirileceği ana dek kabirde geçen zamana berzah alemi denir. Her insan dünyada ne ekti ise ahirette onu biçecektir. Buna göre dünyada nasıl yaşamış ise kabirde de ona göre karşılanacaktır. Eğer dünyada iyi olarak, yani iman ve iyi amel sahibi olarak yaşamış ise, kabirdeki hali iyi olur.

       Dünya hayatını kötü olarak günahlarla geçirmiş ise, kabirdeki durumu da kötü olacaktır. İnsan dünyada yaptığı tüm işlerinden sorumludur. İyi işlerinden dolayı mükafat kötü işlerinden dolayı da ceza görecektir. Ahiret aleminde mükafat ve ceza görmenin ilk yeri de kabirdir.

       Anlatıldığına göre, yeryüzü her gün beş kere dile gelerek insanlara şöyle seslenir: 

    1. Ey Ademoğlu! Şimdi sırtımda yürüyorsun, ama varacağın yer benim karnımdır (kabirdir). 
    2. Ey Ademoğlu! Şimdi benim sırtımda renk renk yiyecekler yiyorsun, ama sonunda seni böcekler yiyecektir. 
    3. Ey Ademoğlu! Şimdi sırtımdayken gülüyorsun, ama sonunda karnımda ağlayacaksın. 
    4. Ey Ademoğlu! Şimdi sırtımda sevinçlisin, ama yarın karnımda üzüntü çekeceksin. 
    5. Ey Ademoğlu! Bugün sırtımda günah işliyorsun, ama yarın karnımda azap çekeceksin. 

       Bildirildiğine göre Useyd b. Abdurrahman şöyle demiştir: Bana anlatıldığına göre mü'min kul ölünce cenazesini taşıyanlara “Çabuk olun, beni biran önce mezarıma ulaştırın.” der. Mezarına konunca da toprak dile gelerek ona şöyle seslenir: “Ben seni üzerimde yaşarken seviyordum. Şimdi ise seni daha çok seviyorum.” 

       Buna karşılık kafir bir kul önce cenazesini taşıyanlara “ Aman, beni geri götürün.” diye bağırır. Mezarına konunca da toprak dile gelerek ona şöyle der: “Ben senden üzerimde yaşarken zaten nefret ederdim. Şimdi ise daha çok nefret ediyorum.” 

        Hz. Peygamber (S.A.V) hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur: “Ölü mezara konduğu vakit mezar: “Yazıklar olsun sana ey ademoğlu, benim hakkımda seni kim aldattı? Benim fitne, karanlık, yalnızlık ve kurtlar, böcekler yeri olduğumu bilmiyormuydun? Üzerimde bir ileri bir geri gezinip dururken beni düşünmedin mi?” der. 

       Şayet iyi insan ise onun namına bir yetkili mezara cevap verir ve der ki: “Bu adam iyiliği emretti ve kötülükten sakındırdı ise ne dersin?” Mezar: “O zaman ben onun için yeşil bir bahçe olurum. Cesedi de nur olur ve ruhu Allah'a yükselir.” (Taberani, Hakim, İbn Ebi'd-Dünya)

       Hz. Ebu Hureyre (R.A) anlatıyor:  “Resulullah (S.A.V) buyurdular ki:

       “Bir Müslüman muhtazar olduğu (can çekişme anına girdiği) zaman rahmet melekleri, beyaz bir ipekle gelirler ve şöyle derler: 'Sen razı ve senden de (Rabbin) razı olarak (şu bedenden) çık. Allah’ ın Rahmet ve reyhanına ve sana gadabı olmayan Rabb'ine kavuş.' Bunun üzerine ruh, misk kokusunun en güzeli gibi çıkar. Öyleki melekler onu birbirlerine verirler, tâ semanın kapısına kadar onu getirirler ve: “Size arzdan gelen bu koku ne kadar güzel” derler. Sonra onu mü’minlerin ruhlarına getirirler. 

       Onlar, onun gelmesi sebebiyle sizden birinin kaybettiği şeyinin kendisine geldiği zamanki sevincinden daha çok sevinirler. Ona “Falanca ne yaptı? Falanca ne yaptı?” diye (dünyadakilerden) haber sorarlar. Melekler: “Bırakın onu,  onda hala dünyanın tasası var!” derler. Bu gelen (kendisine dünyadan soran ruhlara): “Falan ölmüştü yanınıza gelmedi mi?” der. Onlar: “O, annesine, Haviye Cehennemi'ne götürüldü!” derler.

       Aleyhissalat-ü ves Selam devamla derler ki: “Kafir muhtazar olduğu vakit, azab melekleri mish (denen kıldan kaba bir elbise) ile gelirler ve şöyle derler: “Bu cesedden kendin öfkeli, Allah’ ın da öfkesini kazanmış olarak çık ve Allah’ ın azabına koş!”  Bunun üzerine , cesedden en kötü bir cife kokusuyla çıkar. Melekler onu arzın kapısına getirirler.

       Orada: “Bu koku nede pis” derler. sonunda onu kafir ruhların yanına getirirler.” (Nesai)

       Sahabelerden Bera b. Azib (R.A) şöyle anlatmıştır: 

       "Peygamber Efendimiz ile birlikte Ensardan birinin cenazesine katılmıştık. Mezarlığa vardığımızda ölü henüz toprağa verilmemişti. Peygamber Efendimiz orada bir yere oturdu, bizde onun çevresinde yere çöküverdik. Sanki başımız üzerine kuş konmuş gibi oturuyorduk. Peygamber Efendimiz' in elinde bir çöp vardı, onunla toprağı eşiyordu. Birden başını kaldırarak: "Kabir azabından Allah' a sığınınız." (Ahmed b. Hanbel) buyurdu.

       Ey nefsim!

       Sen neyi istersin? Son nefesinde Azrail (A.S)'ın sana çok korkunç bir vaziyette görünmesini ve ruhunun o kıl torbasına konarak korkunç azaplarla ölmeyi mi, yoksa çok güzel yüzlü ve latif görünümlü bir şekilde gelen Azrail (A.S)'a ruhunu sanki yağdan kıl çıkar gibi  verip latif ve misk kokulu meleklerin elinde ölmek mi?

       Tabi latif bir ölüm istersin değil mi?

       Ey nefsim!

       Bu gaflet halinden uyanman ve Allah-u Zülcelal' e ibadet etmen gerekir. Gerçek manada ve hakiki müslüman olarak ibadetlerine dikkat etmen ve Allah-u Zülcelal' in yolunda Peygamber Efendimiz (S.A.V)'in sünnetinde ve evliyaların istikametinde yürümen gerekir. Yoksa sonunun ne olacağını iyi düşün. Mü’min kulun ruhunun "yağın içinden bir kılın çekilmesi gibi kolay çıkacağı" hadisini bilen bir zat dedi ki:  "Ben o kadar Kur'an okuduğum halde bu manayı Kur'an'da bulamadım. Oysa ki ben biliyorum ki Ku-an'da şu ayet vardır:

       "Yaş ve kuru hiçbir şey yoktur ki, apaçık bir kitapta olmasın." (En’am; 59)

       Kur'an'ı Kerim’ de herşey bulunur. İşte bu yüzden ben bu mana niye Kur'an' da yoktur diye merak ettim. Bir gün Peygamber Efendimiz (S.A.V)'i rüyamda gördüm. Ona: "Ya Resulullah! Böyle böyle, bu mesele bana merak oldu." dedim. O da bana: "Yusuf suresini oku." dedi. Yusuf suresini okudum. Orada şöyle geçiyordu: "Mısırdaki kadınlar; 'Züleyha kendi kölesine muhabbet besliyor' diye onu itham ettiler, kınadılar. Züleyha da onları topladı ve her birisinin eline bir elma ve bıçak verdi. Onlar elmaları soyarken, Yusuf’ u da onların yanına çıkardı. Kadınlar Yusuf' un güzelliğine bakarken, ellerini kesmeye başladılar. Yusuf’ la meşgul olmaktan ellerinin kesildiğini hissetmediler, hiç acı duymadılar." Ben bunu okuyunca anladım ki, mü’minin ruhu vücuttan çıkarken, Allah-u Zülcelal, onun gözlerinin önüne ahiretteki yerini, Cennet-i Ala' yı getiriyor. Mü’min de onunla meşgul olurken, ruhun çıkarken verdiği acıyı hissetmiyor.

       Bir gün Hz. Ömer (R.A) Ka’b (R.A)’a “Ey Kaab, bize,  biraz ölümden söz et.” deyince, Ka’b şunları söylemiştir: “Ölüm, insan oğlunun içine sokulmuş bir diken ağacına benzer. Bu ağacın her dikenli ucu, adamın damarlarından birine batmıştır. Bir süre sonra çok kuvvetli bir insanın o ağacı geri çektiğini düşün! Ağaç geri çekilince kopardığını koparır ve bıraktığını da bırakır.”

       Ey nefsim!

       Akıllı olan bir kimse gibi, ölüm anının dehşetini göz önüne getir ve onu iyice düşün. Dünyayla sarhoş olan bir kişinin yapacağı şekilde bu anlatılanları sanki duymamış, okumamış gibi olma.

       Ey nefsim!

       Eğer sen dünya muhabetiyle, keyf-u sefasıyla sarhoş değilsen ve aklın yerindeyse bu ikisinden kendine faydalı ve selametli olanını seç. Eğer ruhunun yağdan kıl çekilir gibi alınmasını ve ölürken Cennet' teki yerini görmek istiyorsan, söylediğimiz programa uy ve Allah' a itaat et ! Tabii ki sen, canının kolay alınmasını ve ölürken cennetteki yerini görmek istersin değil mi? Öyleyse: Ey nefsim! Birbirimize söz verelim, birbirimizi aldatmayalım, bu kadar gaflet yeter... Bu ömrümüz, senin elinde hep boşa sarfoldu. Sen bana ne kadar yaramaz bir arkadaşlık yaptın. Ben hep senin istediğin gibi davrandım. Şimdi tevbe edelim, Allah' a yönelelim, ömrümüzü boşa sarfetmeyelim.  Şimdi madem ki önümüzde böyle tehlikeler vardır, ben de senin dediğine uyuyorum. Sana teslim oldum de, bir daha yanlış yapmamaya söz ver...

       Allah-u Zülcelal şöyle buyurmuştur:

       "Sonra onu öldürür ve kabre koyar." (Abese; 21)

       Ey nefsim!

       Düşün ki sen öldün. Şimdi kabre girmek zamanı geldi. Peygamber Efendimiz (S.A.V) şöyle buyurmuştur:

       "Kabir ya cennet köşklerinden bir köşktür ya da cehennem çukurlarından bir çukurdur." (Tirmizi, Beyhaki)

       Hz. Peygamber (S.A.V) diğer bir hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur :

       “Mü’min genişleyen ve aydınlanan kabrinde yeşil bir bahçede olur. Kafir ise, daralan ve kararan kabrinde yılan ve akreplerin hücumuna uğrar. Bu yılan ve akrepler, kıyamete kadar onu ısırıp zehirlerler.” (İbn-i Hıbban)

       Bildirildiğine göre Abdullah b. Ömer (R.A) şöyle demiştir: "Mü’min kul mezara konulunca, kabri  yetmiş arşın uzunluğunda genişleyiverir. Üzerine reyhan kokuları saçılır, ipekli elbiselere büründürülür. Eğer dünyadayken, birazcık bile olsun Kur'an okumuş ise, onun aydınlığı kendisine yeter. Yok eğer hiç Kur'an okumamış ise, güneş gibi parlak bir nurla kabri aydınlatılıverilir. Onun kabrindeki hayatı taze bir gelinin hayatı gibi olur. Rahat uykusundan kendisini sadece aile fertleri uyandırır. Yatağından kalkınca da uykusuna doymamış gibi mahmurdur.Buna karşılık kafir kulun kabri öylesine dar olur ki, içinde kaburga kemikleri karnına geçer. Ayrıca üzerine deve boynu iriliğinde, yılanlar salınır, yılanlar kemiklerini çırılçıplak hale getirinceye kadar, vücudundaki etlerin tümünü yiyip bitirirler. Arkasından yanına kör, sağır ve dilsiz azap melekleri gönderilir. Bu azap meleklerinin yanında demir topuzlar vardır, bu topuzlarla onu dövmeye koyulurlar. Döverken feryadını duymazlar ki haline acısınlar! Kendisini görmezler ki, ona merhamet etsinle

    YARABBİ

    BİZLERİ SON NEFESİMİZDE 

    SANA KUL HABİBİNE ÜMMET OLACAK ŞEKİLDE VERMEYİ NASİP EYLE

    AMİN

    YARABBİM

    SON NEFESİMİZDE BİZLERE KELİMEYİ ŞAHADET GETİRMEYİ NASİP ET

    "Eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abduhu ve Resuluhu"
                                                                                                                                          AMİN



    February 17

    NAMAZ KILACAK VAKTİN YOK DEĞİL Mİ

    Namaz kılacak vaktin yok değil mi?
    ama onların da yoktu...
    Resimin üstüne tıklayarak büyütebilirsiniz.
     
    ya bedir savaşına ne demeli:

    savaş hiç durulmuyordu aksine gittikçe kızgınlaşıyordu, bu arada ikindi vakti çıkmak üzereydi, ama kılacak zamanda yoktu; karşılarında en az on katı düşman vardı.
    kenara çekilipte namaza duramazdın, yada namazı kılmayacaksın di mi bence en kolayı bu...
    ya onlar ne yaptı Peygamberimiz 300 kişilik ordusunu ikiye ayırdı yarısı geriye çekildi diğer yarısı daha ileri atıldı ve daha bir kuvvetle savaştı,
    ve geriye çekilenler Peygamberimizin imamlığında namazı kıldılar, bitince de digerleri ile yerdeğiştirip onlar savaşmaya başladı diğerleri geri çekilip onlar da namazlarını eda ettiler...

    sence onların zamanı varmıydı? ya da bunların...
    ama o zamanlar bunlar yoktu değil mi?
     
     
    ya da bu
     
     
    Bu NAMAZI Tanıyormusunuz?
     
     

     
     
    eee tek sebebin bu mu yani? başkaları da yok mu?

    hem vakit bulsan bile nerde kılacaksın ki namaz yeri yok ki                   
    evde değilsin zaten başka yerde yok değil mi?

    sence onların yeri var mı?
     
    Ya bu?
     
    Bu da tutmadı başka bahanen yok mu?

    Ya da yolculuk yapıyorsundur değil mi, kılacak yer yok ki olsa kılardın...


    Peki, onların var mı?

     
    Peki bunlar?
     
     
    Bu da olmadı galiba?

    Ya da çok yoğunsundur, çok işin vardır.  Hiç ayıracak vaktin yoktur değil mi?

    onların da işi çok ama on dakika ayırabiliyorlar.
     
     
    Ama senin bir dakikan bile yok değil mi?

    Bir düşün bakalım bu kadar vakti ne için harcıyosun, dünyalık için değil mi?
    İyi para kazanıyım, rahat yaşıyım, param pulum olsun hepsi bunun için mi?
    Bir daha düşün sen, önce kim götürmüş bir bez parçasından başka bir şey, Orada rahat etmek için kim biriktirebilmiş veya götürebilmiş kazandıklarını?
    Oraya gittiğinde ilk sorulacak soru ne biliyor musun?

    Yaa, o zaman ne cevap vereceksin, vaktim yok diyemezsin, yer bulamadım diyemezsin, işim vardı diyemezsin değil mi?

    belki şunu dersin: "bu kadar çabuk beklemiyordum ölümü yoksa kılacaktım ileride namazımı ve kaza namazlarımı da kılacaktım"... Ama senin yaşın genç daha yaşlanınca kılarsın değil mi? hem o zaman bol bol vaktin de olacak,
    ya yaşlanmazsan...

    i
     
    ya sen namaz kılmadan, senin namazını kılarlarsa...
     
     
     
    Bunlar kadar genç misin sen, ama bak onlar kılıyor neden?
     
     
    namaza yetişmek için koşan bir çocuğa Hz.Ömer "sen daha çocuksun bu kadar telaş etmene gerek yok sen daha küçüksün namaz sana farz değil" demişti,
    ve çocuk demişti ki: "Amca, amca!  Bu işin büyüğü küçüğü olur mu? Daha dün mahallemizde bir çocuk öldü. Üstelik benden de küçüktü. Ölüm denen gerçeğin büyük küçük ayırdığı yok. En iyisi her yaşta buna hazır olmalı. Hem bu yaşta Namaza alışmazsam, büyüyünce kılmak zor gelebilir."

    sen hala gencim de...?


    aaa olmadı hastasın değil mi onun için kılamıyorsun, özür dilerim...

    Ama iyileşmen için namaz kılman gerektiğini biliyor musun? öyle dememiş mi Peygamberimiz "namazda şifa var" kalk bir kıl bakalım namazını hastalığın kalıyor mu o zaman???

    Bak o da hasta üstelik kaç yaşına gelmiş...                                                          

     
     
    ama ayakta duramıyorsun değil mi?
    oturarak kıl, oturamıyorsun da (yatalaksın)
    kafanla kıl o zaman, yoksa tamamen felç mi geçirdin (şimdi yırttın galiba) zannetme ki yırttın o zaman da gözlerinle kıl bak bu kadar kolaylık var, eminim başka bahanelerinde vardır... Değil mi?

    yaaa boş ver hem sen niye namaz kılacaksın önemli olan kalp değil mi? senin kalbin temiz kılsan ne olacak ki?



    O Güzeller Güzelinin kalbi kapkara mıydı, pislik içinde miydi de, ayaklarının altı şişinceye kadar namaz kılardı?

    eee gördün mü kalbin Efendimizin kalbinden de mi temiz acaba???

    Değil, değil mi?

    bu da olmadı var mı başka bahanen kalmadı mı yoksa uyduracak bir şeyler?

    Tamam, hepsini kılamıyorsun bari bir iki vakidi kıl olmaz mı?

    O
    da mı yok?

    Bahanelerini dinleme(me)k isterim veya dur bunları da ben tahmin edeyim...

    Sabah namazına uyanamıyorsun, sabahın köründe kim kalkacak ki uykunu mahvedeceksin değil mi?

     
    Olmadı, gelelim öğleye, off öğle vakti o kadar telaş içinde namaza vakit mi ayıracaksın bir sürü işin gücün var yetişemiyorsun zaten, bir de namaz hiç olmaz. Bu kadar işin arasında namaz mı olur?
    ama yemeğini yemeden öğleyi geçirmiyorsun belki de zevkini çıkara çıkara 1 saatte yiyorsun yemeği değil mi, yemek daha önemli değil mi???

    ya ikindin ne olacak??

    Dur, şimdi zaten yoruldun bütün gün işler hala bitmedi bu yorgunlukla namazını falan kılamazsın. Ama dedim ya az önce bir daha diyeyim ne demiş Peygamberimiz "hasta mısın, yorgun musun, çaresiz misin?,... O zaman namaz kılda geçsin bunların hepsi...

    Ya akşam namazı???

    oooo sende yaaa daha eve gidilecek, yemek yenilecek, zaten akşam vakti de kısa, yetişemiyorsun değil mi?

    Evine 10 dakika sonra girsen ne olacak kaçmıyor ya ev, ama vakit gidiyor bir daha bulabilecek misin o vakti???

    Yatsı namazını hiç sormayalım değil mi?


    O saatte namaz mı kılınır insanın uykusu geliyor uykulu uykulu namaz kılınmaz ki...

    Ama nedense başka zamanlar uykun gelmiyor, mesela bunlara bakarken hiç uykun gelmiyor değil mi?
     
      
     


    ama yok, nasıl olur sen ölü veya deli değilsin, üstelik kocaman adamsın ve insansın, Allah  korusun kafirde değilsin eee demek ki neymiş namazdan kurtulamazsın................


    Sana sesleniyorum ey insan boş ver sen nefsini o zaten hiç namaz kılmak istemez ki sen dinleme onu bak yukarda birden sıraladı bahaneleri sonuç ne peki? Koskoca bir hiç, yani gel namazını kıl uyma sen ona yoksa sende mi uyduracaksın bahane ama kalmadı ki bahane, niye mi namaz kılacaksın?     
     şimdi gel ne dersin artık başlayalım mı namaza?
    haydi Mevlana ca namaz kılmaya var mısın??


    onun gibi secde ede ede seccadeyi lime lime etmeye var mısın?

    Veysel Karani gibi geceleri gündüzleri namazla geçirmeye var mısın?
    Öyle güzel bir namaz kılarmış ki mübarek bir geceyi sadece kıyamda, bir gece sadece ruküda, bir gece sadece secdede geçirirmiş...

    Hz. Ali gibi, savaşta yediği okun acısından çıkaramıyorlar, ancak Hz. Ali namaza durunca çıkarıyorlar hem de kılı bile kıpırdamıyor, soranlara da "biz namaz kılarken can kuşumuzu salıveririz" demiş, var mısın böyle namaz kılmaya?,..

    Hz.Rabia gibi, gözlerinde yaş kalmayıncaya kadar namaz da ağlamaya var mısın?

    ve O GÜZELLER GÜZELİ, namazı en güzel kılan O kimse onun gibi Kılamazdı, var mısın onun ümmeti olarak namaz kılmaya?

    Biliyorum sen onlar gibi namaz kılamazsın, onlar gibi olsan zaten bahane uydurmaz, namaz kılmak için kendine yollar arardın bu zamanda... nasıl mı namaz kılacaksın?

    Öyle bir namaz kılacaksın ki ezanı okuyan Bilal-i Habeşi olacak, namaz kıldığın yer Mescid-i Haram (KABE) olacak ve imamın Hz. Muhammet Mustafa (SAV) olacak ve Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz.Osman, Hz.Ali ve sahabeyle birlikte namaza duracaksın....

    Öyle bir namaz kılacaksın ki, sırat köprüsünün üzerinde olacaksın aşağısı cehennem ve karşında YÜCELER YüCESİ Allah  TEALA (CC) ve meleklerle saf tutarak...

    öyle bir namaz kılacaksın ki mevlana'ca:
     
    Namaza tekbirle girmek,"İlahi, biz Senin huzurunda kurban olduk!" demektir. Tekbir getirerek kurban kesildi gibi, tekbirle namaza başlamak da, "Allah'ım canımız Sana feda olsun!" anlamındadır.

    Namazda kıyama durmak, Allah'ın huzurunda kıyametteki muhasebeyi hatırlatır. Kul, biraz sonraki hakkıyla yerine getiremediği kulluğundan ve işlediği günahlardan dolayı, utancından ayakta durmaya dermanı kalmaz, rükuya eğilir.

    Başı rükûda iken "Hakk'ın suallerine cevap ver" diye İlahi ferman gelir. Kul, rükûdan başını mahcup olarak kaldırır. Ayakta duramaz, yüzüstü secdeye kapanır.

    Tekrar ona, "Secdeden başını kaldır! Yapmış olduklarından haber ver" diye ferman gelir. O, yine mahcup bir halde başını kaldırsa da, tekrar yüz üstü kapanır.

     
    Aslında sen namazı Kâbe de kılıyorsun biliyor musun? Evet, sen o safın içindesin aslında, ilk saf Kâbe'nin etrafını çeviren ilk halkadır ve sende gittikçe büyüyen bu halkanın içindesin, bu safın içindesin sen namazı orda kılıyorsun, sadece biraz arka saflardasın o kadar, inşaallah  ön saflarda da kılmak nasip olur...

    var mısın böyle namaz kılmaya?

    hadi ey kalbim durma artık tövbe et ve Yaratanına en güzel hamdını sun, temizle kalbini pislikten, dünyalıktan ve kula yakışır bir şeklide MEVLA'ya yaklaş...


    hadi be ruhum hadi be kalbim uymayın siz o nefsime o hep konuşur ve sizi kötüye götürür, siz ondan güçlüsünüz, siz ona hükmedersiniz hadi kırın onun gücünü

    biliyorum yapacaksın sen bunu hadi o zaman bak Bilal-i Habeşi ezanı okumaya başladı



    haydi şimdi namaz zamanı, haydi şimdi kurtuluş zamanı...

    KURTAR KENDİNİ...
    February 15

    KURANI KERİMDEKİ SÜRELER





                                                                                                                                                   

    SIRA NO SÛRE ADI AYET SAYISI CÜZ SAYFA
    1   Fâtiha  0  
    2   Bakara(*)  286  1  
    3   Âl-i İmrân(*)  200  49  
    4   Nisâ(*)  176  76  
    5   Mâide(*)  120  105  
    6   En’âm   165  127  
    7   A’râf  206  150  
    8   Enfâl(*)  75  176  
    9   Tevbe(*)  129  10  186  
    10   Yûnus  109  11  207  
    11   Hûd  123  11  220  
    12   Yûsuf   111  12  234  
    13   Ra’d  43  12  248  
    14   İbrahim  52  13  254  
    15   Hicr  99  14  261  
    16   Nahl  128  14  268  
    17   İsrâ  111  15  281  
    18   Kehf  110  15  292  
    19   Meryem  98  16  304  
    20   Tâ-Hâ  135  16  311  
    21   Enbiyâ  112  17  321  
    22   Hac(*)  78  17  331  
    23   Mü’minûn  118  18  341  
    24   Nûr(*)  64  18  349  
    25   Furkân  77  18  358  
    26   Şu’arâ  227  19  366  
    27   Neml  93  19  376  
    28   Kasas  88  20  384  
    29   Ankebût  69  20  395  
    30   Rûm  60  21  403  
    31   Lokman  34  21  410  
    32   Secde  30  21  414  
    33   Ahzâb(*)  73  21  417  
    34   Sebe’  54  22  427  
    35   Fâtır  45  22  433  
    36   Yâsîn  83  22  439  
    37   Sâffât  182  23  445  
    38   Sâd  88  23  452  
    39   Zümer  75  23  457  
    40   Mü’min  85  24  466  
    41   Fussilet  54  24  476  
    42   Şûrâ  53  25  482  
    43   Zuhruf  89  25  488  
    44   Duhân  59  25  495  
    45   Câsiye  37  25  498  
    46   Ahkâf  35  26  501  
    47   Muhammed(*)  38  26  506  
    48   Fetih(*)  29  26  510  
    49   Hucurât(*)  18  26  514  
    50   Kâf  45  26  517  
    51   Zâriyât  60  26  519  
    52   Tûr  49  27  522  
    53   Necm  62  27  525  
    54   Kamer  55  27  527  
    55   Rahmân  78  27  530  
    56   Vâkı’a  96  27  533  
    57   Hadîd(*)  29  27  536  
    58   Mücâdele(*)  22  28  541  
    59   Haşr(*)  24  28  544  
    60   Mümtehine(*)  13  28  548  
    61   Saff(*)  14  28  550  
    62   Cum’a(*)  11  28  552  
    63   Münâfikûn(*)  11  28  553  
    64   Teğâbun(*)  18  28  555  
    65   Talâk(*)  12  28  557  
    66   Tahrîm(*)  12  28  559  
    67   Mülk  30  29  561  
    68   Kalem  52  29  563  
    69   Hâkka  52  29  565  
    70   Me’âric  44  29  567  
    71   Nûh  28  29  569  
    72   Cin  28  29  571  
    73   Müzzemmil  20  29  573  
    74   Müddessir  56  29  574  
    75   Kıyâme  40  29  576  
    76   İnsan(*)  31  29  577  
    77   Mürselât  50  29  579  
    78   Nebe’  40  30  581  
    79   Nâzi’ât  46  30  582  
    80   Abese  42  30  584  
    81   Tekvîr  29  30  585  
    82   İnfitâr  19  30  586  
    83   Mutaffifîn  36  30  587  
    84   İnşikâk  25  30  588  
    85   Bürûc  22  30  589  
    86   Târık  17  30  590  
    87   A’lâ  19  30  591  
    88   Gâşiye  26  30  591  
    89   Fecr  30  30  592  
    90   Beled  20  30  593  
    91   Şems  15  30  594  
    92   Leyl  21  30  595  
    93   Duhâ  11  30  595  
    94   İnşirâh  30  596  
    95   Tîn  30  596  
    96   Alak  19  30  597  
    97   Kadr  30  598  
    98   Beyyine(*)  30  598  
    99   Zilzâl(*)  30  599  
    100   Âdiyât  11  30  599  
    101   Kâri’a  11  30  600  
    102   Tekâsür  30  600  
    103   Asr  30  601  
    104   Hümeze  30  601  
    105   Fil  30  601  
    106   Kureyş  30  602  
    107   Mâ’ûn  30  602  
    108   Kevser  30  602  
    109   Kâfirûn  30  603  
    110   Nasr(*)  30  603  
    111   Tebbet  30  603  
    112   İhlâs  30  604  
    113   Felâk(*)  30  604  
    114   Nâs(*)  30  604  

    Not: Yanında (*) işareti bulunan sureler Medeni (Medine'de inmiş), diğer sureler Mekki (Mekke'de inmiş)tir.


    February 14

    SEN BİZİLERİ ŞEYTANIN ŞERRİNDEN KORU YARABBİM

    ŞEYTANIN EN TATLI 12 SÖZÜ

     

    1-BİR DEFAYLA BİR ŞEY OLMAZ

    2-DAHA GENCİZ.
     
    3-ALLAH (C.C) KALP TEMİZLİĞİNE BAKAR.
     
    4-ALLAH (C.C.) İLE KUL ARASINA GİRİLMEZ.
     
    5-EMEKLİ OLDUKTAN SONRA.
     
    6-ZAMAN SİZE DEĞİL SİZ ZAMANA UYUN.
     
    7-BİR ŞEY OLMAZ ALLAH(C.C) AFFEDER.
     
    8-BU KADAR GÜNAHTAN SONRA BİRAZ ZOR AFFEDİLİRSİN.
     
    9-FAZLA DÜŞÜNME KAFAYI YERSİN.
     
    10-CEHENDEMDE BİR SÜRE YANDIKTAN SONRA CENNNETE GİRMEYECEKMİYİZ. (Sanki kibrit çöpünün ateşine dayana biliyormuş gibi)
     
    11-BİZ BÜYÜKLERİMİZDEN BÖYLE GÖRDÜK.
     
    12-AMAN HA DİKKAT BEYNİNİZİ YIKAMASINLAR.


    February 12

    ŞEHİTLİK


    Sevgili Peygamberimiz sallahu aleyhi vessellem "şehidliğin" üstünlüklerini anlatıyorlardı. Buyurdular ki:

    (Kıyamet gününde şehidler, "Mahşer Yerine" gelirken; orada bulunan Peygamberler ayağa kalkarlar.. Onlar; çocukları, akraba ve

    dostlarından 70.000 kişiye şefaat ederler (Cehennemden kurtarırlar)....)

    Bu sözleri işiten "Nevfel" ismindeki sahabe, iki oğlu ile hanımını oraya getirdi.

    - Yâ Resûlallah! Bir dua etmek istiyorum. Siz de "amin" der misiniz? diye sordu.

    Peygamber Efendimiz kabul ettiler. Bunun üzerine Nevfel:

    - Yâ Rabbi, Nevfel kuluna, "şehidlik" nasib eyle!.. duasında bulundu.

    Hazret-i Ali'nin bildirdiğine göre; ilk Gazâ'da (savaşda) Nevfel, gerçekten şehid oldu...

    Gazadan sonra Allahın Resulü ve arkadaşları Medine'ye dönüyorlardı.

    Kadınlar, çocuklar ve ihtiyarlar, karşılamaya çıktılar. Hepsi sevinç içindeydiler.

    Nevfel'in hanımı, çocukları ve ihtiyar annesi karşılacılar arasındaydı.

    - Gazanız mübarek olsun Yâ Resûlallah Nevfel'in hali nicedir?... diye sordular.

    Merhametli "Efendimizin" gözleri nemlendi. Şehidlik haberini vermeğe mübarek kalbleri dayanamadı. Elleriyle arka tarafı işaret buyurup, geçtiler..

    Arkadan Hazret-i Ali geliyordu. Nevfel'in yakınları, O'na sordular... "Allahın Arslanı" yanında yürüyen Hazret-i Ammar'a:

    - Şehidlik haberini ben de veremiyeceğim. Yürü gidelim dedi.

    Eliyle arka tarafı işaret etti.

    Sonra Hazret-i Ömer geliyordu. "Büyük" Ömer de, aynı şekilde hareket etmek zorunda kaldı...

    Daha sonraki Hazret-i Osman da başka türlü yapamadı. Eliyle, arka tarafı işaret edip, geçti...

    En sonra gelen Ebu Bekir hazretleriydi. Yanında "Muaz bin Cebel" bulunuyordu. Geride Hazreti Zübeyr' den başka kimse kalmamıştı.

    Nevfel'in yakınları son ümitle, Sevgili Peygamberimizin en aziz arkadaşına yaklaştılar. Aynı şeyleri sordular.

    Hazret-i Ebu Bekir kendi kendine düşündü:

    "- Yâ Rabbim... Ne kadar zor durumdayım. Eğer doğru söylersem, mahzun kalbleri, daha fazla üzmüş olacağım. Bunu yapmaktan, Sevgili Peygamberimiz bile çekindiler... O'na nasıl, aykırı davranabilirim. Fakat yalan da söyleyemem.

    Sen bana öyle bir şey ilham et ki, bu gariblerin yüreği, daha fazla yanmasın Allahım"...

    Peygamber Efendimizin doğru sözlü dostu "Sıddîk," bütün kalbiyle,

    - Yâ Allah..! Ya Nevfel...! diye "Ah" çekerek inledi.

    İşte o sırada, yaydan fırlamış ok gibi "bir atlı" yıldırım hızıyla yanlarına yetişti.

    - Buyur Yâ "Sıddîk"... Beni mi çağırdın. Ey Allah Resulünün sevgilisi? diye sordu. Bu atlı Nevfel'den başkası değildi.

    Bütün Eshâb-ı kiram, hayrette kaldılar.

    Sonra Cebrail aleyhisselâm isimli melek göründü. Peygamber Efendimize şunları söyledi.

    -Yâ Resûlallah... Hak teâlânın selamı var...

    (Eğer "Peygamberin Mağara Arkadaşı" Sıddîk, bir kere daha "ALLAH" deseydi; "Yüceliğim" hakkı için, bütün şehidleri diriltirdim. Çünkü, Ebu Bekir adlı kulum; cahiliye devrinde "İslâmiyetten önce bile, hiç yalan söylememiştir" buyurdu.

    Ebu Bekir'in yalancı çıkarılmaması için, Nevfel'i Cenâb-ı Hak diriltti... Nevfel bundan sonra, nice yıllar daha yaşadı.

    Nihayet duası kabul olundu. "Yemame" cenginde şehidlik şerbetini içti

    Rabbim hepimize Mehdi aleyhisselam a asker olabilirsek onun ardında şehidliği nasib etsin... Amin, amin, amin


    KİMLER ŞEHİDDİR?

    DİNİMİZ DE ESAS ŞEHADET SAVAŞLARDA, VATAN,NAMUS VE İMAN SAVUNMASI SIRASINDA OLMAKLA BERABER BİRDE HÜKMEN ŞEHİDLER VARDIR,BU KONU DA AŞAĞIYA BAZI HADİSİ ŞERİFLER AKTARIYORUM:

    Malını müdafaada katlolunan şehiddir, ırz ve nâmusunu müdafaa ederken öldürülen şehiddir, nefsini müdafaada öldürülen şehiddir..."

    "Şehidleri kanları ile sarın. Zira Allah yolunda açılan bir yara kıyâmet günü mahşere geldikte, o yara, rengi kan rengi, kokusu misk kokusu olarak kanar..."

    "Şehidler cennetin kapısında, nehrin parlak zinetinde, yeşil çadırdadır. Sabah - akşam rızıkları Cennetten onlara gelir."

    "Ma'rûfu emr ve münkeri nehiyden dolayı katledilen şehiddir."

    "Kim Cuma günü vefat ederse şehiddir."

    "Kim hayvanından düşüp ölürse o kimse şehiddir."

    "Suda boğulan şehiddir, ateşte yanarak ölen şehiddir, gurbette garip ölen şehiddir, zehirli hayvan sokmasından ölen şehiddir, karın ağrısından ölenler şehiddir, bina yıkılıp altında kalarak ölen şehiddir, evinin üstünden (damdan) düşerek boynu kırılıp ölen şehiddir, üzerine büyük taş düşüp ölen şehiddir..."

    "Din kardeşini müdafaada katlolunan şehiddir, mâsum olan komşusunu savunurken öldürülen de şehiddir..."

    "Şehidin borçtan başka bütün günahları mağfiret olunur." (Müslim)

    Bâzı âlimler denizde şehid olmanın, kul borcuna dahi keffaret olacağını ileri sürmüşlerdir.

    "Şehid, ehl-i beytinden (aile ve akrabasından) 70 kişiye şefaat eder, şefaati kabûl edilir." (Ebû Dâvud, Tirmizî).

    "Kıyâmet gününde 3 sınıf şefaat edecek: Peygamberler, sonra âlimler, sonra şehidler..."



    February 09

    SEVGİLİLER GÜNÜ ( Her Günümde Sen varsın Ya Resulallah )


     
     SEVGİLİ PEYGAMBERİM

    H.Z MUHAMMED  MUSTAFA  S.A.V 

    ( Her Günümde Sen varsın Ya Resulallah )

    Bugün 14 şubatmış diğer bi ismiyle sevgililer günü ;
    ben her gün olduğu gibi yine peygamberimin ;
    tek sevgilimin gününü kutluyorum.
    ne ısrarla hristiyanlara benzeyerek nede ya Resule pahalı hediyeler alarak
    çünkü hergünüm onu anmakla onun aşkıyla geçiyor
    ne bir güne sığdırabilirim aşkımı nede bir hediyeye.
    bugünümüde onu özleyerek geçiriyorum ;
    onun aşkıyla yanarak ;
    aklıma geldiğinde salavatlarla anarak ;
    hiç çıkıyormu aklından soran olmayacak ama olsun..
    çok özledim seni ya Resulallah ;
    seni anmak Rabbimi anmakla geçiyor hergünüm ve bugünüm!
    gün gelecek her fani gibi bende öleceğim ;
    Rabbim alacak mı beni yanına ;
    ben senin aşkınla yanarken yanına gelmeye sevaplarım yetecek mi?
    çok ağlıyorum Ya Resulallah seni görmek Rabbimi görmek için
    ağlıyorum bi o kadarda günahkarım nasıl olmayayım ki senin gibi yaşamamak ,
    ömer gibi ali gibi yaşamamak, yaşayamamak günah değil midir?
    kim utanmaz ki bundan ;
    kim ağlamaz ki buna!!
    Cennet'e gelsemde sana ulaşabilecek miyim Ya Resulallah
    sen orda çok yükseklerde cennetin en güzel yerlerinde olacaksın
    seni çok özlediğim halde sana aşık olduğum halde
    yanına gelip sarılabilecekmiyim,
    bunca dünya hayatının acısını çıkarabilecekmiyim..
    inşallah. YA Resulallah inşallah..
    Sana layık bi ümmet olamadıysam ve olamıyorsam ne kötü bana;
    ne kötü ki bu kısacık dünya hayatında senin istediğin bi ümmet,
    Allah'ın istediği bi kul olamıyorsam..
    Affet beni Allah'ım bu kulunu affet ki girebileyim cennetine görebileyim
    Muhammed (s.a.v.)'i ve mü'min kardeşlerimi.
    Bu dünya hayatından ve kabirdeki yalnızlıktan bir sana sığırım Allah ım...
    Peygamberim in sevgililer gününü ona aşık tüm mü'min kardeşlerim adına kutlarım ama hristiyanlar gibi değil hergünümde olduğu gibi...

     

                   


    February 02

    ÖRTÜNMEME BAHANELERİMİZE CEVAPLAR


                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                           
     
    Örtünmek isterim, ama ikna olmam lazım
    "KURANDA KESİN HÜKÜM VAR YETMEZMİ İKNA OLMANA"

    Örtünmem gerekiyor, ama geleceğimi düşünmek zorundayım
    "GELECEK ÖLÜM ONU DÜŞÜNDÜNMÜ"

    Allah(c.c.) beni başı açık olarak da sever
    "AMA GÜNAHKAR KULUM DER"

    Kapalıyım, ama ailem okul için başımı açmamı istiyor
    "AİLEN SENİ CEHEMMEN ATEŞİNDEN KURTARMAYACAK"
                      

    Fazla açık olmadığım için, günah olduğunu zannetmiyorum
    "GÖRÜNEN HER TEL ZİNA AZMI GÜNAH ACABA"

    Genç yaşta da kapanmak olmaz ki, yaşlanınca inşa Allah(c.c.)
    "YAŞLANACAĞIN GARANTİ Mİ YA YARIN ÖLÜRSEN"

    Tekrar açılırım düşüncesiyle, kapanmıyorum
    "HELE Bİ KAPAN ONU SONRA DÜŞÜN"

    Bazı özgürlüklerimin kısıtlanacağı düşüncesiyle kapanmak istemiyorum
     ALLH'IN KARŞISINDADA ÖZGÜR OLABİLECEKMİSİN"

    Kapanmak önemli değil, önemli olan kalbinin temizliği
    "KALBİN TEMİZLİĞİ GÜNAHA ENGEL DEĞİL"

    Evlenince kapanırım, ;kızım evlenince kapanr;
    "EVLENECEĞİN GARANTİMİ"

    Güzelliğimi sergilemek istediğimden dolayı kapanmamıştım
    "GÜZELLİĞİNİ SADECE EŞİNE SERGİLESEN NE GÜZEL OLUR"

    Kapanırsam, diğer dini vecibelerimi de yerine getirmem gerekecek
    "EE Bİ YERDEN BAŞLAMAK LAZIM"

    Dinden çıkmadığıma göre başımı açmamda problem yok
    "DİNDEN ÇIKMADIN AMA GÜNAHKARSIN"

    Başörtü için kendimi henüz hazır hissetmiyorum
    "ÖLÜNCEMİ HAZIR OLACAKSIN"

    Bu zamanda da başörtü olmaz ki! Hangi çağdayız?
    " GÜNAHIN BU ZAMANI O ZAMANI YOK KURAN HER ÇAĞ İÇİN İNDİ"

    Kısmet, bir bakarsın kapanırız inşa Allah(c.c.)
    "İNŞAllah AMA ACELE ET YAŞLANDIKTAN SONRA OLECEĞİNE DAİR SENEDİN VARMI?

    Önemli olan, saç dışındaki vücudun teşhir edilmemesi
    "YANİ GÜNAH SADECE VUCUDAMI VAR"

    Denedim, ama boğulacak gibi oldum
    "AMA İTİKAT GEREKİYOR"

    Evlenememe korkusu
    "SAÇIN AÇIK DİYE SENİNLE EVLENEN ERKEKTEN NE BEKLERSİNKİ"

    Lise ve üniversitedeki başı açık öğrencilere dinimi anlatacağım için başımı açacağım, yani hizmet için
    "KENDİNE HİZMET EDEMEYECEKSİN"

    Kapanmak içimden gelmiyor
    "NEDEN GÜNAH İŞLEMEK HOŞUNAMI GİDİYOR"

    Başörtülülerin yeterince örnek olamamaları
    "SEN ÖRTÜN VE ÖRNEK OL ONLARA

    Nefsime yenik düştüğümden, kapanamıyorum....
    "NEFİS ŞEYTANDIR SEN ŞEYTANA YENİKSİN GELECEĞİNİ DÜŞÜN YENİLME"


    Hz. Ali (a.s) şöyle buyuruyor:

     

    Bir gün Hz. Fatıma (a.s) ile Hz. Peygamber (s.a.a)’in huzuruna gittik Resululah’ın şiddetle ağladığını gördüm:

     

    Babam ve annem sana feda olsun neden ağlıyorsunuz? dedim.

     

    Peygamber “miraca gittiğim gece ümmetimden bazı hanımların şiddetli azaba uğradıklarına şahit oldum; onların şiddetli azaba duçar oldukları için ağlıyorum. Sonra onlardan her birinin azabını açıkladı. Hz. Fatıma: “Ey benim gözlerimin nuru bunların işledikleri günahları bana açıkla” dedi:

     

    Resulullah (s.a.a) şöyle buyurdu:

     

    “Saçlarından asılan kadın saçını namahrem erkeklere karşı örtmeyen kadındır.

     

    Kendi vücudunun etini yiyen kadın ise vücudunu başkaları için süsleyen kimsedir. Ama vücudunun eti, makas ile kopartılan kadın ise kendisini başkalarına sunan kadındı. Sonra şöyle buyurdu:

     

    Kocası kendisinden razı olan kadına ne mutlu![6]

     

    Son olarak kadın ile erkek arasında ortak olan bir hükme dikkat çekelim. İmam Caferi Sadık aleyhisselam şöyle buyuruyor:

      “(Mahrem olmayan kadın veya erkeğe) Bakışı şeytanın zehirli oklarından bir oktur. Nice bakış var ki uzun hasrete yol açar.”

    YARABBİM
    ÜMMETİ MÜSLÜMANI AFFET DOĞRU YOLUNDAN AYIRMA


    ÖRTÜNMEME BAHANELERİMİZE CEVAPLAR


                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                           
                                     
    Örtünmek isterim, ama ikna olmam lazım
    "KURANDA KESİN HÜKÜM VAR YETMEZMİ İKNA OLMANA"

    Örtünmem gerekiyor, ama geleceğimi düşünmek zorundayım
    "GELECEK ÖLÜM ONU DÜŞÜNDÜNMÜ"

    Allah(c.c.) beni başı açık olarak da sever
    "AMA GÜNAHKAR KULUM DER"

    Kapalıyım, ama ailem okul için başımı açmamı istiyor
    "AİLEN SENİ CEHEMMEN ATEŞİNDEN KURTARMAYACAK"
                      

    Fazla açık olmadığım için, günah olduğunu zannetmiyorum
    "GÖRÜNEN HER TEL ZİNA AZMI GÜNAH ACABA"

    Genç yaşta da kapanmak olmaz ki, yaşlanınca inşa Allah(c.c.)
    "YAŞLANACAĞIN GARANTİ Mİ YA YARIN ÖLÜRSEN"

    Tekrar açılırım düşüncesiyle, kapanmıyorum
    "HELE Bİ KAPAN ONU SONRA DÜŞÜN"

    Bazı özgürlüklerimin kısıtlanacağı düşüncesiyle kapanmak istemiyorum
     ALLH'IN KARŞISINDADA ÖZGÜR OLABİLECEKMİSİN"

    Kapanmak önemli değil, önemli olan kalbinin temizliği
    "KALBİN TEMİZLİĞİ GÜNAHA ENGEL DEĞİL"

    Evlenince kapanırım, ;kızım evlenince kapanr;
    "EVLENECEĞİN GARANTİMİ"

    Güzelliğimi sergilemek istediğimden dolayı kapanmamıştım
    "GÜZELLİĞİNİ SADECE EŞİNE SERGİLESEN NE GÜZEL OLUR"

    Kapanırsam, diğer dini vecibelerimi de yerine getirmem gerekecek
    "EE Bİ YERDEN BAŞLAMAK LAZIM"

    Dinden çıkmadığıma göre başımı açmamda problem yok
    "DİNDEN ÇIKMADIN AMA GÜNAHKARSIN"

    Başörtü için kendimi henüz hazır hissetmiyorum
    "ÖLÜNCEMİ HAZIR OLACAKSIN"

    Bu zamanda da başörtü olmaz ki! Hangi çağdayız?
    " GÜNAHIN BU ZAMANI O ZAMANI YOK KURAN HER ÇAĞ İÇİN İNDİ"

    Kısmet, bir bakarsın kapanırız inşa Allah(c.c.)
    "İNŞAllah AMA ACELE ET YAŞLANDIKTAN SONRA OLECEĞİNE DAİR SENEDİN VARMI?

    Önemli olan, saç dışındaki vücudun teşhir edilmemesi
    "YANİ GÜNAH SADECE VUCUDAMI VAR"

    Denedim, ama boğulacak gibi oldum
    "AMA İTİKAT GEREKİYOR"

    Evlenememe korkusu
    "SAÇIN AÇIK DİYE SENİNLE EVLENEN ERKEKTEN NE BEKLERSİNKİ"

    Lise ve üniversitedeki başı açık öğrencilere dinimi anlatacağım için başımı açacağım, yani hizmet için
    "KENDİNE HİZMET EDEMEYECEKSİN"

    Kapanmak içimden gelmiyor
    "NEDEN GÜNAH İŞLEMEK HOŞUNAMI GİDİYOR"

    Başörtülülerin yeterince örnek olamamaları
    "SEN ÖRTÜN VE ÖRNEK OL ONLARA

    Nefsime yenik düştüğümden, kapanamıyorum....
    "NEFİS ŞEYTANDIR SEN ŞEYTANA YENİKSİN GELECEĞİNİ DÜŞÜN YENİLME"


    Hz. Ali (a.s) şöyle buyuruyor:

     

    Bir gün Hz. Fatıma (a.s) ile Hz. Peygamber (s.a.a)’in huzuruna gittik Resululah’ın şiddetle ağladığını gördüm:

     

    Babam ve annem sana feda olsun neden ağlıyorsunuz? dedim.

     

    Peygamber “miraca gittiğim gece ümmetimden bazı hanımların şiddetli azaba uğradıklarına şahit oldum; onların şiddetli azaba duçar oldukları için ağlıyorum. Sonra onlardan her birinin azabını açıkladı. Hz. Fatıma: “Ey benim gözlerimin nuru bunların işledikleri günahları bana açıkla” dedi:

     

    Resulullah (s.a.a) şöyle buyurdu:

     

    “Saçlarından asılan kadın saçını namahrem erkeklere karşı örtmeyen kadındır.

     

    Kendi vücudunun etini yiyen kadın ise vücudunu başkaları için süsleyen kimsedir. Ama vücudunun eti, makas ile kopartılan kadın ise kendisini başkalarına sunan kadındı. Sonra şöyle buyurdu:

     

    Kocası kendisinden razı olan kadına ne mutlu![6]

     

    Son olarak kadın ile erkek arasında ortak olan bir hükme dikkat çekelim. İmam Caferi Sadık aleyhisselam şöyle buyuruyor:

      “(Mahrem olmayan kadın veya erkeğe) Bakışı şeytanın zehirli oklarından bir oktur. Nice bakış var ki uzun hasrete yol açar.”

    YARABBİM
    ÜMMETİ MÜSLÜMANI AFFET DOĞRU YOLUNDAN AYIRMA

    January 27

    DİKKAT EDELİM KARDEŞLER

    EY AZİZ MÜSLÜMAN KARDEŞiM

    Su satirlari ALLAH (c.c)`nin rizasi icin oku insanlari Allah`in dininden imanindan Hz. Muhammed (SAV)`in yolundan ayiran haneleri, cemiyetleri yikan “KUMAR” hakkinda biraz hasbihal edelim.
    Simdi Kumar oyunlarini yahudilerin icad ettigini hatirla!!!
    Acaba yahudiler cesitli kumar oyunlarini nicin hazirlamistir…???
    Hic düsünmediniz mi..???
    Tüm kumar oyunlarindaki sayilar islamin mukaddes sayilarina karsi hazirlanmistir.
    TAVLA
     oyununu ele alalim…15 pul bir tarafta, 15 pul diger tarafta olmak üzere30, iki de zar 32 elde…Islamin 32 farzina karsi degilmidir??? Sen tavla oynarken namazin islamin sartlariyla oynadiginin farkindamisin? Nicin 31 veya 35 olmamis? Bu bir tesadüfmüdür?
    DÜŞEŞ
    zar oyunu iki zarla oynanir. 6 bir tarafta 6 diger tarafta 12 yapar. Namazin farzi da 12 dir. Yahudi seni hem namazindan-imanindan alikoyuyor, hem de namaziyla ve farzlariyla oynatiyor.
    BLÜM KAGIT OYUNU
     52 kagitla oynanir, iki de joker etti 54. Islamda 54 farzda vardir.
    Evet 52 + 52 = 104 yapar. Bu sayi neye isarettir? ALLAH (c.c)`in gönderdigi 104 kitaba isaret degilmidir? Neden 102 ya da 106 dememis?
    Isin icinde cok sinsi bir kurnazlik oldugu belli degilmidir?
    ISKAMBIL
     28 kagitla oynanir. Bu da Kuran`da ismi gecen peygamberler sayisi kadardir. Sen iskambil kagitlari yerine önündeki masaya Hz. Isa`yi, Hz. Musa`yi, Hz. Ibrahimi ve en acisi Hz. Muhammedì vurdugunu biliyormuydun ?
    Alcak yahudinin seni nasil oynatiginin farkindamisin ?
    TAVLADAKİ   SAYILARI DÜŞÜN
     Yek: 1 Allah (c.c), Dü: 2 Teyemmüm farzi, Se: 3 Guslün farzi, Cehar: 4 Abdestin farzi, Penc: 5 Islamin sarti ve Ses: 6 Imanin sartlari.

    Bunlarin hangisi tesadüf kardesim? Hepsinde sinsice kurulmus korkunc tuzaklar degilmidir?
    Simdi anladinmi kardesim yahudilerin müslümanlari nasil sürükledigini ve kendilerine köle ettigini?
    O seni saatlerce kumar masasinda oturtup imanindan soyarken, kendisi milyarlik tesislerde silah ve cephane fabrikalari kurarak dünyadaki müslümanlara kann kusturuyor.
    Tövbe et canim kardesim, yahudinin oyununu boz, yeniden islama saril ve halis müslüman ol!
    Bu yaziyi baskalarina ulastirmayi ihmal etme !
    Allah (c.c)`a emanet ol kardesim !
    Bu yaziyi yazandan , basandan, dagitandan Allah (c.c) razi olsun.! Amin…
    January 25

    SEVGİLİ PEYGAMBERİMİZ H.Z MUHAMMED MUSTAFA S.A.V GÜZEL İSİMLERİ

     


     
    Esmâ- ül Nebi
             hz.muhammed mustafa s.av 

    Peygamberimizin (s.a.v) Mübârek İsimleri ve Mânâları

        Abdullah
            Allah'ın kulu     
              Âbid        
      
     Kulluk eden, ibadet eden  
    Âdil

    Adaletli
    Ahmed
    En çok övülmüş, sevilmiş
                                  
    Ahsen                              
    En güzel
    Alî
    Çok yüce
    Âlim
    Bilgin, bilen
    Allâme
    Çok bilen
    Âmil
    İş ve aksiyon sahibi
    Aziz
    Çok yüce, çok şerefli olan
    Beşir
    Müjdeleyici
    Burhan
    Sağlam delil
    Cebbâr
    Kahredici, gâlip
    Cevâd
    Cömert
    Ecved
    En iyi, en cömert
    Ekrem
    En şerefli
    Emin
    Doğru ve güvenilir kimse
    Fadlullah
    Allah'ın ihsânı,fazlına ulaşan
    Fâruk
    Hakkı ve bâtılı ayıran
    Fettâh
    Yoldaki engelleri kaldıran
    Gâlip
    Hâkim ve üstün olan
    Ganî
    Zengin
    Habib
    Sevgili, çok sevilen
    Hâdi
    Doğru yola götüren
    Hâfız
    Muhafaza edici
    Halîl
    Dost
    Halîm
    Yumuşak huylu
    Hâlis
    Saf, temiz
    Hâmid
    Hamd edici, övücü
    Hammâd
    Çok hamdeden
    Hanîf
    Hakikate sımsıkı sarılan
    Kamer
    Ay
    Kayyim
    Görüp, gözeten
    Kerîm
    Çok cömert, çok şerefli
    Mâcid
    Yüce ve şerefli
    Mahmûd
    Övülen
    Mansûr
    Zafere kavuşturulmuş
    Mâsum
    Suçsuz, günahsız
    Medenî
    Şehirli, bilgilive görgülü
    Mehdî
    Hidayet eden
    Mekkî
    Mekkeli
    Merhûm
    Rahmetle bezenmiş
    Mes'ûd
    Mutlu
    Metîn
    Çok sağlam ve güçlü
    Muallim
    Öğretici
    Muktedâ
    Peşinden gidilen
    Mübârek
    Uğurlu, hayırlı, bereketli
    Müctebâ
    Seçilmiş
    Mükerrem
    Şerefli, yüce
    Müktefî
    İktifâ eden, yetinen
    Münîr
    Nurlandıran, aydınlatan
    Mürsel
    Elçilikle görevlendirilmiş
    Mürtezâ
    Beğenilmiş, seçilmiş
    Muslih
    Islah edeci, düzene koyucu
    Mustafa
    Çok arınmış
    Müstakîm
    Doğru yolda olan
    Mutî
    Hakka itaat eden
    Mu'ti
    Veren ihsân eden
    Muzaffer
    Zafer kazanan, üstün olan
    Müşâvir
    Kendisine danışılan
    Nakî
    Çok temiz
    Nakîb
    Halkın iyisi, en seçkini
    Nâsih
    Öğüt veren
    Nâtık
    Konuşan, nutuk veren
    Nebî
    Peygamber
    Neciyullah
    Allah' ın sırdaşı
    Necm
    Yıldız
    Nesîb
    Asil, temiz soydan gelen
    Nezîr
    Uyarıcı, korkutucu
    Nimet
    İyilik, dirlik ve mutluluk
    Nûr
    Işık, aydınlık
    Râfi
    Yükselten
    Râgıb
    Rağbet eden, isteyen
    Rahîm
    Mü'minleri çok seven
    Râzî
    Kabul eden, hoşnut olan
    Resûl
    Elçi
    Reşîd
    Akıllı, olgun, iyi yola götürücü
    Saîd
    Mutlu
    Sâbir
    Sabreden
    Sâdullah
    Allah' ın mübârek kulu
    Sâdık
    Doğru olan, gerçekci
    Saffet
    Arınmış, seçkin kişi
    Sâhib
    Mâlik, arkadaş,sohbet edici
    Sâlih
    İyi ve güzel huylu
    Selâm
    Noksan ve ayıptan emin olan
    Seyfullah
    Allah' ın kılıcı
    Seyyid
    Efendi
    Şâfi
    Şefaat edici
    Şâkir
    Şükredici
    Tâhâ
    Kur'ân-ı Kerîm' deki ismi
    Tâhir
    Çok temiz
    Takî
    Haramlardan kaçınan
    Tayyib
    Helal, temiz, güzel, hoş
    Vâfi
    Sözünde duran
    Vâiz
    Nasihat eden
    Vâsıl
    Kulu Rabb'ine ulaştıran
    Yâsîn
    İnsan-ı kâmil
    Zâhid
    Mâsivadan yüz çeviren
    Zâkir
    Allah' ı çok anan








    SİLSİLE-İ ŞERİF

      SİLSİLE-İ ŞERİF
                                 
     Hâlık-ı arz u semâya eyleriz hamd ü senâ
    Ahmed-i Muhtâr'ı kıldı âleme nûr-ı hüda

    Hazret-i Sıddîk u Selmân, Kâsım u Ca'fer gibi
    Eylemiş neşr-i hakîkat Bâyezîd-i reh-nümâ

    Bü'l-Hasen zât-ı mükerrem Bû Ali kân-ı kerem
    Yûsuf-i vâlâ-şiyem sâlâr-ı ceyş-i asfiyâ

    Hâce Abdü'l-hâlik oldu Ârif ü Mahmûd'a pîr
    Şeyh Alî, Baba, Külâl etti cihânı rûşenâ

    Vâris-i taht-ı tarîkat şâh-ı âlem Nakşbend
    Eyledi Hâce Alâu'd-din'i halka pîşuvâ

    Oldu Ya'kûb'e Ubeydullâh-ı Ahrârî halef
    Hazret-i Zâhid'le geldi âleme zevk u safâ

    Nûr-i ceşm-i ma'rifet Dervîş Muhammed, Hâcegî
    Feyz-i Bâkî'le cihân-ı ma'nevî buldu bakâ

    Hazret-i Ahmed müceddid Urvetü'l-vüskâ olup
    Şeyh Seyfü'd-dîn ü Seyyîd Nûr'a nûr-ı i'tilâ

    Şâh-ı Mazhar şâh-ı Abdullâh-ı pîr-i Dehlevî
    Hazret-i Hâlid'le oldu kalb-i sâlik pür-zıyâ

    Seyyid-i âlî-neseb Tâha'l-Hakkarî'den sonra
    Pîrimiz Tâha'l-Harîrî oldu kutbi evliyâ

    Eyleriz arz-ı dehâlet dergeh-i sâdâta biz
    Es'ad u ihvân-ı dîne mağfiret kıl ey Hudâ

    Sâmî dostun hürmetine ey Cenâb-ı Kibriyâ
    Cümle ihvânı cemâlinle Cinânda kıl beka

    Feyz-i Carî Hazret-i Musâ ki, ol sahib vefâ
    Pek sahî Hayrü'l-Halef Osman Nuriyy-î pür hayâ

    Ve sallellahu alâ Seyyidina Muhammedin Nûr'in Nûr
    Sübhânel Meliki'l-Azizi'l-Kadir'il-Gafûr
    January 24

    ÇOCUKLARIMIZA VERİLECEK GÜZEL İSİMLER

      HADİSİ ŞERİF :Siz kıyamet günü isimleriniz ve babalarınızın isimleriyle çağrılacaksınız, öyle ise isimlerinizi güzel koyunuz.

    ÇOCUKLARIMIZA  VERİLECEK GÜZEL İSİMLER


    Kız isimleri ve anlamları

    Afra: Ayın 13. gecesi, beyaz
    toprak.
    Ahsen: Daha güzel, en güzel.

    Aişe: Yaşayan, zenginlik ve bolluk gören.

    Amine: Gönlü emin, kalbinde korku olmayan Peygamberimiz’in annesinin adı (Emine)
    Asude: Rahatlamış, keder ve sıkıntıdan uzak.
    Asuman: Gök, sema.
    Ayşegül: Gül renkli, canlı ve güzel.
    Ayşen: Ay gibi parlak, neşeli, sevimli.
    Ayşenur: Nurlu, ışıltılı hayat.
    Banu: Kadın, hanımefendi, prenses.
    Bedia: Örneksiz yaratan ve örneksiz yaratılmış, güzel, eşsiz.
    Bengisu: Ebedilik, ölümsüzlük veren su.
    Betül: Bakire, namuslu kadın.
    Beyza: Ak, bembeyaz, lekesiz.
    Binnur: Nurla özdeşleşmiş.
    Büşra: Müjde, sevinçli haber.
    Canan: Sevgili, sevilen kadın, yar.
    Didem: Gözüm
    Dilan: Gönül dostu.
    Dilara: Gönül alan, gönül kapan, gönlü dinlendiren.
    Dilşad: Gönlü hoş, sevilmiş.
    Eda: Naz, cilve.
    Emel: Ümit, hülya.
    Emine: Güvenilir, inanılır kadın.
    Fatma, Fatıma: Sütten kesilmiş.
    Feride: Eşşiz, benzeri olmayan, kibirli gururlu.
    Feyza: Bolluk, çokluk.
    Füsun: Büyü, sihir, şaşırtıcı güzelliğe sahip.
    Gülbanu: Gülhanım. Gül gibi güzel kadın.
    Gülcan: Gül gibi güzel canlı.
    Gülizar: Gül yanaklı.
    Gülperi: Gizli gül.
    Gülşah: Güllerin şahı.
    Günnur: Güneş ışığının aydınlığı.
    Handan: Güleryüzlü.
    Hatice: Vakitsiz erken doğan kız çocuğu.
    Hülya: Hayal, kuruntu, vehim.
    Hümeyra: Pembelik.
    Jale: Sabah çiceklerin üzerinde görülen su damlacığı, kırağı.
    Jülide: Karmakarışık, dağınık.
    Kübra: Büyük olan.
    Latife: Yumuşak, hoş, mülayim.
    Leyla: Çok karanlık gece.
    Macide: Şan ve şeref sahibi.
    Mehlika: Ay yüzlü güzel.
    Mehpare: Ay parçası, çok güzel.
    Melda: Genç körpe ve nazik.
    Meryem: İbadete düşkün insan.
    Mihriban: Şefkatli, merhametli, muhabbetli.
    Muazzez: İzzet ve şeref sahibi.
    Mukadder: Takdir olunmuş ve kıymeti bilinmiş.
    Mukaddes: Kutsal, temiz.
    Müberra: Temize çıkmış, arınmış, müstesna.
    Mücella: Parlatılmış, parlak.
    Müjgan: Kirpikler
    Münire: Nurlandıran, ışık veren.
    Müzeyyen: Süslenmiş.
    Nadide: Görülmemiş, çok değerli.
    Nadiye: Seslenen.
    Nâlân: İnleyen, feryad eden.
    Nazan: Nazlı.
    Nazife: Temiz, pak.
    Necla: Çocuk, evlat.
    Nermin: Yumuşak.
    Nigar: Sevgili, resim gibi, put gibi kadın.
    Nihal: Sevgili, düzgün fidan.
    Nihan: Gizli, saklı, bulunmayan.
    Nuran: Nurlu, runa ait.
    Nuray: Işık saçan ay.
    Nurbanu: Nur yüzlü hanım, gelin, prenses.
    Nurcan: Canlı, neşeli, hayat dolu.
    Nurefşan: Aydınlık veren, ortalığı ışık içinde bırakan.
    Nurgül: Gülün en parlak olanı.
    Nuriye: Işıklı.
    Nurten: Teni ışık gibi beyaz olan.
    Rahime: Hafif sesli, latif konuşan kadın.
    Rüveyda: Hoş, ince, nazik.
    Saadet: Mutluluk.
    Sabâhat: Güzellik, letafet.
    Sabiha: Güzel, latif, şirin.
    Saime: Oruç tutan kimse, oruçlu.
    Saliha: Dinin emir ve yasaklarına uyan, iyi ahlak sahibi kadın.
    Semra: Esmer.
    Sena: Övgü ile ilgili, şimşek parıltısı.
    Serpil: İyi geliş, büyü, güzellik.
    Seval: Severek al, hep sev.
    Süeda: Uğurlu insanlar.
    Süheyla: Yumuşak iyi huylu kadın.
    Süreyya: Ülker yıldızı.
    Süveyda: Kalpteki gizli günah.
    Şahika: Zirve, doruk.
    Şebnem: Çiğ, kırağı.
    Şemsinur: Nurun güneşi.
    Şermin: Utangaç, mahçup.
    Şevval: Arap takviminin 10. ayı.
    Şeyda: Aşk çılgını, aşık.
    Şule: Ateş alevi.
    Şükriye: İyilik bilme.
    Tuba: Kökü yukarıda, dalları aşağıda cennet ağacı.
    Türkan: Benzerlerinin arasında nitelikleriyle ayrılan.
    Vildan: Yeni doğmuş çocuklar, cennet çocukları.
    Zehra: Çok beyaz ve parlak yüzlü. Peygamberimiz’in kızı Hz. Fatıma’nın lakabı.
    Zerrin: Altından mamul, parlak.
    Zeynep, Zeyneb: Değerli taşlar, mücevherler.
    Zübeyde: Öz, asıl, cevher.

    Erkek isimleri ve anlamları

    Abdullah: Allah’ın kulu.
    Abdurrahim: Rahim’in (Allah’ın sıfatlarındandır) kulu.
    Abdurrahman: Rahmanın kulu.
    Abdülhamid: Bütün varlığın diliyle övülmüş Allah’ın kulu.
    Abdülkadir: Her şeye gücü yeten Allah’ın kulu.
    Ahmet: En çok övülmüş, methedilmiş, beğenilmiş.
    Akif: Bir şeyde sebat eden.
    Ali: Yüce, ulu.
    Alparslan: Arslan gibi cesur ve yiğit, savaş beyi.
    Alperen: Yiğit, bahadır.
    Arif: Meşhur, çok tanınmış, irfan sahibi.
    Asım: Günahtan, haramdan çekinen.
    Avni: Yardımla ilgili, yardıma ait.
    Aytekin: Ay şehzadesi.
    Aziz: Muhterem, sayın.
    Bahadır: Savaşlarda yılmazlığıyla üstünlük kazanan kişi.
    Bahattin, Bahaddin: Dinin değeri, değerlisi.
    Bârân: Yağmur.
    Baykal: Yaban kısrağı, deniz, derya.
    Behçet: Güleryüzlülük.
    Behzat: Doğuştan iyi.
    Beşir: Müjdeci.
    Bülent: Yüksek, yüce, uzun.
    Cafer: Küçük akarsu, çay, sütü bol deve.
    Cahit: Çalışan, gayret eden, çabalayan.
    Celal: Ululuk.
    Celil: Çok büyük ve ulu.
    Cemil: Güzel.
    Cevdet: İyilik, kusursuzluk.
    Cihan: Alem, kainat.
    Cüneyt: Küçük asker, askercik.
    Emin: Korkusuz kimse, emniyette olan.
    Emre: Aşık, müptela.
    Erdem: Fazilet, maharet.
    Erdinç: Duru, güçlü erkek.
    Erdoğan: Yiğit doğan.
    Ergun: Sert başlı, oynak ve hızlı giden at.
    Ergün: Yumuşak, uysal kimse.
    Erhan: İyi adaletli hükümdar.
    Ertan: Dericilerin yaprağıyla deri boyadıkları bir nevi ağaç.
    Ertuğrul: Dürüst, doğru, yiğit.
    Ertunga: Yiğit, hakan.
    Esat: Oldukça mutlu, çok hayırlı.
    Eyüp, Eyyüp: Sabırlı, günahlarına tevbe eden.
    Fahrettin: Dinin övdüğü.
    Fahri: Övünmeye mensup.
    Faruk: Doğruyu yanlıştan ayıran. Hz. Ömer’in lakabı.
    Fatih: Fetheden, İslam’a açan.
    Fazıl: Fazilet sahibi.
    Ferhat: Sevinç, neşe.
    Fethi: Fethe mensup.
    Fevzi: Galip gelen.
    Fuad: Kalp, yürek, gönül.
    Furkan: Hakkı batıldan ayırma.
    Gökhan: Uranüs gezegeni.
    Gültekin: Genç delikanlı, nazik.
    Gürhan: Hanlar hanı.
    Gürkan: Genç, taze.
    Habib: Sevgili.
    Hakkı: Doğrulu ve insaf sahibi.
    Halid: Sonsuz, daim.
    Halis: Hilesiz, katkısız.
    Hamdi: Şükreden, şükredici.
    Hamdullah: Allah’ın övgüsü.
    Hamza: Heybetli, azametli anlamında, aslan.

    Hikmet:. Hakimlik, feylesofluk. 2. Sebeb, gizli, Allah'ın hikmeti. 3. Felsefe. 4. Ahlaki söz, öğüt verici, kısa öz, öğretici söz. -

    Hasan: Güzellik, iyilik sahibi.
    Hilmi: Yumuşak huylu, sakin tabiatlı.
    İbrahim: İnananların babası.
    İhsan: İyilik etem.
    İlyas: Yağmurlara hükmeden İsrail peygamberi.
    İsa: Dört büyük peygamberden biri.
    İsmail: Hz. İbrahim’in oğlu.
    Kâmil: Tam, noksansız.
    Kâzım: Öfkesini yenen kimse.
    Kemal: Olgunluk.
    Kerem: Asalet.
    Kerim: Kerem sahibi.
    Lütfi: Hoşluk, güzellik.
    Mahmut: Hamd olunmuş, övülmüye değer.
    Mansur: Yardım olunmuş.
    Mehmet: Muhammed isminin Türkçede Peygambere saygı dolayısıyla aldığı biçim.
    Memduh: Övülmüş.
    Metin: Metanetli, sağlam, özü sözü doğru.
    Mirkelam: Güzel, nazik konuşan kimse.
    Muammer: Yaşayan.
    Muaz: Korunan, izzet sahibi.
    Muhammed: Tekrar tekrar övülmüş. Peygamberimiz’in isimlerindendir.
    Muharrem: Haram kılınmış.
    Muhsin: İyilikte bağışta bulunan.
    Mustafa: Temizlenmiş, seçilmiş, güzide.
    Mükremin: İkram olunmuş.
    Naci: Kurtulan, selamete kavuşan.
    Nail: Muradına eren.
    Naim: Bollukta yaşayan.
    Necati: Kurtulmaya mensup.
    Necdet: Korkusuz olmak, yiğitlik.
    Necip: Soyu sopu temiz.
    Necmeddin: Dinin yıldızı.
    Nihat: Huy, yaratılış.
    Nuri: Nurlu.
    Nurullah: Allah’ın nuru.
    Oğuz: Mübarek, saf, iyi yaratılışlı.
    Orhan: Şehrin yöneticisi, hakimi.
    Recai: Allah’a yalvaran.
    Recep: Gösterişli, heybetli.
    Rıdvan: Rıza, razı olma.
    Rıfat: Yükseklik, yücelik.
    Rıfkı: Yumuşaklık.
    Rıza: Hoşnutluk.
    Ruşen: Aydın, parlak.
    Rüstem: Yiğit, kahraman.
    Sacid: Secde eden.
    Said: Mübarek, kutlu, uğurlu.
    Sedat: Doğru ve haklı.
    Sezâi: Uygun, yaraşan.
    Sıtkı: İç yürek temizliği.
    Süleyman: Huzur, sükun.
    Şükrü: Şükretme.
    Tahsin: Güzel bulma, beğenme.
    Târık: Sabah yıldızı.
    Tuncer: Tunç gibi güçlü kimse.
    Turan: Eski İranlılara göre Türk ülkesi.
    Turhan: Soylu seçkin kimse.
    </< DIV>




    January 22

    4 BÜYÜK HALİFE HZ EBÜBEKİR SIDDIK (R.A)

      Hz. EBU BEKIR ES SIDDÎK (r.a) (571-634)   


    Hz. Muhammed (s.a.s.)'in Islâm'i teblige baslamasindan sonra ilk iman eden hür erkeklerin; rasit halifelerin, asere-i mübesserenin ilki. Câmiu'l Kur'an, es-Siddîk, el-Atik lakaplariyla bilinen büyük sahabi.

    Kur'ân-i Kerim'de hicret sirasinda Rasûlullah'la beraber olmasindan dolayi, "...magarada bulunan iki kisiden biri..." (et-Tevbe, 9/40) seklinde ondan bahsedilmektedir. Asil adi Abdülkâbe olup, Islâm'dan sonra Rasûlullah (s.a.s.)'in ona Abdullah adini verdigi kaydedilir. Azaptan azad edilmis mânâsina "atik"; dürüst, sadik, emin ve iffetli oldugundan dolayi da "siddik" lâkabiyla anilmistir. "Deve yavrusunun babasi" manasina gelen Ebû Bekir adiyla meshur olmustur. Teym ogullari kabilesinden olan Ebû Bekir'in nesebi Mürre b. Kâ'b'da Rasûlullah'la birlesir. Anasinin adi Ümmü'l-Hayr Selma, babasinin ki Ebû Kuhafe Osman'dir. Künyesi Abdullah b. Osman b. Amir b. Amir... b. Murra ...et-Teymî'dir. Bedir savasina kadar müsrik kalan oglu Abdurrahman disinda bütün ailesi müslüman olmustur. Babasi Ebû Kuhafe, Ebû Bekir'in halifeligini ve ölümünü görmüstür. Hz. Ebû Bekir'in Rasûlullah (s.a.s.)'den bir veya üç yas küçük oldugu zikredilmistir. Islâm'dan önce de saygin, dürüst, kisilikli, putlara tapmayan ve evinde put bulundurmayan "hanif" bir tacir olan Ebû Bekir, ölümüne kadar Hz. Peygamber'den hiç ayrilmamistir. Bütün servetini, kazancini Islâm için harcamis, kendisi sade bir sekilde yasamistir.

    Hz. Ebû Bekir, Fil yilindan iki sene birkaç ay sonra 571'de Mekke'de dünyaya gelmis, güzel hasletlerle taninmis ve iffetiyle söhret bulmustur. içki içmek câhiliye döneminde çok yaygin bir âdet oldugu halde o hiç içmemistir. O dönemde Mekke'nin ileri gelenlerinden olup Araplarin nesep ve ahbâr ilimlerinde meshur olmustur. Kumas ve elbise ticaretiyle mesgul olurdu; sermayesi kirk bin dirhemdi ki, bunun büyük bir kismini Islâm için harcamistir. Rasûlullah'a iman eden Ebû Bekir (r.a.) Islâm dâvetçiligine baslamis, Osman b. Affân, Zübeyr b. Avvâm, Abdurrahman b. Avf, Sa'd b. Ebî Vakkas ve Talha b. Ubeydullah gibi Islâm'in yücelmesinde büyük emekleri olan ilk müslümanlarin bir çogu Islâm'i onun dâvetiyle kabul etmislerdir.

    Hz. Ebû Bekir hayati boyunca Rasûlullah'in yanindan ayrilmamis, çocuklugundan itibaren aralarinda büyük bir dostluk kurulmustur. Rasûlullah birçok hususlarda onun görüsünü tercih ederdi. Umûmî ve husûsî olan önemli islerde ashâbiyla müsavere eden Peygamber (s.a.s.) bazi hususlarda özellikle Ebû Bekir'e danisirdi. (Ibn Haldun, Mukaddime, 206). Araplar ona "Peygamber'in veziri" derlerdi.

    Teymogullari kabilesi Mekke'de önemli bir yere sahipti. Ticaretle ugrasiyorlar, toplumsal temaslari ve genis kültürlülükleri ile taniniyorlardi. Hz. Ebû Bekir'in babasi Mekke esrafindandi. Hz. Ebû Bekir, câhiliye döneminde de güzel ahlâki ile tâninan, sevilen bir kisi idi. Mekke'de "esnak" diye bilinen kan diyeti ve kefalet ödenmesi islerinin yürütülmesiyle görevliydi. Muhammed (s.a.s.) ile büyük bir dostluklari vardi. Sik sik bulusur, Allah'in birligi, Mekke müsriklerinin durumu ve ticaret gibi konularda müsâvere ederlerdi. ikisi de câhiliye kültürüne karsiydilar, siir yazmaz ve siiri sevmezlerdi, daha ziyade tefekkür ederlerdi.

    Islâm'i Benimsemesi

    Hz. Ebû Bekir, Hira dagindan dönen Hz. Muhammed ile karsilastiginda, Rasûlullah (s.a.s.) ona, "Allah'in elçisi" oldugunu söyleyip "Yaratan Rabbinin adiyla oku" (el-Alâk, 96/1) diye baslayan âyetleri bildirdigi zaman hemen ona: "Allah'in birligine ve senin O'nun rasûlü olduguna iman ettim" demistir. Hz. Hatice'den sonra Rasûlullah'a ilk iman eden odur. Hz. Peygamber (s.a.s.) Islâm'i tebliginin ilk zamanlarinda kiminle konustuysa en azindan bir tereddüt görmüs, ancak Ebû Bekir seksiz ve tereddütsüz bir sekilde kabul etmistir. Hatta Hz. Peygamber (s.a.s.), "Bütün insanlarin imani bir kefeye, Ebû Bekir'in ki bir kefeye konsa, onun imani agir basardi " diye lâtif bir benzetme de yapmistir. Mü'min Ebû Bekir, hayatinin sonuna kadar tüm varligini Islâm'a adamis, bütün hayirli islerde en basta gelmistir.

    Ebû Bekir Mekke döneminde güçlü kabilelere mensup kisileri Islâm'a kazandirmaya çalisti, öte yandan müsriklerin iskencelerine maruz kalan güçsüzleri, köleleri korudu; servetini eziyet edilen köleleri satin alip azad etmekte kullandi. Bilâl, Habbab, Lübeyne, Ebû Fukayhe, Amir, Zinnire, Nahdiye, Ümmü Ubeys bunlardandir. Kendisi de Mescid-i Haram'da müsriklerin saldirisina ugramisti. Ebû Bekir, iman ettikten sonra Islâm'i teblige gizli gizli devam ediyordu. Annesi, karisi Ümmü Ruman ve kizi Esma da iman etmis, fakat ogullari Abdullah, Abdurrahman ve babasi Ebû Kuhafe henüz iman etmemislerdi. Osman b. Affan, Sa'd b. Ebî Vakkas, Abdurrahman b. Avf, Zübeyr b. Avvâm, Talha b. Ubeydullah gibi ilk müslümanlari Islâm'a dâvet eden odur. Müsriklerin eziyetleri çogalip müslümanlara yapilan baskilar arttiktan sonra Hz. Peygamber Hz. Ebû Bekir'e de Habesistan'a göç etmesini söylemis ve Ebû Bekir yola çikmis; ancak Berkü'l-Gimâd'da Mekke'nin ileri gelen kabilelerinden Ibn Dugunne ile karsilastiginda Ibn Dugunne onu himayesine aldigini ve Mekke'ye dönmesi gerektigini belirterek, ikisi birlikte Mekke'ye dönmüslerdir. Ancak sartli olarak Ebû Bekir'i himayesine alan Ibn Dugunne, Ebû Bekir'in açiktan açiga ibadet etmesi ve inancini yaymaya devam etmesi sebebiyle sartlari yerine getirmedigini iddia ederek ona ibadetini gizli yapmasini söylediginde Ebû Bekir, onun himayesine ihtiyaci olmadigini, zaten kendisine söz de vermedigini ifade etmisti: "Senin himayeni sana iâde ediyorum. Bana Allah'in himayesi yeter." Böylece onüç yil Mekke'de Rasûlullah'in yaninda kalan Hz. Ebû Bekir, Hz. Aise'nin rivâyetine göre, Rasûlullah hicret emrini alip Ebû Bekir'e gelerek ona beraberce hicret edeceklerini söyleyince Ebû Bekir sevinçten aglamaya baslamisti (Ibn Hisâm, es-Sire, II, 485).

    Hz. Peygamber'in bir gecede Mekke'den Kudüs'e oradan Sidretü'l Münteha'ya gittigi isra ve Mirâc hâdisesini duyan müsrikler bunu Hz. Ebû Bekir'e yetistirdikleri zaman; "O dediyse dogrudur." demistir. Bu sözünden sonra Ebu Bekir'e; ihlâsli, asla yalan söylemeyen, özü dogru, itikadinda süphe olmayan anlaminda, "Siddik" lâkabi verildi. Kur'an tâbiriyle, "O, ne iyi arkadasti " (en-Nisâ, 4/69) denilebilir.

    Iste o "Siddîk" ile o "Emîn", o iki arkadas beraberce Sevr dagindaki magaraya hareket ederek hicret etmislerdir.

    Hicreti

    Sevr magarasina ilk giren Hz. Ebû Bekir, (r.a.) magarada kesif yaptiktan sonra Rasûlullah içeri girmistir. Ebû Bekir'in kizi Esma yolda yemeleri için aziklarini hazirlamisti. Onlar Mekke'den ayrilinca müsrikler her tarafa adamlarini yollayarak aramaya basladilar. Kureys kabilesinin müsrikleri Ebû Cehil baskanliginda Esma'nin evini aradilar, hakaret edip dayak attilar. Hz. Ebû Bekir (r.a.) hicret yolculuguna çikarken yanina bütün parasini almisti. Buna ragmen kizi Esma onun nerede oldugunu, nereye gittigini kâfirlere söylememistir. iz süren Mekkeli müsrikler Sevr magarasina kadar geldiler. Rasûlullah bu sirada Kur'ân'da anlatildigi biçimde söyle diyordu: "Üzülme, Allah bizimledir" (et-Tevbe, 104/40). Nitekim Allah ona güven vermis, göremedikleri askerleriyle onu desteklemistir; Allah güçlüdür, hakimdir. Kâfirler tüm aramalara ragmen onlari bulamadilar. Magarada üç gün kaldiktan sonra Medine'ye yönelen Rasûlullah ile Ebû Bekir Kuba'ya vardilar.

    Ebû Bekir magarada kaldiklari günü söyle anlatir: "Rasûlullah (s.a.s.) ile beraber bir magarada bulundum. Bir ara basimi kaldirip baktim. O anda Kureys casuslarinin ayaklarini gördüm. Bunun üzerine, 'Ya Rasûlullah, bunlardan birkaçi gözünü asagi egse de baksa muhakkak bizi görür' dedim. O, 'Sus ya Ebû Bekir. iki yoldas ki, Allah onlarin üçüncüsü ola, endise edilir mi?' buyurdu. Kuba'da üç gün kalan Rasûlullah ile Hz. Ebû Bekir nihayet Medine'ye vardilar. Medine'de Hz. Ebû Bekir humma hastaligina tutuldu. Hastalik ilerleyip yataga düstügünde Rasûlullah, "Allah'im Mekke'yi bize sevgili kildigin gibi Medine'yi de bize sevgili kil, hummayi bizden uzaklastir' diye dua ettigi zaman Hz. Ebû Bekir ve hasta olan diger sahâbîler iyilestiler. Bu aradâ Hz. Âise ile Hz. Muhammed (s.â.s.)'in dügünleri yapildi. Mescidi Nebî insâ edildi. Masraflarin bir kismini Hz. Ebû Bekir karsiladi. Medine'de kardeslik tesis edildiginde Ebû Bekir'in kardesligi Harise b. Zeyd oldu.

    Hz. Ebû Bekir Medine'de Mescidi Nebî'nin insasina katildi. Rasûlullah Islâm'i yaymak ve düsmanlar hakkinda bilgi toplamak için seriyye denilen kesif kollarini Medine disina gönderiyor, bunlara bazen Hz. Ebû Bekir de katiliyordu. Rasûlullah ile birlikte bizzat çarpistigi savaslarda (Bedir'de, Uhud'da, Hendek'te) Ebû Bekir de yer aldi. O, Müreysi, Kurayza, Hayber, Mekke, Huneyn, Taif gazvelerinde de bulundu. Rasûlullah'in bizzat idare ettigi harplere gazve denir. Ebû Bekir, bu sözü geçen büyük savaslardan baska, otuzdan fazla gazveye katilmistir. Çarpisma olmaksizin Veddan, Buvat, Bedr-i Ûlâ, Useyre gazveleriyle de düsmanlar itaat altina alinmistir. Bütün bu gazvelerde Hz. Ebû Bekir, Rasûlullah'in en yakininda yer almis olup onun "veziri" gibi idi. Bedir'de, oglu Abdurrahman müsrikler safinda yer aldiginda Ebû Bekir ogluyla çarpismistir. Sadece o degil, Bedir'de birçok sahâbî, oglu, kardesi, babasi, dayisi ile çarpismisti. Bedir savasi, müslümanlarin Islâm'i herseyden üstün tuttuklarini, Allah için en yakinlari olan müsrikleri kan bagi veya kabile taassubu içinde kalmadan, baska insanlardan ayirdetmeden öldürdüklerini göstermektedir. Rasûlullah'in bir amcasi Hamza, Islâm ordusu safindayken öteki amcasi Abbas, düsman safindaydi. Yegeni Ubeyde kendi yanindayken, öteki yegenleri Ebû Süfyan ve Nevfel müsriklerle beraberdi. Hattâ kizi Zeyneb'in esi Ebû'l-As da Rasûlullah'a karsi müsriklerle birlikte savasiyordu.

    Hicretin 9. yilinda Medine'de büyük bir kitlik oldu. Bu arada Bizans imparatoru, sam'da Hicaz bölgesini istilâ etmek üzere büyük bir ordu hazirladi. Rasûlullah, bu orduya karsi Islâm ordusunu hazirlarken, kitlik sebebiyle zorluklarla karsilasti. Ebû Bekir malinin hepsini bu ordunun hazirlanmasinda kullandi. Onuncu yilda "Vedâ Hacci"nda bulunan Allah'in Rasûlü, onbirinci yilda hastalandi.

    Hilâfeti

    Hicrî onbirinci yilda hastalanan Rasûlullah (s.a.s.) 13 Rebiyülevvel Pazartesi günü (8 Haziran 632) vefât etti. Onun vefâtini duyan müslümanlar büyük bir üzüntüye kapildilar ve ilk anda ne yapmalari gerektigine karar veremediler. Ama o da bir ölümlüydü. Hz. Ömer, onun Hz. Musa gibi Rabbi ile bulusmaya gittigini, O'nun için "öldü" diyen olursa ellerini kesecegini söylüyordu. Ebû Bekir, Rasûlullah'in iyi oldugu bir sirada ondan izin alarak kizinin yanina gitmisti. Vefât haberini duyar duymaz hemen geldi, Rasûlullah'i alnindan öptü ve "Babam ve anam sana fedâ olsun ya Rasûlullah. Ölümünde de yasamindaki kadar güzelsin. Senin ölümünle peygamberlik son bulmustur. sânin ve serefin o kadar büyük ki, üzerinde aglamaktan münezzehsin. Yâ Muhammed, Rabbinin katinda bizi unutma; hatirinda olalim ..." dedi. Sonra disari çikip Ömer'i susturdu ve; "Ey insanlar, Allah birdir, O'ndan baska ilâh yoktur, Muhammed O'nun kulu ve elçisidir. Allah apaçik hakikattir. Muhammed'e kulluk eden varsa, bilsin ki o ölmüstür. Allah'a kulluk edenlere gelince, süphesiz Allah diri, bâkî ve ebedîdir. Size Allah'in su buyrugunu hatirlatirim: "Muhammed sadece bir elçidir. Ondan önce de peygamberler gelip geçmistir. Simdi o ölür veya öldürülürse siz ökçelerinizin üzerinde geriye mi döneceksiniz? Kim ökçesi üzerinde geriye dönerse Allah'a hiçbir ziyan veremez. Allah sükredenleri mükâfatlandiracaktir" (Âl-u imrân, 3/144). Allah'in kitabi ve Rasûlullah'in sünnetine sarilan dogruyu bulur, o ikisinin arasini ayiran sapitir. seytan, peygamberimizin ölümü ile sizi aldatmasin, dininizden saptirmasin. seytanin size ulasmasina firsat vermeyiniz" (Ibn Hisâm, es-Sire, IV, 335; Taberî, Târih, III, 197,198).

    Hz. Ebû Bekir bu konusmasiyla orada bulunanlari teskin ettikten sonra Rasûlullah'in teçhiziyle ugrasirken, Ensâr, Benû Sâide sakifesinde toplanarak Hazrec'in reisi olan Sa'd b Uhâde'yi Rasûlullah'tan sonra halife tayini için bir araya gelmislerdir. Ebû Bekir, Hz. Ömer, Ebû Ubeyde ve Muhacirlerden bir grup hemen Benû Saîde'ye gittiler. Orada Ensâr ile konusulduktan ve hilâfet hakkinda çesitli müzakereler yapildiktan sonra Hz. Ebû Bekir, Ömer ile Ebû Ubeyde'nin ortasinda durdu ve her ikisinin ellerinden tutarak ikisinden birine bey'at edilmesini istedi. O, kendisini halife olarak öne sürmedi. Hz. Ebû Bekir'in konusmasindan sonra Hz. Ömer atilarak hemen Ebû Bekir'e bey'at etti ve, "Ey Ebû Bekir, müslümanlara sen Rasûlullah'in emriyle namaz kildirdin. Sen onun halifesisin ve biz sana bey'at ediyoruz. Rasûlullah'a hepimizden daha sevgili olan sana bey'at ediyoruz" dedi. Hz. Ömer'in bu âni davranisi ile orada bulunanlarin hepsi Ebû Bekir'e bey'at ettiler. Bu özel bey'attan sonra ertesi gün Mescid-i Nebî'de Hz. Ebû Bekir bütün halka hutbe okudu ve resmen ona bey'at edildi. Rasûlullah'in defni sali günü gerçeklesirken, onun nereye defnedilecegi hakkinda da bir ihtilâf meydana geldiginde Hz. Ebû Bekir yine firasetini ortaya koydu ve "Her peygamber öldügü yere defnedilir" hadisini ashaba hatirlatarak bu ihtilâfi giderdi. Rasûlullah'in cenaze namazi imamsiz olarak gruplar halinde kilindi. Bütün bunlar olurken, Hz. Ali'nin Hz. Fatima'nin evinde Hasimogullari ve yandaslari ile toplandigi ve bey'ata ilk zamanlar katilmadigi nakledilir. Hz. Ali rivâyetlere göre, el-Bey'atü'l-Kübrâ'ya bey'at edildigi haberini alir almaz, elbisesini yarim yamalak giydigi halde evden firlamis ve gidip Hz. Ebû Bekir'e bey'at etmistir (Taberî, Târih, III, 207). Onun aylarca Hz. Ebû Bekir'e bey'at etmedigi haberleri gerçege uygun olmasa gerektir. Çünkü onun Ebû Bekir'in üstünlügünü bildigi, onun hakkinda yaptigi konusmalar ve tarihin akisi, diger rivâyetlere aykiridir.

    Râsulullah'in en yakin ashâbi arasinda -hattâ Ebû Bekir ile Ömer arasinda- zaman zaman ihtilâflar, görüs ayriliklari meydana gelmisse de ilk iki halife zamaninda da görüldügü gibi dâima birliktelik devam ettirilmistir. Anlasmazlik gibi görünen hâdiselerin birçogunda huy ve karakter farkliligi rol oynuyordu. Meselâ Ebû Bekir yumusak ve sâkin davranirken, Ömer sertlik yanlisiydi. Ama her zaman birlikte hareket ettiler. Ebû Bekir'in yönetiminde, Hz. Ali ve Zübeyr b. Avvam Ridde savaslarinda kararlarin içinde, namazlarda Ebû Bekir'in arkasinda yer almislardir (Ibn Kesir, el-Bidâye ve'n Nihâye, V, 249). Hz. Ali, Rasûlullah'in bir vasiyeti olsaydi ölünceye kadar onu yerine getirecegini söylemis (Taberî, a.g.e., IV, 236) ancak, Ibn Abbas'in Rasûlullah hastalandigi zaman ona gidip hilâfet isini sormak istemesini geri çevirmistir. Yani Hz. Ebû Bekir'in halifeligine karsi kimseden bir çikis olmamistir. Zaten tabii, fitrî, akli ve maslahata uygun olan da onun halifeligidir. Hz. Peygamber ölmeden önce yazili bir ahidname birakmamis, ancak Hz. Ebû Bekir'in faziletine dair Mescid'de konusmus, hasta yatagindayken onu israrla çagirtmis ve yerine imam tâyin etmistir.

    Hz. Ebû Bekir, kendisine Rasûlullah'in mirasindan pay almak için gelen Hz. Fâtima'ya, "Rasûlullah'in yaptigi hiçbir seyi yapmaktan geri durmam" diyerek, Fâtima'nin peygamberin kizi olmasini dinin üstün tutulmasindan daha önemsiz görmüs ve Rasûlullah'in yanindayken ondan ne duymus, ne görmüsse onu tatbik etmistir (Taberî, III, 220). Sonralari Hz. Ali'nin hilâfeti zamaninda Fâtima'ya -ki, Ebû Bekir'e gidip miras isterken onu savunmustu- mirastan hiçbir sey vermemesi de ashâbin Rasûlullah'in sünnetine nasil itaat ettiklerinin delilidir (Ibn Teymiye, Minhâc'üs-Sünne, III, 230). Hz. Ebû Bekir "Rasûlullah'in Halifesi" seçildikten sonra Mescid'de yaptigi konusmada, "Sizin en hayirliniz degilim, ama basiniza geçtim; görevimi hakkiyle yaparsam bana yardim ediniz, yanilirsam dogru yolu gösteriniz; ben Allah ve Rasûlü'ne itaat ettigim müddetçe siz de bana itaat ediniz, ben isyan edersem itaatiniz gerekmez..." demistir (Ibn Hisâm, es-Sire, IV, 340-341; Taberî, Târih, III, 203).

    Mürtedlerle Mücadele, Irak ve Suriye Fütühati

    Hz. Ebû Bekir Rasûlullah'in halifesi olduktan sonra, onun vefâtiyla Arabistan'da Mekke ve Medine disindaki bölgelerde görülen dinden dönme hareketlerine, yalanci peygamberlere, "namaz kilariz, ama zekât vermeyiz" diyenlere karsi savas açti. Esvedu'l-Ansi, Müseylemetü'l-Kezzâb, Secah, Tuleyha gibi yalanci peygamberlerle yapilan savaslarla bu zararli unsurlar yok edilmis, isyan bastirilmis, zekât yeniden toplanmaya ve Beytü'l-Mal'e konulup dagitilmaya baslanmistir. Rasûlullah'in hazirladigi, ancak vefâti sebebiyle bekleyen Üsâme ordusunu Ürdün'e yollayan Ebû Bekir, Bahreyn, Umman, Yemen, Mühre isyanlarini bastirmistir. içte isyancilarla mücâdele edilirken, dista da iki büyük imparatorlugun, iran ve Bizans'in ordulariyla karsilasilmistir. Hîre, Ecnâdin ve Enbâr, savaslarla Islâm diyarina katilmis, Irak fethedilmis, Suriye'nin de önemli kentleri ele geçirilmistir. Yermük savasi devam ederken Hz. Ebû Bekir vefât etmistir. Onun ordusuna verdigi ögütlerde su ibareler vardir: "Kadin, çocuk ve yaslilara dokunmayin, yemis veren agaçlari kesmeyin, ma'mur bir yeri tahrip etmeyin, haddi asmayin, korkmayin." Gerçekten Islâm ordusu fethettigi yerlerde kimseye zulmetmemis, adaletiyle düsmanlarin takdirini kazanmis, müslüman olmayip da cizye vererek Islâm'in himayesine giren milletler huzur ve emniyet içinde yasamislardir.

    Kur'ân-i Kerîm'in Toplanmasi, "Mushaf''in Meydana gelmesi

    Hz. Ebû Bekir, Ridde harplerinde, vahiy kâtiplerinin ve kurrâ'nin birçogunun sehid olmasi üzerine, Hz. Ömer'in Kur'ân'in toplanmasi fikrine önce sicak bakmamissa da sonra ona hak vererek, Kur'ân âyetlerinin toplanmasini saglamistir. Rasûlullah zamaninda peyderpey inen vahiy, kâtiplerce ceylan derilerine, beyaz taslara, enli hurma dallarina yazildigi gibi, ashâbin çogu da Kur'ân hâfizi idi. Ancak, yazili olan âyetler daginikti, kurrâ da azalinca Kur'ân'in muhafazasi hususunda endise edildi. Ebû Bekir, Zeyd b. Sâbit'in baskanliginda bir heyet teskil ederek, herkesin elindeki âyetleri getirmesini emretti. Ayrica sâhitlerle âyetler dogrulaniyor, kurrâ' ile te'kid ediliyordu. Böylece bütün âyetler toplandi ve "Mushaf" meydana getirildi. Bu Mushaf Ebû Bekir'den Ömer'e, ondan da kizi Hafsa'ya geçti ve Hz. Osman zamaninda çogaltilarak Dârü'l-islam'in bütün vilâyetlerine dagitildi.

    Vefâti

    Hilâfeti iki sene üç ay gibi çok kisa bir müddet sürmesine ragmen Hz. Ebû Bekir zamaninda Islâm devleti büyük bir gelisme göstermistir. Hz. Ebû Bekir Hicrî 13. yilda Cemâziyelâhir ayinin basinda hicretten sonra Medine'de yakalandigi hastaliginin ortaya çikmasi üzerine yataga düsünce yerine Ömer'in namaz kildirmasini istedi. Ashâbla istisâre ederek Hz. Ömer'i halifelige uygun gördügünü söyledi. Hz. Ömer'in sert ve kaba olusu gibi bazi itirazlara cevap verdi ve hilâfet ahitnamesini Hz. Osman'a yazdirdi. Ebû Bekir (r.a.) de, çok sevdigi Rasûlullah gibi altmisüç yasinda vefât etti. Vasiyeti geregi Rasûlullah'in yanina -omuz hizasinda olarak- defnedildi. Böylece bu iki büyük insanin, iki büyük dostun, kabirlerinde de birliktelikleri devam etti.

    Kisiligi ve Yönetimi

    Tâcir olarak genis bir kültüre sahip olan Hz. Ebû Bekir, dürüstlügü ve takvâsi ile ashâb içinde ilk sirada yeralir. Karakteri; yumusak huyluluk, çok düsünüp çok az konusmak, tevâzu ile belirgindi. Hz. Âise'nin rivâyetine göre, "gözü yasli, gönlü hüzünlü, sesi zayif" biri idi. Câhiliye döneminde müsrikler ona güvenir, diyet ve borç-alacak islerinde onu hakem tanirlardi. Rasûlullah'in en sadik dostu olan Ebû Bekir'in Mirâc olayinda sergiledigi sonsuz baglilik örnegi ona "es-Siddik" lâkabini kazandirmistir. O bu olayda "O ne söylüyorsa dogrudur" demistir. Cömertlikte ondan üstünü de yoktur. Bütün malini mülkünü Islâm için harcamis, vefât ederken vasiyetinde, halifeligi müddetince aldigi maaslarin, topraklarinin satilarak iâde edilmesini istemis ve geride bir deve, bir köleden baska birsey birakmamistir. Dört esinden alti çocugu olan Ebû Bekir, kizi Âise'yi Rasûlullah ile hicretten sonra evlendirmistir (Tabakat-i Ibn Sa'd, VI, 130 vd.; Ibnu'l-Esir, II, 115 vd).

    Hicret sirasinda magarada iken ayagini bir yilan soktugunda ve ayagi acidiginda o sirada dizine yatip uyumus olan Peygamber'i uyandirmamak için sesini çikarmamasi, aglarken Hz. Peygamber uyanip ne oldugunu sordugunda, "Anam-babam sana fedâ olsun ya Rasûlullah" demesi olayi Ebû Bekir'in Rasûlullah'a olan bagliliginin örneklerinden sadece biridir. Hz. Ebû Bekir'in beyaz yüzlü, zayif, dogan burunlu, sakallarini kina ve çivit otuyla boyayan sakin bir adam oldugu rivâyet edilir (Ibnü'l Esir, el-Kâmil fi't-Târih, II, 419-420). Rasûlullah'tan sonra bu ümmetin en hayirlisi Ebû Bekir'dir. O, Hz. Peygamber'in veziri, fetvâlarda en yakini idi. Rasûlullah'in, "insanlardan dost edinseydim, Ebû Bekir'i edinirdim" (Buhâri, Salât, 80: Müslim, Mesâcid, 38: Ibn Mâce, Mukaddime, II) ve "Herkeste iyiliklerimin karsiligi vardir, Ebû Bekir hariç" demesi ve son hutbesinde, "Allah, kullarindan birini dünya ile kendi katinda olan seyleri tercih hususunda serbest birakti; kul, Allah katinda olani tercih etti'' diye Ebû Bekir'i övmesi ve mescide açilan tüm kapilari kapattirip yalniz Hz. Ebû Bekir'in kapisini açik birakmasi ona verdigi degeri göstermektedir. Hz. Ebû Bekir'in nasslara aykiri hiçbir görüsü bize ulasmamistir, çünkü böyle bir reyi yoktur. Ebû Bekir nâsih sünneti çok iyi biliyor, Rasûlullah'i herkesten çok taniyordu. Bu yüzden hilâfetinde kendisine karsi içte muhâlif bir hareket olmamis ve fitneler görülmemistir (Buhâri, Fedâilü'l-Ashâbi'n-Nebî, 3 ). ihtilâf veya ihtilâflarda çözümsüzlük, bid'atler onun devrinde yasanmamistir. "Üzülme, Allah bizimle beraberdir" buyuran Rasûlullah'in haberi sanki lâfizda ve mânâda Hz. Ebû Bekir'de zâhir olmustur (Ibn Teymiye, Külliyat Tercümesi, Istanbul 1988, IV, 329).

    Kaynaklarda onun, "Ben ancak Rasûlullah'a tâbiyim, birtakim esaslar koyucu degilim" diye kararlarinda çok titiz davrandigi zikredilir (Taberî, IV, 1845; Ibn Sa'd, III, 183). Bir meseleyi hallederken önce Kur'ân'a bakar, bulamazsa Sünnet'te arastirir, orda da bulamazsa ashâbla istisâre eder ve ictihad ederdi. Ganimetin bölüsümü meselesinde Muhâcir-Ensâr esitligi'nin ihtilâfa yol açmasinda Ömer'in Muhâcirlere daha çok pay verilmesini savunmasina ragmen ganimeti esit olarak bölüstürmüstür. O sebeple hilâfetinde huzursuzluk çikmadi. Rasûlullah ve kendisi, bir mecliste bir anda verilen üç talâki bir talâk saymislar, bu daha sonra-birçok "maslahat geregi" diye yapilan degisiklik gibi- üç talâk sayilmistir. Yani Ebû Bekir, Rasûlullah'in tüm uygulamalarini aynen tatbik etmek istemis; bazen -kalpleri Islâm'a isindirmak istenenlere toprak vermesi gibi- maslahat geregi veya zamanin degismesiyle hükümlerin degismesini söyleyen ashâbina uymustur. Müslümanlar henüz otuzsekiz kisiyken Mekke'de Mescid-i Haram'da Islâm'i teblig eden ve müsriklerce dövülen Ebû Bekir'e hilâfetinde "Halifet-u Rasûlillah" denilmis, sonraki halifelere ise "Emîrü'l-Mü'minîn" denilmistir. Mâlî islerini Ebû Ubeyde, kadilik ve kazâ islerini Hz. Ömer, kâtipligini Zeyd b. Sâbit ve Hz. Ali, baskumandanligini Üsâme ve Halid b. Velid yapmistir. Medine Dârü'l-Islâm'in baskenti olmus, Mekke, Taif, San'a, Hadramevt, Havlan, Zebid, Rima, Cened, Necran, Cures, Bahreyn vilâyetlere ayrilmistir. Yönetimi merkezî olup, ganimetlerin beste biri Beytü'l-Mal'de toplanmistir.

    Hz. Ebû Bekir, Mukillîn denilen çok az hadis rivâyet eden ashâbdan sayilir. O, yanilip da yanlis birsey söylerim korkusuyla yalnizca yüz kirk iki hadis rivâyet etmis veya ondan bize bu kadar hadis rivâyeti nakledilmistir. Hutbe ve ögütlerinden bazilari söyledir:

    "Rasûlullah vahy ile korunuyordu. Benim ise beni yalniz birakmayan bir seytanim vardir... Hayir islerinde acele edin, çünkü arkanizdan acele gelen eceliniz var... Allah için söylenmeyen bir sözde hayir yoktur... Herhangi bir yericinin yermesinden korktugu için hakki söylemekten çekinen kimsede hayir yoktur... Amelin sirri sabirdir... Hiç kimseye imandan sonra sagliktan daha üstün bir nimet verilmemistir... Hesaba çekilmeden kendinizi hesaba çekiniz (Ayr. bk. Ebû Nuaym, Hilye, l )

    4 BÜYÜK HALİFE HZ ÖMER (R.A)

                      

    Hz. ÖMER B. HATTAB (r.a)


    Ikinci Rasid Halife. Islâmi yeryüzüne yerlestirip, hakim kilmak için Resulullah (s.a.s)'in verdigi tevhidî mücadelede ona en yakin olan sahabilerden biri. Hz. Ömer (r.a), Fil Olayindan on üç sene sonra Mekke'de dogmustur. Kendisinden nakledilen bir rivayete göre o, Büyük Ficar savasindan dört yil sonra dünyaya gelmistir (Ibnül-Esîr, Üsdül-gâbe, Kahire 1970, IV,146). Babasi, Hattab b. Nüfeyl olup, nesebi Ka'b'da Resulullah (s.a.s) ile birlesmektedir. Kureys'in Adiy boyuna mensup olup, annesi, Ebu Cehil'in kardesi veya amcasinin kizi olan Hanteme'dir (bk. a.g.e., 145).

    Kaynaklar Hz. Ömer (r.a)'in müslüman olmadan önceki hayati hakkinda fazlaca bir sey söylemezler. Ancak küçüklügünde, babasina ait sürülere çobanlik ettigi, sonra da ticarete basladigi bilinmektedir. O, Suriye taraflarina giden ticaret kervanlarina istirak etmekteydi (H. ibrahim Hasan, Tarihul-Islâm, Misir 1979, I, 210). Cahiliyye döneminde Mekke esrafi arasinda yer almakta olup, Mekke sehir devletinin sifare (elçilik) görevi onun elindeydi. Bir savas çikmasi durumunda karsi tarafa elçi olarak Ömer gönderilir ve dönüsünde onun verdigi bilgi ve görüslere göre hareket edilirdi. Ayrica kabileler arasinda çikan anlasmazliklarin çözümünde etkin rol alir ve verdigi kararlar baglayicilik vasfi tasirdi (Suyûtî, Tarihul-Hulefâ, Beyrut 1986, 123; Üsdül-gâbe, IV, 146).

    Hz. Ömer, sert bir mizaca sahip olup, Islâma karsi asiri tepki gösterenlerin arasinda yer almaktaydi. Sonunda o, dedelerinin dinini inkâr eden ve tapindiklari putlara hakaret ederek insanlari onlardan yüz çevirmege çagiran Muhammed (s.a.s)'i öldürmeye karar vermisti. Kilicini kusanarak, Peygamberi öldürmek için harekete geçmis, ancak olayin gelisim sekli onun müslümanlarin arasina katilmasi sonucunu dogurmustu. Tarihçilerin ittifakla naklettikleri rivayete göre, Ömer (r.a)'in müslüman olusu söyle gerçeklesmisti: Ömer, Resulullah (s.a.s)'i öldürmek için onun bulundugu yere dogru giderken, yolda Nuaym b. Abdullah ile karsilasti. Nuaym ona, böyle öfkeli nereye gittigini sordugunda o, Muhammed (s.a.s)'i öldürmeye gittigini söylemisti. Nuaym, Ömer'in ne yapmak istedigini ögrenince ona, kizkardesi ve enistesinin yeni dine girmis oldugunu söyledi ve önce kendi ailesi ile ugrasmasi gerektigini bildirdi. Bunu ögrenen Ömer (r.a), öfkeyle enistesinin evine yöneldi. Kapiya geldiginde içerde Kur'an okunmaktaydi. Kapiyi çalinca, içerdekiler okumayi kesip, Kur'an sayfalarini sakladilar. içeri giren Ömer (r.a), enistesini dövmeye baslamis, araya giren kizkardesinin aldigi darbeden dolayi burnu kanamisti. Kizkardesinin ona, ne yaparsa yapsin dinlerinden dönmeyeceklerini söyleyerek kararliligini bildirmesi üzerine, ona karsi merhamet duygulari kabarmaya baslamis ve okuduklari seyleri görmek istedigini söylemisti. Kendisine verilen sahifelerden Kur'an ayetlerini okuyan Ömer (r.a), hemen orada imân etti ve Resulullah (s.a.s)'in nerede oldugunu sordu. O siralarda müslümanlar, Safa tepesinin yaninda bulunan Erkam (r.a)'in evinde gizlice toplanip ibadet ediyorlardi. Resulullah (s.a.s)'in Daru'l-Erkam'da oldugunu ögrenen Ömer (r.a), dogruca oraya gitti. Kapiyi çaldiginda gelenin Ömer oldugunu ögrenen sahabiler endiselenmeye basladilar. Zira Ömer silahlarini kusanmis oldugu halde kapinin önünde duruyordu. Hz. Hamza: "Bu Ömer'dir. iyi bir niyetle geldiyse mesele yok. Eger kötü bir düsüncesi varsa, onu öldürmek bizim için kolaydir" diyerek kapiyi açtirdi. Resulullah (s.a.s), Ömer (r.a)'in iki yakasini tutarak; "Müslüman ol ya Ibn Hattab! Allahim ona hidayet ver!" dediginde, Ömer (r.a), hemen Kelime-i sehadet getirerek imân ettigini açikladi (Ibn Sa'd, Tabakatu'l Kübra, II, 268-269; Üsdül-gâbe, IV, 148-149; Suyûtî, Tarihu'l-Hulefa, Beyrut 1986, 124 vd.). Rivayetlere göre Ömer (r.a)'in müslüman olusu, Resulullah (s.a.s)'in yapmis oldugu; Allahim! Islâmi Ömer b. el-Hattab veya Amr b. Hisam (Ebû Cehil) ile yücelt" seklinde bir duanin sonucu olarak gerçeklesmisti (Ibnul-Hacer el-Askalânî, el-isâbe fi Temyîzi's-Sahâbe, Bagdat t.y., II, 518; Ibn Sa'd, ayni yer; Suyûtî, a.g.e., 125).

    Ömer (r.a), risaletin altinci yilinda müslüman olmustur. O, iman edenlerin arasina katildigi zaman müslümanlarin sayisi yetmis seksen kisi kadardi (Ibn Sa'd, ayni yer).

    Mekkeli müsriklerin, gösterdigi zorbaca tepkiden dolayi müslümanlar, Beytullah'a gidip namaz kilamiyor ve ancak gizlice bir araya gelebiliyorlardi. Ömer (r.a) müslüman olunca dogruca Beytullah'in yanina gitti ve müslüman oldugunu haykirdi. Orada bulunanlar siddetli tepki gösterdi. Ancak o, müsriklere karsi savasini sürdürerek onlarin, müslümanlara gösterdigi muhalefeti kirdi ve bir avuç müslümanla birlikte herkesin gözü önünde Beytullah'ta namaza durdu. Onun bu sekilde saflarina katilmasi müslümanlara büyük bir moral destegi saglamisti. Abdullah Ibn Mes'ud'un; "Ömer'in müslüman olusu bir fetihti" (Üsdül-gâbe, IV,151; Ibn Sa'd, a.g.e., III, 270) sözü bunu açikça ortaya koymaktadir. Taberî'nin Ibn Abbas'tan tahric ettigi bir hadise göre, müslümanligini ilk ilân eden kimse Hz. Ömer (r.a) olmustur (Suyûtî, a.g.e.,129). Ömer (r.a) benligini kusatan imanin verdigi heyecanla, küfre karsi açik ve net bir sekilde, hiç bir tehdide aldiris etmeden mücadele ediyordu. Müsrikler, secaat ve kararliligini eskiden beri bildikleri için ona satasmaya cesaret edemiyorlardi.

    Müslüman olduktan sonra sürekli Resulullah (s.a.s)'in yaninda bulunmus, onu korumak için elinden gelen gayreti göstermistir. O, imân ettikten sonra müsriklere karsi çok sert davranmis ve dinini her ortamda, kimseden çekinmeden herkese meydan okuyarak savunmustur. Islâm tebliginin yeni bir veche kazanmasi için Medine'ye hicret emrolundugu zaman müslümanlar Mekke'den gizlice Medine'ye göç etmeye basladiklarinda, Hz. Ömer, gizlenme ihtiyaci duymamisti. Ömer (r.a), beraberinde yirmi arkadasi oldugu halde Medine'ye dogru yola çikmisti. Hz. Ali (r.a) onun hicretini su sekilde anlatmaktadir: "Ömer'den baska gizlenmeden hicret eden hiç bir kimseyi bilmiyorum. O, hicrete hazirlandiginda kilicini kusandi, yayini omuzuna takti, eline oklarini aldi ve Kâ'be'ye gitti. Kureys'in ileri gelenleri Kâ'be'nin avlusunda oturmakta idiler. O, Kâ'be'yi yedi defa tavaf ettikten sonra, Makâm-i ibrahim'de iki rek'at namaz kildi. Halka halka oturan müsrikleri tek tek dolasti ve onlara; "Yüzler pIslesti. Kim anasini evladsiz, çocuklarini yetim, karisini dul birakmak istiyorsa su vadide beni takip etsin" dedi. Onlardan hiç biri onu engellemeye cesaret edemedi (Suyûtî, a.g.e., 130). Bunun içindir ki Ibn Mes'ud; "Onun hicreti bir zaferdi" (Ibn Sa'd, ayni yer; Üsdül-gâbe, IV, 153) demektedir.

    Ömer (r.a), Medine dönemi boyunca Islamin yücelisini etkileyen bütün olaylara aktif olarak istirak etmistir. Resulullah (s.a.s)'in önemli kararlar alacagi zaman görüslerine basvurdugu kimselerin basinda Ömer (r.a) gelir. Onun ileri sürdügü görüsler o kadar isabetliydi ki; bazi ayetler onun daha önce isaret ettigine uygun olarak nazil oluyordu. Resulullah (s.a.s) onun bu durumunu su sözüyle ifade etmekteydi: "Allah, hakki Ömer'in dili ve kalbi üzere kildi" (Üsdül-gâbe, IV, 151).

    Ömer (r.a), Bedir, Uhud, Hendek, Hayber vb. gazvelerin hepsine ve çok sayida seriyyeye katilmis, bunlarin bansinda komutan olarak görev yapmistir. Bunlardan biri Hicretin yedinci yilinda Havazinliler'e karsi gönderilen seriyyedir.

    Ömer (r.a), bütün meselelere karsi net ve tavizsiz tavir koymakla taninir. Onun küfre karsi düsmanligi; müsriklerin, Islâma karsi olan saldirilarini hazmedememe konusundaki hassasiyeti; bazi kararlara siddetle karsi çikmasina sebep olmustur. Hudeybiye'de yapilan anlasmanin müsrikler lehine görünen maddelerine karsi çikisi bunlardan biridir. Ancak o, Resulün, Allah Teâlâ'nin gösterdigi dogrultuda hareket etmekten baska bir sey yapmadigi uyarisi karsisinda, hemen kendini toparlamis ve olayin iç gerçegini kavramisti.

    Resulullah (s.a.s)'in vefatinin hemen pesinden ortaya çikan karisikligin Hz. Ebû Bekir'in halife seçilmesiyle yok edilmesinde Hz. Ömer büyük rol oynamistir. Hz. Ebû Bekir'in kisa halifelik döneminde en büyük yardimcisi Ömer (r.a) olmustur.

    Hz. Ebû Bekir (r.a) vefat edecegini anladiginda, Hz. Ömer'i kendisine halef tayin etmeyi düsünmüs ve bu düsüncesini açiklayarak bazi sahabilerle istisarelerde bulunmustu. Herkes Ömer (r.a)'in fazilet ve üstünlügünü kabul etmekle beraber, onu bu is için biraz sert mizacli buluyorlardi. Hatta Talha (r.a) ve diger bazi sahabiler ona; "Rabbin seni Ömer'i hafife tayin ettiginden dolayi sorgularsa ona ne cevap vereceksin? Bilirsin ki Ömer oldukça sert bir kimsedir" demIslerdi. Hz. Ebû Bekir onlara; "Derim ki: Allahim! Kullarinin en iyisini onlara halife yaptim" karsiligini vermisti. Sonra da Hz. Osman'i çagirarak bir kâgida Hz. Ömer'i halife tayin ettigini yazdirdi. Kâgit katlanip mühürlendikten sonra, Hz. Osman disari çikarak insanlardan kâgitta yazili olan kimseye bey'at edilmesini istedi. Oradakilerin bey'at etmesiyle Hz. Ömer'in II. Rasid halife olarak is basina gelisi gerçeklesmis oldu (Üsdü'l-gâbe, IV,168-199; Ibn Sad, a.g.e., III, 274 vd.; Suyûtî a.g.e., 92-94).

    Hz. Ömer Döneminde Islam Devleti ve Fetihler

    Resulullah (s.a.s)'in sagliginda Arap yarimadasi Islâmin hakimiyetine boyun egdirilmis ve insanlar bölük bölük ihtida ederek müslümanlarla bütünlesmIslerdi.

    Bunun pesinden Resulullah (s.a.s), Islam tebliginin insanlara ulastirilmasinin önünde bir set teskil eden, müsrik zalim güçlerden biri olan Bizans imparatorluguna karsi askerî seferleri baslatmisti. Ebû Bekir (r.a), Resulullah (s.a.s)'in vefatindan hemen sonra ortaya çikan Ridde hareketlerini bastirdiktan sonra, Bizans hakimiyetindeki topraklara askerî akinlar baslatmis, öte taraftan çagin despot devletlerinden ikincisi olan iran imparatorluguna karsi da askerî faaliyetlere girismisti. Hz. Ömer (r.a)'in üzerine düsen, bu siyaseti devam ettirmekten ibaretti. Hz. Ömer bir taraftan Suriye'nin fethinin tamamlanmasi için gayret gösterirken, öte taraftan iran cephesinde netice almak için ordular sevkediyordu. Kadisiye savasiyla iran ordusu hezimete ugratilmis ve Kisrâ, saraylarini Islam ordusuna terk ederek doguya kaçmak zorunda kalmisti. Pespese gönderilen ordularla iranin bazi bölgeleri savas ile, bazi bölgeleri de sulh yoluyla Islam'in hakimiyetine boyun egdirilmisti. Kuzeye yönelen Mugîre b. su'be, Azerbaycani sulh yoluyla ele geçirmisti. Ermenistan bölgesi fethedilen yerler arasindaydi.

    Suriye'nin fethi tamamlandiktan sonra bu bölgedeki askerî harekât batiya dogru kaydirildi. Etraftaki sehir ve kasabalar fethedildikten sonra Kudüs kusatma altina alindi. sehirdeki hristiyanlar bir süre direndilerse de sonunda baris istemek zorunda kaldilar. Ancak, komutanlardan çekindikleri için sart olarak sehri bizzat halifeye teslim etmek istediklerini bildirmIslerdi. Durum Ebu Ubeyde tarafindan bir mektupla Hz. Ömer (r.a)'a bildirildi. Hz. Ömer (r.a) Ashabin ileri gelenleriyle istisare ettikten sonra, Medine'den komutanlariyla bulusmayi kararlastirdigi Cabiye'ye dogru yola çikti. Cabiye'de yapilan bir anlasmadan sonra Hz. Ömer, bizzat Kudüs'e kadar giderek sehri teslim aldi (H.16-M. 637). Hz. Ömer (r.a) kisa bir müddet Kudüs'te kaldiktan sonra Medine'ye geri döndü.

    Bu arada iran cephesinde durumlar karismaya baslamisti. Hz. Ömer, bölgede bulunan ordulari takviye ederek iran meselesini kesin bir sonuca baglamaya karar verdi. Hicri 21 yilinda baslayan ve sürekli takviye edilen akinlarla Azerbaycan ve Ermenistan da dahil olmak üzere, Horasan'a kadar bütün iran topraklari Islam devletinin sinirlari içine alinmis ve Fars cephesinde askerî harekâtlar tamamlanmisti.

    Öte taraftan Amr b. el-As, hazirlayip uygulamaya koydugu harekât planiyla Misir'i fethetmeyi basarmis, müslümanlari Misir'dan geri püskürtmek için iskenderiyede hazirliklara girisen Bizanslilarin üzerine yürüyerek burayi ele geçirmisti (H. 21). Böylece Suriye'den sonra, Misir'da da Bizans'in hakimiyetine son verilmis oluyordu (Sibli Numanî, Bütün yönleriyle Hz. Ömer ve Devlet idaresi, Terc. Talip Yasar Alp, istanbul t.y., I, 285-286).

    Islam ordularinin fethettigi bölgelerdeki halk, müslümanlardan gördükleri müsamaha ve âdil davranIslardan etkilenerek kitleler halinde Islâma giriyorlardi. Asirlarca Bizans ve iran devletlerinin zulmü altinda ezilen, horlanan topluluklar Islâmin kusatici merhameti ile yüz yüze geldiklerinde müslüman olmakta tereddüt göstermiyorlardi. Kendi dinlerinden dönmek istemeyenler ise hiç bir baskiya maruz kalmadiklari gibi, genis bir inanç hürriyetine kavusuyorlardi.

    Hz. Ömer, bir taraftan Islâmin insanliga tebliginin önündeki engelleri kaldirmak için ordular sevkederken, öte taraftan da henüz müesseselerine kavusmamis bulunan devleti teskilatlandirmaya çalisiyordu.

    Hz. Ömer'den önce, orduya katilan askerler ve bunlara dagitilan paralar belirli defterlere yazilip kayit altina alinmazdi. Bu durum normal olarak bazi karisikliklarin çikmasina sebep olur, gelir ve giderlerin hesabi yapilamazdi. ilk zamanlar buna pek ihtiyaç da yoktu. Ancak devletin sinirlari genIslemis ve bu genis cografya içerisinde devletin etkinligini saglayabilmek için idarî düzenlemeler yapilmasi zarureti dogmustu. O, ilk olarak askerlerin kayitlarinin tutuldugu ve fey ve ganimet gelirlerinin dagitiminin kaydedildigi "divan" teskilatini kurdu.

    Ayrica, Suriye ve Irak'ta bulunan divanlar varliklarini korumuslardir. Bunlar vergilerin toplanmasi ile alakali çalismalari yürütmekteydiler. Suriye ve Irak'taki divanlar her ne kadar iran ve Bizans malî teskilatindan kalma idiyse de, onun Medine'de tesis ettigi divan hiçbir yabanci tesir söz konusu olmaksizin, ortaya çikan ihtiyaçlari karsilamak için kurulmustur. Hz. Ömer, feyden elde edilen gelirlerden verdigi atiyyeleri bir gruplandirmaya tabi tutmustur.

    Hz. Ömer, yargi (kaza) Islerini bir düzene koymak için valilerden ayri ve bagimsiz çalisan kadilar tayin eden ilk kimsedir. O, Kufe'ye, sureyh b. el-Haris'i, Misir'a da Kays b. Ebil-As es-Sehmî'yi kadi tayin etmistir. Onun Medine'deki kadisi Ebû Derda (r.a)'dir. Bu dönemin taninmis kadilarindan birisi de Ebu Mûsa el-Esari'dir. Hz. Ömer, tayin ettigi kadilara, görevlerini ne sekilde ifa etmeleri gerektigine dair talimatlar verir ve onlarin bu çerçeve disina çikmamalarini tenbihlerdi (Mustafa Fayda, Dogustan Günümüze Büyük Islâm Tarihi, istanbul 1986, II, 176-177).

    Hz. Ömer (r.a)'in, üzerinde titizlikle durdugu ve asla müsamaha göstermedigi en önemli konu adâlet meselesiydi. O, mevki, rütbe, soyluluk vb. hiçbir ayirim gözetmeden haklarin sahiplerine verilmesi için çok siddetli davranmistir. Bu konuda onun yaninda bir köle ile efendisi arasinda bir fark yoktur.

    O, her tarafta adâletin eksiksiz yerine getirilmesi, muhtaç ve yoksul kimselerin gözetilmesi için ülkenin en ücra köselerindeki durumlardan zamaninda haberdar olmak için imkân olusturmaya çalisti. O, muhtaç kimseler konusunda din ayirimi gözetmemis, hristiyan ve yahudilerden olan yoksullara da yardimlarda bulunmustur.

    Devletin temel görevlerinden birisi ilmin insanlara ulastirilmasidir. Hz. Ömer, fethedilen bölgelerde okullar açmis, buralara müderrIsler tayin etmis ve Kur'an-i Kerim'i okumak ve onunla amel edebilmek için gerekli olan egitimin verilmesini saglama yolunda gayret sarfetmistir. Islâm'in, müslüman olan insanlara ögretilmesi ve teblig çalismalarinin yürütülmesi için sahabîlerden ve diger âlimlerden istifade etmis ve onlari degisik bölgelerde görevlendirmistir. Kur'an, Hadis ve Fikih ögretimi ile ugrasan bu âlimlere büyük meblaglar tutan maaslar baglamistir. Hz. Ömer, devletin her tarafinda camiler insa ettirmisti. Onun zamaninda dört bin tane cami yapilmis oldugu rivayet edilmektedir (Ahmed en-Nedvi, Asri Saadet, Terc. Ali Genceli, istanbul 1985, I, 317). ilk defa bir takvimin kullanilmasina Hz. Ömer zamaninda ihtiyaç duyulmus ve böylece Hicret esas alinarak olusturulan takvimle devlet Islerinde tarihleme açisindan ortaya çikan problemler ortadan kaldirilmistir (H. 16).

    Islâm devleti, bagimsiz bir devlet olmasina ve çok genis bir cografî sahayi kaplayan ekonomik faaliyetlerin yürütülmesine ragmen, kullanilan paralar yabanci kaynakliydi. Irak ve iran bölgelerinde Fars dirhemleri; Suriye ve Misir taraflarinda da Bizans dinarlari tedavülde bulunmaktaydi. Bu durum o devirde henüz hissedilmeye baslanmamis olsa bile, bir ekonomik baski tehlikesini beraberinde getirmekteydi. Hz. Ömer'in, devleti müesseselere kavusturup yapisini saglamlastirmaya çalisirken, bu duruma da müdahale etmemesi düsünülmezdi. O, Hicri 17 de para bastirarak piyasaya sürdü. Ayrica Halid b. Velid'in Taberiye'de Hicrî 15 tarihinde dinar darbettirdigi de bilinmektedir (Hassan Hallâk, Dirâsât fî Tarihil-Hadâretil-Islamiye, Beyrut 1979, 13-15). Hz. Ömer (r.a), Islâm devletinin disaridan gelebilecek saldirilara karsi güvenligini saglamak ve ordulari düsman bölgelerine yakin yerlerde bulundurabilmek için ordugah sehirler tesis etmistir. iran ve Hindistan taraflarindan gelebilecek deniz akinlarina karsi Basra ordugah sehri kuruldu. Bu sehrin mevkii bizzat Hz. Ömer tarafindan tesbit edilmistir. O, bu is için Utbe b. Gazvan'i görevlendirmisti. Utbe, sekizyüz adamiyla o zaman bos ve issiz olan Haribe bölgesine gelip H. 14 yilinda Basra sehrinin insasina basladi.

    Sa'd b. Ebi Vakkas, Kadisiye'de kazandigi büyük zaferden sonra iran içlerine akinlara baslamisti. Onun ordusu Medâin'de bulunmaktaydi. Ancak buranin ikliminin Arap askerlerin sagligini olumsuz yönde etkiledigi anlasilinca, Hz. Ömer, Sa'd'a iklim bakimindan uygun ve merkez ile arasinda deniz bulunmayan bir yer bulup burada bir sehir kurmasi talimatini verdi. Bu is için görevlendirilen Selmân ve Huzeyfe, Kufe mevkiini uygun buldular. H. 17 de kurulan bu ordugah sehir kirk bin kisiyi iskân edebilecek büyüklükte insa edildi.

    Amr b. el-As, Misir'i fethettikten sonra iskenderiye'yi karargah edinmek için Hz. Ömer (r.a)'dan izin istedi. Hz. Ömer (r.a), haberlesme açisindan endise duydugu için Kendisiyle Misir'daki kuvvetler arasinda bir nehrin bulunmasini kabul etmedi. Amr, Nil'in dogu yakasina geçerek burada Fustat adli sehri kurdu (H. 21). Bu ordugah sehirlerinden baska yine askerî amaçli merkezler de olusturulmustur.

    Hz. Ömer'in idare anlayisi Hz. Ömer, toplumu ilgilendiren meselelerde karar verecegi zaman müslümanlarin görüsüne basvurur, onlarla istisare ederdi. O "istisare etmeden uygulamaya konulan Isler basarisizliga mahkûmdur" demekteydi. istisarede takip ettigi yöntem suydu: Önce meseleyi müslümanlarin ulasabildigi çogunlugu ile görüsür, pesinden Kureysliler'in düsüncesini sorar, son olarak da sahabilerin görüslerini alirdi. Böylece en isabetli fikir ortaya çikar ve uygulamaya konulurdu. Hz. Ömer, müslümanlarin yaptigi Islerde bir hata gördükleri zaman kendisini uyarmalarini isterdi. Baska dinlere mensup olup, zimmî statüsünde bulunan kimselerle alâkali Islerde de onlarin görüslerine bas vurur ve meseleyi onlarla istisare ederdi. Bu durum Hz. Ömer'in adâlet anlayisinin ne kadar kapsamli oldugunu ortaya koymaktadir.

    Hz. Ömer idarede görevlendirdigi memurlarina karsi oldukça sert davranir, onlarin bir haksizlikta bulunmalarina asla göz yummazdi. Halka karsi ise son derece sefkatle yaklasir, onlarin varsa gizledikleri problemlerini ögrenip çözümlemek için gece-gündüz ugrasip dururdu. O bu hassasiyetini: "Firat kiyisinda bir deve helak olsa, Allah bunu Ömer'den sorar diye korkarim" sözü ile ortaya koymaktadir. Hz. Ömer, merkezden uzak bölgelerde halkin durumunu yakindan görmek için seyahatler yapma yoluna gitmisti. O, insanlarin çesitli dertlerini uzak diyarlarda olmalari sebebiyle kendisine ulastiramadiklarindan endise ediyordu. Bazi bölgeleri dolasmasina ragmen baska yerlere gitmeyi tasarladigi halde ömrü o sehirlere ulasmasina yetmemisti. Islâm tarihinde adâletin timsali olarak yerini alan Hz. Ömer (r.a) hakkinda rivayet edilen su olay onun bu sifatla bütünlesmis oldugunun en açik delilidir.

    Bir defasinda Eslem'le birlikte Harra taraflarinda (Medine'nin dis bölgesi) dolasirlarken isik yanan bir yer gördü ve Eslem'e; "surada, gecenin ve sogugun çaresizligine ugramis biri var. Haydi onlarin yanina gidelim" dedi. Oraya gittiklerinde bir kadini iki çocuguyla üzerinde tencere bulunan bir atesin etrafinda otururken gördüler. Hz. Ömer, onlara; "Isikli aileye selâm olsun" dedi. Kadin selâmi aldiktan sonra yanlarina yaklasmak için izin alan Hz. Ömer ona yanindaki çocuklarin neden agladiklarini sordu. Kadin, karinlarinin aç oldugunu söyleyince, Hz. Ömer merakla tencerede ne pisirdigini sordu. Kadin, tencerede su bulundugunu, çocuklari yemek pisiyor diye avuttugunu söyledi ve; "Allah bunu Ömer'den elbette soracaktir" diye ekledi. Hz. Ömer, ona; "Ömer bu durumu nereden bilsin ki?" diye sordugunda kadin; "Madem bilemeyecekti ve unutacakti neden halife oldu" karsiligini verdi. Hz. Ömer bu cevap karsisinda irkilerek Eslem'le birlikte dogruca erzak deposuna gitti. Doldurduklari yiyecek çuvalini Eslem tasimak istedi. Ancak Hz. Ömer (r.a); "Kiyamet gününde benim yüküme ortak olacak degilsin. Onun için birak da yükümü kendim tasiyayim" diyerek buna izin vermedi; çuvali omuzuna aldi ve kadinin bulundugu yere götürdü. Orada bizzat yemegi Hz. Ömer (r.a) hazirlayip pisirdi ve onlari doyurdu. Eslem; "O, atese üflerken sakaklari arasindan çikan dumanlari seyrediyordum" demektedir. Hz. Ömer oradan ayrilirken kadin; "Siz bu ise Ömer'den daha layiksiniz" dedi. Hz. Ömer; "Ömer'e dua et. Bir gün onu ziyarete gidersen beni orada bulursun" dedi.

    Bu onun insanlara yardim etmede ve magduriyetlerini gidermede gösterdigi hassasiyetin örneklerinden sadece bir tanesidir.

    Ilmi

    Hz. Ömer'in fikih ilminde ayri bir yeri vardir. O, her yönüyle devleti teskilatlandirmaya çalisirken diger taraftan da bu teskilatlanmanin alt yapisi olan ilmî gelismeyi saglayabilmek için gayret sarfediyordu. Fikih usulünün olusumu Hz. Ömer (r.a) ile baslar. Fikih ilminin temellerini meydana getiren kaideleri, karsilastigi kazâî ve idarî meseleleri çözüme kavustururken takip ettigi yöntemlerle belirlemeye baslamistir. Ondan sahih senetlerle rivayet olunan fikhî hükümlerin sayisi birkaç bini bulmaktadir. Hz. Ömer'in içtihadlarinin Islâm hukuku açisindan çok büyük bir önemi vardir ve Resulullah (s.a.s)'in hadIslerinden baska hiç bir sey onun bu içtihadlarinin üzerinde degildir (Muhammed Revvâs Kal'aci, Mevsuatu Fikhi Ömer b. el-Hattab, 1981, 8; Bu kitabta Hz. Ömer'in Fikhî içtihadlari bir araya toplanarak ansiklopedik bir tarzda tasnif edilmistir).

    Hz. Ömer (r.a), Hadis rivayeti konusunda çok titiz davranmistir. O, Peygamber (s.a.s)'den hadis rivayet eden bazi kimseleri sorguya çekmis, onlardan rivayet ettikleri hadIsler için sahid istemisti. Hz. Ömer'in kendisinden bes yüz otuz dokuz hadis rivayet edilmistir (Suyutî, a.g.e., 123).

    Ayrica o, Kur'an-i Kerim'in te'vil ve tefsirinde ilim sahibiydi. Ibn Ömer'den rivayet edildigine göre, kendisine Resulullah (s.a.s) hayattayken kimlerin fetva verdigi soruldugunda: "Ebu Bekir ve Ömer'den baskasinin fetva verdigini bilmiyorum" karsiligini vermisti (H.i. Nasan, Islâm Tarihi, istanbul 1985, I, 319).

    Sahsiyeti

    Hz. Ömer, inandigi seyi yerine getirme hususunda siddetli davranmakla taninir. O, müslüman olmadan önce ilk iman edenlere karsi sert muamele etmisti. Müslüman olduktan sonra ise bu sertligi Islâm'in lehine müsriklere karsi yönelmistir. Hz. Ömer Halife olduktan sonra da dogrularin uygulanmasi ve hakkin elde edilmesi konusunda titiz davranmaya ve en ufak ayrintilari bile bizzat takip etmeye asiri dikkat göstermistir. O, bir seyi emrettigi veya yasakladigi zaman ilk önce kendi ailesinden baslardi. Aile fertlerini bir araya toplayarak onlara söyle derdi; "sunu ve sunu yasakladim. insanlar sizi yirtici kusun eti gözetledigi gibi gözetlerler. Allah'a yemin ederim ki, her hangi biriniz bu yasaklara uymazsa onu daha fazlasiyla cezalandiririm". Sert bir mizaca sahip olmasina ragmen insanlara karsi oldukça mütevâzî davranirdi. Genis topraklari, güçlü ordulari olan bir devletin baskani olmasi onu diger insanlar gibi mütevazî ve sade bir hayat yasamaktan alikoyamamistir. Pahali, lüks elbiseler giymekten kaçinir, diger insanlar gibi gerektiginde alelade Islerle ugrasmaktan çekinmezdi. Tanimayan kimse onun müslümanlarin halifesi oldugunu asla anlayamazdi. Çünkü çogu zaman giydigi elbise yamalarla doluydu.

    Hz. Ömer güçlü bir hitabet kudretine sahipti ve konusurken belig bir uslubla konusurdu. Onun üstün kabiliyeti yazi için de geçerliydi. Valilerine yazmis oldugu talimatlari ve mektuplari Arap dili için bir numune addedilmekteydi. Hz. Ömer siire de ilgi duyan ve siir zevki olan sahabilerden birisidir. Çok sayida Arap sairlerinin siirlerini ezberlemis, az da olsa siir yazmistir. Hz. Ömer ibadet ederken bütün benligiyle Rabbine yönelirdi. Halife olduktan sonra gündüz Islerinin yogun olmasindan dolayi nafile namazlarini gece kilar, ev halkini sabah namazina; "ve namazi ailene emret" (Tâhâ, 20/132) mealindeki ayeti okuyarak uyandirirdi. O, her sene haccetmeyi asla ihmal etmez ve hac farizasini yerine getirmek için Mekke'ye gelen hacilara bizzat riyaset ederdi. Rabbine karsi duydugu sorumlulugun altinda öylesine ezilirdi ki, kiyamet günü hesaptan, cezasiz kurtulmayi basarabilirse sevinecegini söylerdi. O, ölüm döseginde bu endisesini su anlamdaki bir beyitle dile getiriyordu:

    "Müslüman olusum, namazlari kilip, orucu tuttugum müstesna, nefsime zulmetmis bulunuyorum" (siblî, a.g.e., II, 373). Hz. Ömer (r.a)'in, sahsi hayati oldukça sadeydi. Hz. Ömer (r.a), Bizans ve iran'a karsi büyük ordular sevkeden ve onlari tarihlerinde pek nadir tattiklari sürekli yenilgilerle perisan eden güçlü ve muktedir bir devletin baskanidir. Ama o buna ragmen yamali elbiseler, eskimis sarik ve yirtik ayakkabilarla hayatini sürdüren bir kisidir. O, bazen dul bir kadina su tasirken görülür, bazan da günün yorgunlugunu hafifletmek için mescid'in çiplak zemini üzerinde uyuduguna sahit olunurdu. Medine'den Mekke'ye çok sayida yolculuk yapmis oldugu halde hiç bir zaman yanina çadir almamis ve yolda, bir çarsafi dallarin üzerine gererek basit bir sekilde dinlenmeyi tercih etmistir. Yine bir gün, Ahnef b. Kays yaninda Araplarin ileri gelenlerinden bazi kimselerle birlikte Hz. Ömer (r.a)'i ziyarete gitmis; onu, elbisesinin eteklerini beline sikistirmis oldugu halde kosar bir vaziyette bulmustu. Ömer (r.a), Ahnef'i gördügünde ona; "Gel de kovalamaya katil. Devlete ait bir deve kaçti. Bu malda kaç kisinin hakki oldugunu biliyorsun" dedi. Bu esnada biri ona neden kendini bu kadar üzdügünü ve deveyi yakalamak için bir köleyi görevlendirmedigini söyleyince O; "Benden daha iyi köle kimmis?" diyerek karsilik vermistir (siblî, a.g.e., I, 384-385). Günlük yasayisini gösteren bu örnekler, Hz. Ömer (r.a)'in ümmetin sorumlulugunu üstlenen kimselerin yüklenmis olduklari görevleri ne sekilde yerine getirmeleri ve makamlarinin cazibesine kapilip siradan insanlarin yasayis tarzindan kopmadan hükmetmeleri gerektigini, çaglari asan bir örnek sergileyerek ortaya koymustur. Bir devlet baskani ancak bu sekilde, insanlardan ve onlarin günlük yasamlarindan kopmadan âdil bir yönetim kurabilir. Hz. Ömer (r.a)'a âdil sifatini kazandiran, onun bu sekilde Islâm'i yeryüzüne hakim kilma yolunda varligini ortaya koymus olmasidir. Hz. Ömer (r.a) geçimini ticaretle temin ederdi. Bunun yaninda Peygamber (s.a.s)'in Medine'de ona bazi tarlalar verdigi de bilinmektedir. Hayber'in fethini müteakip burada ele geçirilen araziler, savasa katilanlar arasinda taksim edilmisti. Ancak, Hz. Ömer (r.a) kendi payina düsen araziyi vakfetmis ve bir vakif sartnamesi de düzenlemisti: "Bu arazi satilamaz, hibe edilemez ve miras yolu ile sahip olunamaz; geliri fakirlere, akrabaya, kölelere, Allah yolunda, yolcu ve misafirlere harcanacaktir. Vakfi yöneten kisinin ölçülü olarak yemesinde ve yedirmesinde bir sakinca yoktur" (Buharî, surût, 19). Islâmda ilk vakif olayi budur.

    Halife olduktan sonra, devlet Isleriyle ugrasmasindan dolayi kendi iasesinin temini için Ashab'a müracaat etmis, Hz. Ali (r.a)'in teklifine uyularak ona ve ailesine normal ölçülerde devlet malindan geçim imkâni saglanmisti. H. 15 yilinda müslümanlara maas baglandigi zaman, ona da ileri gelen Ashab'a verilen miktarda, bes bin dirhem maas tayin edilmisti. Ancak onun günlük gideri çok mütevazi meblagdi. Ömer (r.a), yemek olarak genellikle sunlari yerdi: Ekmek (bugdaydan oldugu zaman kepekli), bazen et, süt, sebze ve sirke.

    Hz. Ömer (r.a)'in fazileti ve üstünlügü hakkinda çok sayida sahih hadis bulunmaktadir. Hz. Ömer din konusunda o kadar tavizsizdi ki, seytanlar bile onunla karsilasmaktan çekinirlerdi. Bir defasinda Resulullah (s.a.s)'in yanina gitti. Resulullah (s.a.s)'dan bir sey istemek için orada bulunan kadinlar, Hz. Ömer'in sesini duyduklarinda hemen kalkip perdenin arkasina geçtiler. Hz. Ömer içeri girdiginde Resulullah (s.a.s) gülüyordu. Hz. Ömer ona; "Allah yasini güldürsün ya Resulullah" dedi. Bunun üzerine Resulullah (s.a.s); "su benim yanimda olanlara sasarim. Senin sesini isitince perdeye kostular" dediginde Hz. Ömer; "Ya Resulullah, onlarin çekinmesine sen daha layiksin" dedi. Sonra da kadinlara dönerek; "Ey nefIslerinin düsmanlari! Resulullah (s.a.s)'den çekinmiyorsunuz da benden mi çekiniyorsunuz?" diyerek onlara çikisti. Kadinlar; "Evet. Sen Resulüllah (s.a.s)'den sert ve hasinsin" dediler. Resulullah (s.a.s), Nefsim yed-i Kudretinde olan Allah'a yemin olsun ki, seytan sana bir yolda rastlamis olsa, mutlaka yolunu degistirirdi" (Müslim, Fedâilü's-Sahâbe, 22).

    Baska bir rivayette Resulullah (s.a.s) onun için söyle buyurmustu:

    "Gökte bir melek bulunmasin ki Ömer'e saygi duymasin. Yeryüzünde ise bir seytan bulunmasin ki Ömer'den kaçmasin" (Suyûtî, a.g.e., 133).

    Resulullah (s.a.s), hakki görmek ve onu tatbik etmek konusunda Ömer (r.a)'in üstünlügünü söyle ifade etmekteydi: "Sizden önce geçen ümmetlerde bazen ilham sahipleri bulunurdu. Eger benim ümmetimde onlardan biri bulunursa, Ömer b. Hattab onlardandir" (Müslim, Fedâilü's-Sahâbe, II). Bu, Hz. Ömer (r.a)'in Islerinde ve verdigi kararlarda isabetli davranmasini bir anlamda açiklar niteliktedir. Nitekim Resulullah (s.a.s); Allah dogruyu Ömer'in lisani ve kalbi üzere kilmistir" (Üsdül-gâbe, IV, 151; Suyutî, 132) demektedir. Bir defasinda da Hz. Ömer'i göstererek söyle demisti: Bu aranizda yasadigi sürece, sizinle fitne arasinda kuvvetlice kapanmis bir kapi bulunacaktir" (Suyûtî, ayni yer).

    Ömer (r.a)'in bu durumunu bazi konularda inen ayetlerin daha önce onun gösterdigi dogrultuda olmasi da te'yid etmektedir. Hz. Ömer söyle demistir: "Rabbime üç seyde muvafik düstüm: Makam-i ibrahim'de, hicab'da ve Bedir esirlerinde" (Müslim, Fedâilüs-Sahabe, II). Hz. Ömer ötekileri zikretmemistir. Örnegin münafiklarin cenaze namazini kilmamasi için Resulullah (s.a.s)'e inen ayet bunlardan biridir (bk. Müslim, ayni bab; Hz. Ömer (r.a)'in görüsleri dogrultusunda nâzil olan ayetler için bk. Suyûtî, a.g.e., 137-140).