HALKA HİZMET HA...'s profileİSLAMIN YERİPhotosBlogListsMore ![]() | Help |
|
|
January 22 4 BÜYÜK HALİFE HZ OSMAN (R.A)
Hz. OSMAN B. AFFÂN (r.a)Osman b. Affân b. Ebil-As b. Ümeyye b. Abdi's-sems b. Abdi Menaf el-Kuresî el-Emevî; Rasid Halifelerin üçüncüsü. Ümeyyeogullari ailesine mensup olup, nesebi besinci ceddi olan Abdi Menaf'ta Resulullah (s.a.s) ile birlesmektedir. Fil olayindan alti sene sonra Mekke'de dogmustur. Annesi, Erva binti Küreyz b. Rebia b. Habib b. Abdi sems'tir. Büyükannesi ise Resulullah (s.a.s)'in halasi Abdülmuttalib'in kizi Beyda'dir. Künyesi, "Ebû Abdullah'tir. Ona, "Ebu Amr" ve "Ebu Leyla" da denilirdi (Ibnul-Hacer el-Askalânî, el-isabe fi Temyîzi's-Sahabe, Bagdat t.y., II, 462; Ibnül Esîr, Üsdül-gâbe, III, 584-585; Celaleddin Suyûtî, Târihul-Hulefâ, Beyrut 1986, 165). Resulullah (s.a.s) risaletle görevlendirildiginde Osman (r.a) otuz dört yaslarindaydi. O, ilk iman edenler arasindadir. Ebû Bekir (r.a), güvendigi kimseleri Islâma davette yogun gayret göstermekteydi. Onun bu çalismalari neticesinde, Abdurrahman b. Avf, Sa'd b. Ebi Vakkas, Zübeyr b. Avvâm, Talha b. Ubeydullah ve Osman b. Affân iman etmIslerdi. Hz. Osman, cahiliyye döneminde de Hz. Ebû Bekir'in samimi bir arkadasi idi (Siretu Ibn ishak, istanbul 1981,121; Üsdü'l-Gâbe, ayni yer; Askalanî, ayni yer). Hz. Osman, iman ettigi zaman bunu duyan amcasi Hakem b. Ebil-Âs onu sikica baglayarak hapsetmis ve eski dinine dönmezse asla serbest birakmayacagini söylemisti. Hz. Osman (r.a) ebediyyen dininden dönmeyecegini söyleyince, kararliligini gören amcasi onu serbest birakmisti (Suyûtî, 168). Pesinden o, Resulullah (s.a.s)'in kizi Rukayye ile evlenmisti. Bazi tarihçiler bu evliligin Peygamber'in risaletle görevlendirilmesinden önce oldugunu kaydederler (Suyûtî, a.g.e., 165). Mekkeli müsriklerin iman edenlere yönelttikleri baski ve iskenceler yogunlasip çekilmez bir hal alinca, Resulullah (s.a.s), ashabina Habesistan'a hicret etmeleri tavsiyesinde bulunmustu. Hz. Osman'in Habesistan'a ilk hicret edenler arasinda oldugu hakkinda kaynaklar ittifak halindedirler. Ibn Hacer birçok sahabiye dayandirarak Hz. Osman'in, esi Rukayye ile birlikte Habesistan'a hicret eden ilk kimse oldugunu kaydetmektedir (Ibn Hacer, ayni yer). Mekkelilerin iman ettiklerine dair yanlis bir haberin Habesistan'a ulasmasiyla birlikte muhacirlerden bir bölümü Mekke'ye geri dönmüstü. Hz. Osman da geri dönenler arasindaydi. Ancak onlar kendilerine ulasan haberin asilsiz olduguna sahit olduklarinda tekrar Habesistana gitmek için yola çiktilar. Hz. Osman, hareket etmeden önce Resulullah (s.a.s)'e söyle demisti: "Ya Resulullah! Bir defa hicret ettik. Bu Necasi'ye ikinci hicretimiz oluyor. Ancak siz bizimle degilsiniz". Resulullah (s.a.s) ona; "Siz Allah'a ve bana hicret edenlersiniz. Bu iki hicretin tamami sizindir" karsiligini vermisti. Bunun üzerine o; "Bu bize yeter ya Resulullah" dedi (Ibn Sa'd, Tabakatül-Kübra, Beyrut t.y., I, 207). Hz. Osman (r.a), ikinci olarak hicret ettigi Habesistan'da bir müddet kaldiktan sonra Mekke'ye geri döndü. Resulullah (s.a.s), Medine'ye hicret etmekle emrolundugunda, Hz. Osman diger müslümanlarla birlikte Medine'ye hicret etti. O, Medine'ye ulastigi zaman Hassan b. Sabit'in kardesi Evs b. Sabit'e konuk olmustu. Bundan dolayi Hassan, onu çok severdi (Ibnül-Esîr, Üsdül-Gâbe, 585; Ibn Sa'd, a.g.e., 55-56). Bir yahudinin mülkiyetinde olan Rume kuyusunu yirmi bin dirheme satin alarak bütün müslümanlarin istifadesine sunmustu. Bu kuyunun müslümanlar için ne kadar önemli oldugu Resulullah (s.a.s)'in su sözünden anlasilmaktadir: "Rume kuyusunu kim açarsa, ona Cennet vardir" (Buharî, Fezailu'l-Ashab, 47). Hz. Osman, hanimi Rukayye agir hasta oldugu için, Resulullah (s.a.s)'in izniyle Bedir savasindan geri kalmisti. Rukayye ordu Bedir'de bulundugu esnada vefat etmis, müslümanlarin zaferinin müjdesi Medine'ye ulastigi gün topraga verilmisti. Fiili olarak Bedir'de bulunmamis olmakla birlikte Resulullah (s.a.s) onu Bedir'e katilanlardan saymis ve ganimetten ona da pay ayirmisti (Üsdül-Gâbe, III, 586; Suyutî, a.g.e., 165; H.i.Hasan, Tarihu'l-Islâm, I, 256). Hz. Osman Bedir savasi hariç, müsriklerle ve Islâm düsmanlariyla yapilan bütün savaslara katilmistir. Rukayye'nin vefat edisinden sonra Resulullah (s.a.s), Hz. Osman'i diger kizi Ümmü Gülsüm ile evlendirdi. Hicretin dokuzuncu yilinda Ümmü Gülsüm vefat ettiginde Resulullah (s.a.s) söyle buyurmustu: "Eger kirk tane kizim olsaydi birbiri pesinden hiç bir tane kalmayana kadar onlari Osman'la evlendirirdim" ve yine Hz. Osman'a "Üçüncü bir kizim olsaydi muhakkak ki seninle evlendirirdim" demisti (Üsdül-Gâbe, ayni yer). Resulullah (s.a.s)'in iki kiziyla evlenmis oldugu için iki nûr sahibi anlaminda, "Zi'n-Nureyn" lakabiyla anilir olmustur. Zatü'r-Rika ve Gatafan seferlerinde Resulullah (s.a.s), onu Medine'de yerine vekil birakmistir (Suyuti, a.g.e., 165). Hz. Osman'in Habesistan'a hicreti esnasinda Hz. Rukayye'den dogan Abdullah adindaki oglu, Medine'ye hicretin dördüncü yilinda bir horozun yüzünü gözünü tirmalamasi sonucunda hastalanarak vefat etti. Abdullah, vefat ettiginde alti yasinda idi (Ibn Sa'd, a.g.e., III, 53, 54). Hicretin altinci yilinda müslümanlar, Umre yapmak için Mekke'ye hareket ettiklerinde, Hz. Osman da onlarin arasindaydi. Ancak, putperest Mekke yönetimi, müslümanlari Mekke'ye sokmama karari almisti. Bunun üzerine Hudeybiye'de karargah kuran Resulullah (s.a.s), müsriklerle diyalog kurarak, maksatlarinin yalnizca umre yapmak oldugunu onlara bildirmek istiyordu. Resulullah (s.a.s), bu is için Hz. Ömer'i görevlendirmek istemis, ancak Hz. Ömer, bir takim geçerli sebepler ileri sürerek Hz. Osman'in daha uygun oldugunu söylemisti. Bunun üzerine Resulullah (s.a.s), elçilik görevini Hz. Osman'a verdi. Daha önce elçi gönderilen Hiras b. Umeyye el-Ka'bî'yi Mekkeliler öldürmek istemIslerdi (Ibn Sa'd, a.g.e., II, 96). Müsriklerin hirçin davranIslari böyle bir elçiligi tehlikeli bir hale sokuyordu. Resulullah (s.a.s), Hz. Osman (r.a)'a söyle dedi: "Git ve Kureys'e haber ver ki, biz buraya hiç kimse ile savasmaya gelmedik. Sadece su Beyt'i ziyaret ve onun haremligine saygi göstermek için geldik ve getirdigimiz kurbanlik develeri kesip dönecegiz ". Hz. Osman (r.a), Mekke'ye gidip, müsriklere bu hususlari bildirdi. Ancak onlar; "Bu asla olmaz. Mekke'ye giremezsiniz" karsiligini verdiler. Onlarin red cevabi Islâm kârargahina Osman (r.a)'in öldürüldügü seklinde ulasti. Onun dönüsünün gecikmesi bu haberi destekler nitelikteydi. Bunun üzerine Resulullah (s.a.s), yanindaki bütün müslümanlari, ölmek pahasina müsriklerle çarpismak üzere, bey'ata çagirdi. Bey'atu'r-Ridvan adiyla tarihe geçen bu bey'atlasmada Resulullah (s.a.s) sol elini sag elinin üzerine koyarak, "Osman Allah'in ve Resulünün isi için gitmistir" dedi ve onun adina da bey'at etti. Müsrikler bu durumdan korkuya kapildiklari için anlasma yolunu tercih etmIslerdi (Ibn Sa'd, II, 96, 97). Hz. Osman, bu arada Mekke'deki güçsüz müslümanlarla görüsmüs ve onlari Islâm'in yakinda gerçeklesecek olan fethiyle teselli etmisti (Asim Köksal, Islâm Tarihi, VI, 177). Müsrikler, Osman (r.a)'a isterse Kâ'be'yi tavaf edebilecegini bildirmIsler, ancak o, Resulullah (s.a.s) tavaf etmeden, kendisinin de tavaf etmeyecegi cevabini vermisti. Hudeybiye'de bulunan sahabiler ise Resulullaha: "Osman Beytullah'a kavustu, onu tavaf etti; ne mutlu ona" dediklerinde Resulullah (s.a.s); "Beytullah'i biz tavaf etmedikçe, Osman da tavaf etmez buyurmustur" (Vakidî'den naklen, A. Köksal, a.g.e., 178-179). Hz. Osman, Medine dönemi boyunca sürekli Resulullah (s.a.s) ile birlikte olmaya gayret gösterdi. Ashabin en zenginlerinden biri olmasi, onun Islâma ve müslümanlara herkesten çok maddi yardimda bulunmasini sagladi. Bilhassa kâfirler üzerine sefere çikan ordularin techiz edilmesinde asiri derecede cömert davrandigi görülmektedir. Tarihçiler onun Ceys'ul-Usra diye adlandirilan Tebük seferine çikacak ordunun techiz edilmesine yaptigi katkiyi övgüyle zikretmektedirler. O, bu ordunun yaklasik üçte birini tek basina techiz etmistir. Asker sayisinin otuz bin kisi oldugu göz önüne alinirsa bu meblagin büyüklügü rahatça anlasilir. Yaptigi yardimin dökümü söyledir: Gerekli takimlariyla birlikte dokuz yüz elli deve ve yüz at, bunlarin süvarilerinin teçhizati, on bin dinar nakit para (A. Köksal, IX,162). Onun bu davranisindan çok memnun olan Resulullah (s.a.s); "Ey Allah'im! Ben Osman'dan raziyim. Sen de razi ol" (Ibn Hisam, Sîre, IV,161) diyerek duada bulunmus ve; Bundan sonra Osman'a Isledikleri için bir sorumluluk yoktur" (Suyûtî, a.g.e.,169) demistir. Hz. Osman, Veda Hacci esnasinda da Resulullah (s.a.s)'in yanindaydi. Resulullah (s.a.s) müslümanlari ilgilendiren bir çok meselede Osman (r.a)'in yardimina müracaat etmistir (H.i.Hasan, a.g.e., I, 256). Hz. Ebû Bekir (r.a) halife seçilince Osman (r.a) ona bey'at etti. Ebû Bekir (r.a) halifeligi boyunca ümmetin Islerini idarede onunla istisarede bulundu. Ebû Bekir (r.a)'in vefatindan önce yazdirdigi Hz. Ömer'in Halife atanmasina dair belgeyi Osman (r.a) kaleme almistir. Hz. Ebû Bekir, Osman (r.a)'in yazdiklarini ona tekrar okutturduktan sonra mühürletmisti. Osman (r.a), yaninda Ömer (r.a) ve yaninda Useyd Ibn Saîd el-Kurazî oldugu halde disari çikmis ve oradakilere "Bu kagitta adi yazilan kimseye bey'at ediyor musunuz" diye sormustu. Onlar da "evet" diyerek bunu kabul etmIslerdi (Ibn Sad a.g.e., III, 200). Halifeligi Hz. Ömer (r.a), yaralaninca, hilâfete geçecek kimsenin tayin edilmesi için alti kisiden olusan bir sura olusturmustu. Bunlar Hz. Ali, Osman, Sa'd Ibn Ebi Vakkas, Abdurrahman b. Avf, Zubeyr Ibn Avvam ve Talha Ibn Ubeydullah (r.anhum) idiler. Yapilan görüsmeler neticesinde, sura üyelerinden dördü feragat edince görüsmeler Hz. Osman'la Hz. Ali üzerinde devam etti. sura baskani Abdurrahman Ibn Avf, genis bir kamu oyu yoklamasi yaptiktan sonra müslümanlarin bu iki kisiden birisinin halife seçilmesi üzerinde mutabik olduklarini gördü. Hz. Ali (r.a)'i çagirarak ona; Allah'in Kitabi, Resulünün Sünneti ve Ebû Bekir ve Ömer'in uygulamalarina tabi olarak hareket edip etmeyecegini sordu. O, Allah'in Kitabi ve Resulünün Sünnetine tam olarak uyacagi, ancak bunun disinda kendi içtihadina göre davranacagi cevabini verdi. Ayni soruyu Osman (r.a)'a yönelttiginde o, bunu kabul etmisti. Bunun üzerine Abdurrahman Ibn Avf, Osman (r.a)'i halife atadigini ilan ederek ona bey'at etti (Suyuti, a.g.e.,171, 172; Ibn Hacer, a.g.e., 463; H.i.Hasan, a.g.e., I, 258, 261). Hz. Osman'a ikinci olarak bey'at eden kimse Hz. Ali (r.a) olmustur. Pesinden de bütün müslümanlar ona bey'at ettiler (Ibn Sa'd, a.g.e., III, 62). Osman (r.a)'in hilâfete geçisi Hicri yirmi üç senesi Zilhicce ayinin sonlarinda olmustur. Osman (r.a), devlet idaresini devraldigi zaman Islâm fetihleri hizli bir sekilde devam ediyordu. Hz. Ömer (r.a) devrinde Suriye, Filistin, Misir ve iran, Islâm topraklarina katilmisti. Hz. Ömer (r.a)'in güçlü idaresi, fethedilen bölgelerde otorite ve düzenin saglam bir sekilde yerlesmesini saglamisti. Hz. Osman (r.a), Islâm tebliginin girmis oldugu yayilma sürecini ayni hizla devam ettirmeye çalisti. O, Ermenistan, Kuzey Afrika ve Kibris'i fethetmis, iran'daki ayaklanmalari bastirarak merkezî yönetimin nüfuzunu yeniden tesis etmistir. Hz. Osman (r.a), hilâfeti devraldigi zaman idari kadrolarda yavas yavas bazi degisiklikler yapma yoluna gitti. Ancak, Ömer (r.a)'in vasiyetine uyarak bir sene müddetle onun valilerini yerlerinde birakti. ilk önce Küfe valisi Mugire b. su'be'yi azlederek yerine Sa'd b. Ebi Vakkas'i atadi. Sa'd, Osman (r.a)'in yönetime geçtikten sonra atadigi ilk validir (Ibnül-Esir el-Kamil fî't-Tarih, Beyrut 1979, III, 79). Misirlilarca sevilen bir kimse olan Amr b. el-As'in Misir valiliginden alinmasi ve yerine, Abdullah b. Sa'd b. Ebi Serh'in tayin edilmesi bazi karisikliklarin çikmasina sebep olmustu. iskenderiye halki Bizans imparatoru Heraklious'a mektup yazarak kendilerini müslümanlarin elinden kurtarmasini istediler. Ayrica, müslümanlarin karsi koyacak kadar askerlerinin olmadigini da bildirdiler. Bunun üzerine Bizans imparatoru, Manuel komutasinda kalabalik bir orduyu iskenderiye'ye gönderip burayi isgal etti. Bizanslilardan çekinen Kipti halk, Hz. Osman'dan duruma müdahale etmesini istediginde o, Amr b. el-As'i Misir'a geri gönderdi. Amr, yaptigi savasta, Manuel'i öldürerek düsmani büyük bir yenilgiye ugratti ve iskenderiye sehrini çevreleyen sur'u yikti (Hicrî 25) (Ibnul-Esir, a.g.e., III, 81; H.i.Hasan, a.g.e.; I, 264). Ayni yil içerisinde anlasmalarini bozan Rey üzerine, Sa'd b. Ebi Vakkas bir sefer düzenlemis; ayrica, Deylem üzerine yürümüstür. Sa'd b. Ebi Vakkas, Beytül-Malden borç olarak aldigi parayi geri ödemekte sikisinca Osman (r.a), onu azlederek yerine anne bir kardesi Velid b. Ukbe'yi Küfe valiligine getirdi (Ibnul-Fsir a.g.e., III, 82). Velid, bes sene Küfe valiliginde bulunmustur. Velid, bir sabah, namazi sarhos oldugundan dolayi dört rekat kildirmisti. Hatirlatilmasi üzerine "sizin için arttiriyorum" demisti. Bunu duyan Hz. Osman, ona tazir cezasi vererek bunun uygulanmasini Hz. Ali'den istemisti. Hz. Ali de Abdullah b. Cafer'e onu kirbaçlattirmisti. Bu olay üzerine Hz. Osman onu azlederek yerine Saîd b. el-As b. Umeyye'yi atadi (Ibnul-Esir, a.g.e., III, 107). Suyûtî, Hz. Osman'in, ilk olarak Velid'i, Sa'd'in yerine vali yapmasi yüzünden kinandigini söylemektedir (Suyutî, 172). Velid, Küfe valisi olunca, Azerbaycan komutani Utbe b. Ferkat'i görevinden aldi. Bunun üzerine Azerbeycan halki isyan ettiler. Velid, Azerbeycan üzerine yürüyerek burayi itaat altina aldiktan sonra Ermenistan (Tiflis) tarafina yöneldi ve andlasmalar yaparak ganimetlerle geri döndü (H. 25). Bu arada Bizansla yapilan mücadele devam etmekteydi. Muaviye, Antalya ve Tarsus taraflarina akinlar düzenliyordu. Öte taraftan, Amr b. el-As'a Kuzey Afrika'yi ele geçirmek için emirler gönderen Osman (r.a), Sicistan Valisi, Abdullah b. Amr'a Kabil'e yürümesi talimatini veriyordu (Ibnul Esir, a.g.e., III, 87). Hicri yirmi altida, Mescid-i Haram'in genIsletilmesi çalismalarina tanik olunmaktadir. Mescid-i Haram'in çevresindeki arsalar satin alinarak genis bir alan elde edilmisti. Hz. Osman (r.a), Hicri yirmi yedinci yilda Misir Valisi Amr b. el-As'i azlederek yerine Abdullah Ibn Sa'd b. Ebi Serh'i getirdi. O, Kuzey Afrika'nin fethinin tamamlanmasi düsüncesindeydi. Bunun için Osman (r.a), Ashabin ileri gelenleriyle istisare ettikten sonra, ona izin verdi ve içinde çok sayida sahabinin de bulundugu bir orduyu takviye olarak ona gönderdi (H.i. Hasan, a.g.e., I, 265). Abdullah b. Nafi b. Abdulkays ve Abdullah b. Nafi b. Husayn komutasindaki kuvvetler, Ibn Ebi Serh ile birleserek Misir'dan batiya dogru harekete geçtiler. Trablus'tan Tanca'ya kadar olan bölgenin hakimi ve Bizans imparatorunun valisi, Islam ordusunun topraklarina dogru ilerledigi haberini alinca, yirmi bini süvari olmak üzere, yüz bin kisilik bir ordu hazirlayarak tedbirler aldi. Krallik merkezi olan Subaytala'ya yirmi dört saatlik bir mesafede iki ordu karsi karsiya geldi. Ibn Ebi Serh'in, müslüman olmak veya cizyeyi kabul etmek teklifi reddedilince çatisma basladi. Bu arada, ordunun Medine ile olan haberlesmesi kesilmisti. Hz. Osman baglanti kurabilmek için Abdullah Ibn Zübeyr'i bir askeri birlikle Afrika'ya gönderdi. Günlerce süren savas, Abdullah Ibn Zübeyr'in önerdigi taktikle kisa zamanda büyük bir zaferle sonuçlandi. Müslümanlarin eline geçen ganimet oldukça büyüktü. Süvarilere üçer bin dinar ve yayalara ise biner dinar hisse düsmüstü (Ibnül-Esir, a.g.e., III, 88-90; H.i.Hasen, a.g.e., I, 265-266). Islâm ordularinin önündeki bu engel kaldirildiktan sonra Hz. Osman, Abdullah b. Nafî b. Husayn ve Abdullah b. Nafi b. Abdulkays'a hiç vakit kaybetmeden Cebelu't-Tarik'i geçerek Endelüs'e girmeleri emrini verdi. Hz. Osman'in, ordunun Endelüs'e geçisini istemesi, istanbul'un bati yönünden sikistirilarak fethinin kolaylastirilmasi düsüncesinden kaynaklaniyordu. O, komutanlarina söyle diyordu: "istanbul ancak Endelüs tarafindan fethedilebilir. Eger orayi fethederseniz, istanbul'u fethedenlerin ecrine ortak olacaksiniz" (Ibnül-Esir, a.g.e., III, 93; Ayrica bk. Muhammed Hamidullah, Fethul-Endelüs (ispanya) fi Hilafeti Seyyidina Osman sene 27 li'l-Hicre, i.Ü. Ed. Fak. Islam Tetkikleri Enstitüsü Dergisi, istanbul 1978, VII, 221-225). Böylece Hz. Osman zamaninda, Kuzey Afrikadaki fetihler tamamlanmis, Islâm'in karsisindaki en büyük güç olan Bizans'in batidan sikistirilmasi planlari uygulamaya konulmustur. Öte taraftan Muaviye b. Ebi Süfyan, Osman (r.a)'dan izin alarak, Suriye sahillerinde olusturdugu donanma ile Akdenize açilmis ve müslümanlar denizlerde de Bizans'a karsi varlik göstermeye baslamIslardi. Muaviye daha önce bu is için Hz. Ömer'e müracaat etmisti. Ancak Ömer (r.a), o an müslümanlarin maslahati bunu gerekli kilmadigi için izin vermemisti. Daha sonra sartlar bu is için elverIsli hale geldiginden dolayi Hz. Osman donanma insasinin lüzumuna kanaat getirmisti. Muaviye, donanmasiyla denize açilarak, Kibris Adasina çikti. Abdullah b. Sa'd Misir'dan onun yardimina gitti. Kibris, yillik yedi bin dinar cizye ile Islâm hakimiyetini tanimak zorunda kaldi (Hicrî 28). Bu miktar onlarin Bizans imparatoruna ödedigi meblagdir (Ibnül-Esir, a.g.e., III, 96). Hz. Osman, Kufe Valisi Ebu Musa el-Es'arî'yi görevinden alarak yerine Abdullah b. Amir el-Kureyz'i atadi (H. 29). Abdullah, Osman (r.a)'in dayisinin ogludur. Ebu Musa'yi azletmesinin sebebi Kûfe halkinin ondan sikayetçi olmalari ve bunu Hz. Osman (r.a)'a bildirmeleridir (Ibnül-Esîr, a.g.e., III, 99-100). Hz. Osman, Mescid-i Nebi'nin genIsletilmesine ihtiyaç duyarak, onu süslü taslarla yeniden insa etti. Tas sütunlar dikerek tavanini sac (bir cins agaç) ile kapatti. Uzunlugunu yüz altmis, genIsligini de yüz elli zira'a çikartti (Suyûtî, 173). Hicri otuz yilinda Sa'id b. el-As'in Taberistan'a hücum ettigi görülür. Bu bölgede gazalarda bulunan Sa'id, bir çok sehri fethetti. Horasan, Tus, Serahs, Merv, Beyhak bunlardan bazilaridir. Bu yil içerisinde Hz. Osman, degisik eyaletlerde, Kur'an-i Kerim'in okunmasi üzerine ortaya çikan ihtilaflari ortadan kaldirmak için çalismalar baslatti. Kur'an-i Kerim ilk olarak Hz. Ebû Bekir zamaninda tedvin edilmisti. Zeyd b. Sabit'in baskanliginda yapilan bu çalismada, Kur'an-i Kerim bir kitap haline getirilmisti. Bu ilk mushaf, Ebû Bekir (r.a)'dan sonra Ömer (r.a)'a geçmis, onun sehadetinden sonra da Hafsa (r.anh)'nin elinde kalmisti. Azerbeycan sefer esnasinda ordu içerisinde kiraat konusunda bir ihtilafin çikmasi, ordu komutani Huzeyfe b. Yeman'i endiselendirmis ve Halife'den, müslümanlarin emin bir sekilde okuyabilecekleri bir mushafin çogaltilmasini istemisti. Hafsa (r.anh)'in yaninda bulunan mushaf getirilerek çogaltildi ve bütün eyaletlere dagitildi. Bunun disinda kalan nüshalarin tamami toplatilarak imha edildi. Bu durum karsisinda Ashabin hayatta olanlari oldukça rahatlamIslardi (Ibnül-Esîr a.g.e., III,111-112; H.i. Nasen, a.g.e., I, 510-513). Hz. Osman, Resulullah (s.a.s)'a ait olan; Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer'den sonra kendisine intikal eden mührü Medine'deki Arîs kuyusuna düsürdü. Onu bulacak olana büyük miktarda para vadinde bulunmus, ancak bütün aramalara ragmen bu mühür bulunamayinca Osman (r.a) büyük bir üzüntüye kapilmisti. Ondan ümidini kesince hemen bir mühür yaptirdi. sehid edilene kadar parmaginda kalan bu mührün kimin eline geçtigi tesbit edilememistir (Ibnül-Esir, III, 133). Bu olay hilâfetinin altinci yilinda meydana gelmistir. Islam fetihlerinin sürekliligi ve elde edilen ganimetlerle insanlarin zenginlesmeleri, refah seviyesini oldukça yükseltmisti. Bu durum, tabii olarak, Islâma uygun olmayan birtakim davranis biçimlerinin de ortaya çikmasina sebep olmustu. Resulullah (s.a.s)'in yaninda yetisen ve bu gelismeleri endiseyle takip eden sahabiler, bu endiselerini yer yer ortaya koymaktaydilar. Bunlardan birisi de, zühd ve takvasiyla taninan ve maddi varliklardan muhtaç kimselerin yeterince istifade ettirilmedigine inanan Ebu Zerr el-Gifarî (r.a)'dir. O, sam'da, Muaviye'nin uygulamalarina karsi çiktigi ve düsüncelerini söylemekte israrli davrandigi için Medine'ye çagirildi. Ebu Zerr, Medine'ye geldiginde görüslerini Hz. Osman'a tekrarlamisti. Bunun ardindan, Halife'den izin isteyerek, Medine'ye yakin bir yer olan Rebeze'ye gidip yerlesmisti (a.g.e., III, 115; bk. Ebu Zerr el-Gifârî Mad.). Bizans'a karsi kazanilan en parlak ve kesin zaferlerden birisi hiç süphesiz ki Latu's-Sevârî deniz savasidir. Abdullah b. Sa'd'in komutasindaki Islâm donanmasi, iskenderiye açiklarinda Bizans imparatoru Konstantin komutasindaki büyük donanmayla karsi karsiya geldi. Bizanslilarin gemi sayisi hakkinda verilen bilgiler, bes yüz ile sekiz yüz rakami arasinda degismektedir. Islâm donanmasinin sahip oldugu gemi sayisi ise ikiyüz civarindaydi. Yapilan savasta Bizanslilar büyük bir bozguna ugratildi. Konstantin, Sicilya'ya siginmak zorunda kalan (Ibnül-Esir, a.g.e., III,117-118; H.i. Hasan, I, 266-267). Bu zaferden sonra Bizans, müslümanlara karsi olan deniz üstünlügünü kaybetmis, Islam donanmasinin istanbul sularina kadar önüne çikacak bir güç kalmamisti. Fitnenin ortaya çikisi ve sehadeti Hz. Osman on iki sene hilâfet makaminda kalmistir. Bunun ilk alti senesi huzur ve güven içerisinde geçmis ve hiç kimse yönetimin uygulamalarindan sikayetçi olmamistir. Kureys, onu Hz. Ömerden daha çok sevmisti. Çünkü Hz. Ömer onlara karsi seriati uygulamada müsamahasiz ve sertti. Hz. Osman ise yaratilisindaki yumusaklik ve hosgörü ile insanlarin serbestçe hareket edebilmelerine imkan saglamisti. Onun bu yapisindan istifade eden eyaletlerdeki bir takim valiler, sorumsuz davranIslar sergilemeye baslamIslardi. Yükselen sikayetleri ani ve kesin kararlarla karsilayamayinca, yavas yavas bir fitne ve kargasa ortaminin olusmasina zemin hazirlanmisti. Endelüs'ten Hindistan hudutlarina kadar çok genis bir sahayi kaplayan devletin içerisinde, çesitli din ve irklara mensup zimmi statüsünde topluluklar vardi. Bunlar, maglup düstükleri Islâm Devleti'ne karsi her firsati degerlendirerek bas kaldiriyorlardi. Yahudi unsuru ise, Islâm Ümmeti'ni parçalayip yok etmek için Islamin temel prensiplerini hedef almisti. Müslüman oldugunu iddia ederek ortaya çikan bir takim Yahudi asilli kimseler, zuhur eden huzursuzluklari körükleyip fitne alevini her tarafa yaymaya çalisiyorlardi. Bunlardan birisi etkili nifak hareketlerinin ortaya çikmasini saglayan ve tam bir komitaci olan Abdullah Ibn Sebe'dir. Ibn Sebe Yemenli bir yahudidir. O, samimi kimselerin hakli sikayetlerini kullanarak insanlari Hz. Osman'a karsi kiskirtiyordu. Bir taraftan "ric'ati Muhammed" (Muhammed (s.a.s)'in tekrar dönüsü) düsüncesini yaymaya gayret gösterirken, öte taraftan Peygamber'in pesinden hilâfet hakkinin Hz. Ali (r.a)'a ait oldugunu ve bunun da Allah tarafindan belirlenmis bir gerçekten baska bir sey olmadigini yayarak daha sonra ortaya çikacak sia akidesinin temellerini atiyordu. Onun yaydigi düsüncelere göre Ebû Bekir (r.a), Ömer (r.a) ve Osman (r.a), Hz. .Ali (r.a)in hakkini gasbetmIslerdi. O, Küfe, Basra ve samda insanlari kiskirtirken, Ebu Zerr (r.a)in hakli çikIslarini da kendisine malzeme yapmaya ugrasiyordu. (Ibnü'l Esir, Tarih, III,154; H. i. Hasan, age, I, 368-370) Bir zaman sonra, Muhammed b. Ebî Bekr ve Muhammed b. Ebî Huzeyfe de, yapmis oldugu atamalardan dolayi Hz. Osman'i tenkid etmeye basladilar (Ibnül-Esîr. a.g.e., III, 118). Yolsuzluklarini denetleyememesidir (Suyûtî, 174). Hz. Ali (r.a) bu konudaki sikayetlerini ona ilettiginde o, Hz. Ali'ye söyle diyordu: "Mugire b. su'be'yi Ömer'in vali tayin ettigini bilmez misin?" Hz. Ali: "Biliyorum" deyince o; "O halde neden akrabaligi ve yakinligindan dolayi onu vali tayin ettigim seklinde bir kinamada bulunuyorsun?" diye sormustu. Hz. Ali'nin buna verdigi cevap suydu; "Ömer vali atadigi kimseyi siki bir sekilde kontrol altinda tutardi. En ufak hatalarini görse onlari sorgular ve en siddetli sekilde cezalandirirdi. Sen ise bunu yapmiyorsun" (Ibnül-Esir, a.g.e., III, 152). Bunun üzerine Hz. Osman, vilayetlerdeki yönetimler hakkinda yapilan dedikodulari ve bunlarin sebeplerini yerinde incelemek üzere müfettIsler tayin etti. Muhammed b. Mesleme'yi Kufe'ye; Usame b. Zeyd'i Basra'ya; Abdullah b. Ömer'i sam'a ve Ammar b. Yasir'i de Misir'a gönderdi. Ammar b. Yasir hariç, digerleri görevlerini tamamlayarak geri dönmüslerdi. Osman (r.a) haksizliklari gidermek, filizlenmeye baslayan ve ümmet için büyük sakincalara sebep olacak olan fitnenin yatistirilmasi için yogun bir gayretin içine girmisti. O, gelen sikayetleri dikkatle inceliyor, basta Hz. Ali (r.a) olmak üzere Ashab'in ileri gelenleri ile istisarelerde bulunuyordu. Ancak, Misir'dan Medine'ye gelip, Abdullah b. Sa'd b. Ebi Serh'in gayr-i mesru uygulamalarini sikayet eden bir heyetin, dönüslerinde Ibn Ebi Serh'in takibatina ugramalari ve bazilarinin öldürülmesi, olaylarin tirmanmasina sebep olmustu. Bunun üzerine Misir'dan alti yüz kisilik bir topluluk Medine'ye gelerek Mescid-i Nebi'de, namaz vakitlerinde Ebi Serh'in Islediklerini sahabilere sikayet ediyorlardi. Talha Ibn Ubeydullah, Hz. Aise (r.anha) ve Hz. Ali (r.a), Hz. Osman'a giderek, bu insanlarin hakli isteklerini yerine getirmesini ve Abdullah b. Sa'd b. Ebi Serh'i azlederek yargilamasini istediler. Bunun üzerine Hz. Osman, Misirlilar'a kendileri için vali olarak kimi istediklerini sordu. Onlar, Muhammed b. Ebi Bekr'i istediklerini bildirdiler. Osman (r.a), Muhammed b. Ebi Bekr'i vali tayin etti. O, Misir'dan gelenler ve bir grup sahabi ile birlikte Medine'den yola çikti. Medine'den üç günlük bir uzaklikta yol alirlarken devesini, sanki takip ediliyormus gibi hizli sürmeye çalisan bir adam gördüler. Adami yakalayip sorguladiklarinda Ibn Ebi Serh'e bir mesaji yetistirmeye çalistigini anladilar. Ona kim oldugu soruldugunda, bazen Osman (r.a)'in, bazan da Mervan b. Hakem'in kölesi oldugunu söylüyordu. Üzerindeki mektubu açtiklarinda, içinde, "Muhammed b. Ebi Bekr ile falanca falanca... Sana ulastiklarinda onlari öldür" yazildigi ve bunun Hz. Osman'in mührüyle mühürlenmis oldugunu gördüler. Derhal Medine'ye geri dönüp Hz. Osman'in evini kusattilar. Hz. Ali, yanina Muhammed Ibn Mesleme'yi alip Osman (r.a)'in evine gitti. Hz. Ali (r.a) ona, üzerine kendi mührü bulunan bu mektubu kimin kaleme aldigini sordu. Osman (r.a) böyle bir mektup yazmadigini ve yazildigindan da haberi olmadigini söyledi. Muhammed de Osman (r.a)'i dogrulamis ve bu isi düzenleyen kimsenin Mervan oldugunu söylemisti. Yaziyi inceledikleri zaman bunun Mervan b. Hakem'e ait oldugunu anladilar. O esnada Osman (r.a)'in evinde bulunmakta olan Mervan'in kendilerine teslim edilmesini istediler. Hz. Osman (r.a) bunu kabul etmedi. Çünkü onu öldüreceklerinden korkuyordu. Onun evini kusatan asiler diyalog çagrilarina cevap vermedikleri gibi, suyunu da kesmIslerdi, Hz. Osman'in fitneyi yatistirmak ve haksizliklari gidermek hususunda asilere yaptigi nasihatlerin onlar üzerinde hiç bir tesiri olmamisti. Onlar, Hz. Osman (r.a)'a söyle diyorlardi: "Biz seni hilafetten azledene veya öldürene yahut da bu yolda ölene kadar bu isten vazgeçecek degiliz. Eger sana sahip çikanlar bize engel olmaya kalkarlarsa onlarla savasiriz". Hz. Osman onlara, Allah'in üzerine yükledigi hilafet görevini asla birakmayacagini ve ölümün kendisine bundan daha sevimli oldugunu bildirmis, ayrica kendini savunmak için kimseye emir vermedigini eklemisti (Ibnül-Esîr, a.g.e., III, 169-170). O, ashaptan, asileri sehirden kovup çikarmak için gelen teklifleri reddediyor, onlardan silah kullanmayacaklarina dair kesin söz vermelerini istiyordu. Bir gün kendisini kusatan asilerin karsisina çikip: "Ali buralarda mi? Sa'd buralarda mi?" diye sormus, bulunmadiklari cevabini alinca biraz susmus ve söyle demisti: "Bana su saglamasini, Ali'ye bildirecek kimse yok mu?" Bu Hz. Ali'ye ulasinca derhal üç kirba suyu ona göndermisti. Ali (r.a), asilerin Osman (r.a)'i öldürmek istediklerini ögrenince, böyle bir seye meydan vermemek için, iki oglu Hasan ve Hüseyin'e, kiliçlarini alarak gidip Osman'in kapisinda beklemelerini ve içeri kimseyi sokmamalarini söylemisti. Abdullah Ibn Zübeyr de onlara katilmis, diger bir takim sahabiler de çocuklarini oraya göndermIslerdi. Durum çok nazik bir hal almisti. Hz. Osman, ne asilerin haksiz taleplerini kabul ediyor, ne de Medine ve diger bölgelerden gelen, asileri savasarak Medine'den çikarma tekliflerine olumlu cevap veriyordu. O, Peygamber sehri'nde kan dökmek ve fitneyi ilk baslatan kimse olmaktan çekindigi için böyle davraniyordu. Hz. Âise (r.anha)'dan Resulullah (s.a.s)'in söyle söyledigi rivayet edilmektedir: "Ya Osman! Belki Allah sana bir gömlek giydirir, münafiklar senden onu çikarmani istediklerinde onu, bana kavusuncaya kadar sakin çikarma". Hz. Osman, Resulullah (s.a.s)'in bu günler için kendisine bildirdigi seylere uymaya çalisiyordu. O, söyle diyordu: "Resulullah (s.a.s) benimle ahitlesmis oldugu sey üzerinde sabretmekteyim" (Üsdül-gâbe, II, 589; Suyûtî, 170; Ibnü'l-Esîr, III, 175). Asilerin kendisini öldürmeye kararli oldugunu anladiginda, onlarin böyle bir is Isleyip katillerden olmalarini önlemek için kendilerine bir müslümanin kaninin ancak; zina, kasten adam öldürme ve dinden dönmek sartlari dahilinde helal oldugunu hatirlatiyor ve kendisinin bunlardan hiç birisiyle itham edilemeyecegini anlatip duruyordu 4 BÜYÜK HALİFE H.Z ALİ (R.A)
HZ.ALİ (R.A)
Resulullah'in amcasinin oglu, damadi, dördüncü halife. Babasi Ebû Talib, annesi Kureys'ten Fâtima binti Esed, dedesi Abdulmuttalib'tir. Künyesi Ebu'i Hasan ve Ebû Tûrab (topragin babasi), lâkabi Haydar; ünvani Emîru'l-Mü'minin'dir. Ayrica 'Allah'in Arslani' ünvaniyla da anilir. Hz. Ali küçük yasindan beri Resulullah'in yaninda büyüdü. On yasinda islâm'i kabul ettigi bilinmektedir. Hz. Hatice'den sonra müslümanligi ilk kabul eden odur. Hz. Peygamber ile Hz. Hatice'yi bir gün ibadet ederken gören Hz. Ali'ye Peygamberimiz sirkin kötülügünü, tevhidin manasini anlattiginda Hz. Ali hemen müslüman olmustu. Mekke döneminde her zaman Resulullah'in yanindaydi. Kâbe'deki putlari kirmasini söyle anlatir: "Bir gün Resul-u Ekrem ile Kâbe'ye gittik. Resul-u Ekrem omuzuma çikmak istedi. Kalkmak istedigim zaman kalkamiyacagimi anladi, omuzumdan indi, beni omuzuna çikardi ve ayaga kalkti. Kendimi istesem ufuklari tutacak saniyordum. Kâbe'nin üzerinde bir put vardi, onu sagdan soldan ittim. Put düstü, parça parça oldu. Resulullah'in omuzlarindan indim. ikimiz geri döndük." (Ahmed b. Hanbel, Müsned, I, 384). Resul-u Ekrem, en yakin akrabasini uyarmak ve hakki teblig etmek hususunda Allah'u Teâlâ'dan emir alinca onlari Safa tepesinde toplayip ilâhî emirleri teblig edince, Kureys müsrikleri onunla alay etmisti. ikinci toplantiyi yapmasini Hz. Ali (r.a.)'ye birakti, Ali de bir ziyafet hazirlayarak Hasimogullarini davet etti. Resulullah yemekten sonra: "Ey Abdülmuttalibogullari, ben özellikle size ve bütün insanlara gönderilmis bulunuyorum. Içinizden hanginiz benim kardesim ve dostum olarak bana bey'at edecek" dedi. Yalniz Ali (r.a.) kalkti ve orada Resulullah'a onun istedigi sözlerle bey'at etti. Bunun üzerine Resul-u Ekrem, "Kardesimsin ve vezirimsin " diyerek Hz. Ali'yi taltif etti. Hz. Peygamber hicret etmeden önce elinde bulunan emanetleri, sahiplerine verilmek üzere Ali'ye birakti ve o gece Hz. Ali, Resulullah'in yatagini da yatarak müsrikleri sasirtti. Böylece Hz. Ali, Hz. Peygamber'i öldürmeye gelen müsrikleri oyalayarak onun yerine hayatini tehlikeye atmis, bu suretle Peygamber'e hicreti sirasinda zaman kazandirmistir. Hz. Ali, Peygamberimiz'in kendisine biraktigi emanetleri sahiplerine verdikten sonra Medine'ye hicret etti. Medine'de de Hz. Peygamber'in devamli yaninda bulundu, bütün cihat harekâtlarina katildi, Uhud'da gâzî oldu. Bedir'de sancaktardi. Ayni zamanda kesif kolunun basindaydi; hakim noktalari tesbit ederek Hz. Peygamber'e bildirdi. Bu mevkiler isgal edilerek, Bedir'de önemli bir savas harekâtini basariya ulastirdi. Bedir gazasinin baslamasindan önce, Kureysliler'le teke tek dövüsen üç kisiden biriydi. Bu dögüste, hasmi Velid b. Mugire'yi kilici ile öldürdügü gibi, Hz. Ebû Ubeyde zor durumdayken yardimina kostu ve onun hasmini da öldürdü. Kendisine "Allah'in Arslani" lâkabi ve Bedir ganimetlerinden bir kiliç, bir kalkan ve bir de deve verildi. Hz. Ali, Bedir savasindan sonra Hz. Peygamber'in kizi Hz. Fâtima ile evlendi. Nikâhini Hz. Peygamber kiydi. O zamana kadar Resulullah'la oturan Hz. Ali nikâhtan sonra ayri bir eve tasindi. Hz. Ali'nin, Hz. Fâtima'dan üç oglu, iki kizi dünyaya geldi. Hicret'in üçüncü yilinda Uhud savasinda, müslüman okçularin hatasi yüzünden müsrikler müslümanlarin üzerine saldirmislar ve Hz. Peygamber de yaralanarak bir hendege düsmüs ve düsman onun öldügünü yaymisti. Halbuki o sirada dögüse dögüse gerileyen Hz. Ali, Hz. Peygamber'in içine düstügü hendege ulasarak, onu korumaya almisti. Iki tarafin da kazanamadigi bu savasta Hz. Ali birçok yerinden yaralanarak gazi oldu. Uhud savasindan sonra Hz. Ali "Benu Nadr" Yahudilerinin hainlikleri üzerine bu kabile ile yapilan savasi bizzat idare etti. Bütün çarpismalarda Hz. Ali kahramanca dögüsmüs ve müsriklerin en meshur savasçilarini öldürmüstür. Hudeybiye barisinda sulh sartlarinin yazilmasinda o memur edildi. Hz. Ali, sulhnameyi yazmaya söyle basladi: "Bismillâhirrahmânirrahîm . Muhammed Resulullah...." Ancak müsrikler bu ifadeye itiraz ettiler. Hz. Peygamber, "Resulullah" yerine "Muhammed b. Abdullah" yazmasini Hz. Ali'ye söylemis fakat Hz. Ali "Resulullah" ifadesinin yaziminda israr etmistir. Hz. Ali Mekke'nin fethi sirasinda yine sancaktardi. "Keda" mevkiinden Mekke'ye girdi. Mekke kan dökülmeden fethedildi. Hz. Peygamber ile birlikte Kâbe'deki bütün putlari kirdilar. Mekke'nin fethinden sonra Resulu Ekrem, Hâlid b. Velid'i Benu Huzeyme kabilesine gönderdi. Bu kabile ya cehaleti, ya da bedevî olmalarindan, "müslüman olduk" anlamindaki "eslemna" kelimesi yerine "sabbena" dedigi için Hâlid b. Velid hiddetlendi ve onlarla harp etti. Hz. Peygamber olayi duyunca çok üzüldü. Hz. Ali'yi bu hatayi telâfi ile görevlendirdi. Hz. Ali Benu Huzeyme'ye giderek öldürülenlerin diyetini ödeyip magdur olanlarin zararlarini telâfi etmisti. Huneyn gazasinda müslümanlar bir ara bozulup dagildilar. Sayilari binleri buldugu halde içlerinden ancak birkaç kisi sabredip dayanabildi. Hz. Ali bu savasta yalniz sabirla tahammül etmekle kalmayarak gösterdigi yigitlik ve kumandanlikla islâm ordusunun kendi safinda toparlanmasini sagladi. Resulu Ekrem hicretin 9. yilinda Tebük seferine çikarken Hz. Ali'yi ehl-i beytin muhafazasi için Medine'de birakti, ancak bu sefere katilamadigi için müteessir oldu. Bunun üzerine Resulullah: "Musa'ya göre Harun ne ise, sen bana karsi o olmak istemez misin?" dedi. Ali, bu iltifattan çok memnun oldu. Berae suresinin ayetleri nazil olunca, Resulullah Hz. Ali'yi Mekke'ye gönderdi. Bu suretle hiçbir müsrikin artik Kâbe-i serîfi bundan sonra haccedemeyecegini bildirdi. bundan sonra haccedemeyecegini bildirdi. Yemen bölgesinin islâm'a girmesi zordu. Görev yine Ali b. Ebi Talib'e verildi. Hz. Ali "Bu çok güç bir is" dedi. Resulullah da "Ya Rabb, Ali'nin dili tercümani, kalbi hidayet nurunun memba olsun" diye dua edince, Ali, siyah bir bayrak alarak Yemen'e gitti, kisa süren irsadlari sayesinde Yemen'in bütün Hemedan kabilesi müslüman oldu. Hz. Peygamber'in vefati sirasinda, hücresinde bulunanlarin basinda geliyordu. Hz. Ebu Bekir halife seçildigi sirada Hz. Ali Resulullah'in hücresinde tekfin ile mesgul idi. Hz. Ömer devrinde devletin bütün hukuk isleriyle ilgilenip adeta islâm devletinin bas kadisi olarak görev yapti. Hz. Ömer'in sehâdeti üzerine yine devlet baskanini seçmekle görevlendirilen alti kisilik sûra heyetinde yer alip, bu alti kisiden en sona kalan iki adaydan biri oldu. Hz. Osman'in hilâfeti döneminde idarî tutumdan pek memnun olmamakla birlikte islâm devletinin muhtelif vilâyetlerinden gelen sikayetleri hep Hz. Osman'a bildirmis ve ona hâl çareleri teklif etmisti. Hz. Osman'i muhasara edenleri uzlastirmak için elinden gelen gayreti sarfetti. Hz. Osman'in sehâdetinden sonra islâm'in ileri gelen sahsiyetleri ona bey'at ettiler. Ancak onun bu dönemi Allah'in bir takdiri olarak son derece karisik bir dönem oldu. Hilâfete geçtiginde hâlledilmesi gereken bir çok problemle karsi karsiya kaldi. Bu karisikliklar Cemel ve Siffin gibi iç çatismalari dogurdu. islâm devleti bünyesindeki bu ihtilâflari giderme konusunda büyük fedakârlik ve gayretler gösterdi. Nihayet, Kûfe'de 40/661 yilinda bir Hârici olan Abdurrahman b. Mülcem tarafindan sabah namazina giderken yaralandi. Bu yaranin etkisiyle sehid oldu. Hz. Ali devamli olarak Hz. Peygamber (s.a.s.)'in yaninda bulundugu için Tefsir, Hadîs ve Fikihta sahabenin ileri gelenlerindendir. Hatta Resulullah'in tabiri ile "ilim beldesinin kapisi" olarak ümmetin en bilgini idi. Hz. Peygamber yolunda insanlari hakka iletmek için büyük gayretler sarfetmis ve hilâfet dönemi iç karisikliklarla dolu olmasina ragmen islâm'in ögretilmesi ve ögrenilmesi hususunda büyük katkilari olmustu. Medine'de duruma hakim olup yönetimi tam olarak eline aldiktan sonra ögretim için merkezde bir okul kurdu. Arapça gramerin ögretilmesini Ebu Esved ed-Düeli'ye, Kur'an okutma ve ögretme isini Abdurrahman esSülemi'ye, Tabiî ilimler konusunda ögretmenlik görevini Kümeyl b. Ziyâd'a verdi. Arap edebiyati konusunda çalisma yapmak üzere de Ubade b. esSamit, ve Ömer b. Seleme'yi görevlendirdi. Devlet yönetimi ve hizmetlerini; maliye, ordu, tesrî ve kaza gibi bölümlere ayirarak yürütüyordu. Malî isleri, dagitma ve toplama diye iki kisma ayirmazdi. Ümmetin malini ümmete dagitirken de son derece titiz davranirdi. Kendisine bir pay ayirma noktasinda gayet dikkatli olup, kimsenin hakkina tecavüz etmemekte de büyük bir örnek idi. Kendisini Kûfe'de görenler, kisin sogugunda ince bir elbisenin altinda tir tir titreyerek camiye gittigini aktarirlar. Devlet yönetici ve memurlarinin nasil davranmalari gerektigi konusunda su yönetmeligi hazirlamisti. 1. Halka karsi daima içinizde sevgi ve nezaket besleyin. Onlara bir canavar gibi davranmayin ve onlari azarlamayin . 2. Müslüman olsun olmasin herkese ayni davranin. Müslümanlar kardesleriniz, müslüman olmayanlar ise sizin gibi bir insandir. 3. Affetmekten utanmayin. Cezalandirmada acele etmeyin. Emriniz altinda bulunanlarin hatalari karsisinda hemen öfkelenip kendinizi kaybetmeyin . 4. Taraf tutmayin, bazi insanlari kayirmayin. Bu tür davranislar sizi zulme ve despotluga çeker. 5. Memurlarinizi seçerken zalim yöneticilere hizmet etmemis ve devletin suçlarindan ve zulümlerinden sorumlu olmamis bulunmalarina dikkat edin. 6. Dogru, dürüst ve nazik kisileri seçin ve çikar ummadan ve korkmadan aci gerçekleri söyleyebilenleri tercih edin. 7. Atamalarda arastirma yapmayi ihmal etmeyin. 8. Haksiz kazanç ve ahlâksizliklara düsmemeleri için memurlariniza yeterince maas ödeyin. 9. Memurlarinizin hareketlerini kontrol edin ve bunun için güvendiginiz samimi kisileri kullanin. 10. Mektuplar ve müracaatlara bizzat kendiniz cevap verin. 11. Halkin güvenini kazanin ve onlarin iyiligini istediginize kendilerini inandirin . 12. Hiç bir zaman vaadinizden ve sözünüzden dönmeyin. 13. Esnaf ve tüccara dikkat edin; onlara gereken önemi gösterin, fakat ihtikâr, karaborsa ve mal yigmalarina izin vermeyin. 14. El islerine yardim edin; çünkü bu yoksullugu azaltir, hayat standardini artirir. 15. Tarimla ugrasanlar devletin servet kaynagidir ve bir servet gibi korunmalidir. 16. Kutsal görevinizin yoksul, sakat ve yetimlere bakmak oldugunu hiç aklinizdan çikarmayin. Memurlariniz onlari incitmesin, onlara kötü davranmasin. Onlara yardim edin, koruyun ve yardiminiza ihtiyaç duyduklari her zaman huzurunuza çikmalarina engel olmayin . 17. Kan dökmekten kaçinin, islâm'in hükümlerine göre öldürülmesi gerekmeyen kimseleri öldürmeyin. Hz. Ali bütün bu emirleri kendi nefsinde eksiksiz uygulayan bir halifeydi. Bes yillik halifeligi çok önemli olaylarla, savas ve sikintilarla geçmisti. Fitnelere karsi sonuna kadar dogru yoldan sabirla mücadele etmek istedi sonunda sehid oldu. Hz. Ali Islâm'in bütün güzelliklerine vakifti. Çünkü o, Resulullah'in daima yaninda bulunmustu. Vahiy kâtibiydi, hâfiz, müfessir ve muhaddisti. Hz. Peygamber'den bes yüzden fazla hadis rivayet etti. Ahkâmin nazariyatindan çok amelî keyfiyetine bakardi: "Halka anladiklari hadisleri söyleyiniz. Allah ile Peygamber'in tekzip edilmesini ister misiniz?" (Buhârî, ilim) demistir. Hz. Ali'nin, Hz. Fâtima'dan Hasan, Hüseyin, Muhsin adli ogullari ve Zeynep, Ümmü Gülsüm adli kizlari oldu. Hz. Ali âbid, kahraman, cesur, iyilikte yarisan, takva sahibi ve son derece cömertti. Medine'de müslümanlarin durumu düzeldikten sonra, Hz. Ali de bir hizmetçi almaya karar verip, Resulullah'a gitti. Resulullah kiziyla damadinin arasina girerek: "Ben size hizmetçiden daha hayirlisini haber vereyim. Yatarken otuzüç kere Allahü ekber, otuzüç kere Elhamdülillah, otuzüç kere de Subhanallah deyin" buyurdu. Yine bir gün yiyecek çok az yemekleri olan Hz. Ali ile ailesi sofraya oturduklari sirada kapilarina bir dilenci geldi, onlar da yemegi dilenciye verdiler. Ertesi gün gelen bir yetime, üçüncü gün gelen bir esire yemeklerini verdiler. Bu olay üç gün sürdükten sonra su ayet-i kerime indi: "süphesiz en iyiler mizaci kâfur olan bir tastan içerler. Allah'in kullarinin tasira tasira içecegi bir kaynak. Adagi yerine getirirler ve serri yaygin olan bir günden korkarlar. içleri çektigi hâlde yiyecegi, miskine, yetime ve esire yedirirler. 'Biz sizi ancak Allah'in rizasi için doyuruyoruz, sizden bir karsilik ve tesekkür beklemiyoruz. Dogrusu biz oldukça asik suratli zorlu bir günden dolayi Rabbimizdan korkuyoruz' derler. Allah da bu günün serrinden onlari korur. Onlara parlaklik ve sevinç verir." (Insan, 5/11) Hz. Ali'nin "Zülfikâr" adi verilen meshur bir kilici vardi. Kilicin agzi iki çatalli idi ve Hz. Ali'ye Resulullah tarafindan hediye edilmisti. Hz. Ali'nin cömertligi, insanîligi, Resulullah'a olan yakinligiyla edindigi büyük manevî miras onu yüzyillardir halk inançlarinda destani bir kisilige büründürmüstür. Bir gün onun dört dirhemi vardi. Birini açiktan, birini gizliden birini gündüz, birini de gece infak etti ve hakkinda su ayet-i kerime indi: "Mallarini gece ve gündüz, gizli ve açik olarak infak edenler. Onlar için Rabbleri katinda karsiliklari vardir ve üzülecek de degillerdir." (el-Bakara, 2/274). Hz. Ali'nin peygamberimizden rivayet ettigi bazi hadis-i serifler: "Günah isleyen biri pisman olur, abdest alir namaz kilar ve günahi için istigfar ederse Allah'u Tealâ Nisâ suresinde 'Biri günah isler veya kendine zulmeder sonra pisman olup Allah'u Teâlâ'ya istigfar ederse Allah'u Teâlâ'yi çok merhametli ve af ve magfiret edici bulur' buyurmaktadir." "Üzerinde farz namaz borcu olan kimse, kazasini kilmadan nafile kilarsa bos yere zahmet çekmis olur. Bu kimse, kazasini ödemedikçe Allah'u Teâlâ onun nafile namazlarini kabul etmez. " "Malinizin zekâtini veriniz. Biliniz ki, zekâtini vermeyenlerin bunu vazife kabul etmeyenlerin namazi, orucu, hacci ve cihadi ve imani yoktur. " Peygamberimiz (s.a.s.) Hz. Ali'ye buyurdu: " Ya Ali, altiyüzbin koyun mu istersin, yahut altiyüzbin altin mi veya altiyüzbin nasihat mi istersin ? " Hz. Ali dedi: "Altiyüzbin nasihat isterim." Peygamberimiz buyurdu: "su alti nasihate uyarsan altiyüzbin nasihata uymus olursun: 1. Herkes nafilelerle mesgul olurken sen farzlari ifa et. Yani farzlardaki rükünleri, vacipleri sünnetleri, müstehaplari ifa et. 2. Herkes dünya ile mesgul olurken sen Allah'u Teâlâ'yi hatirla. islâm'a uygun yasa; islâm'a uygun kazan; islâm'a uygun harca. 3. Herkes birbirinin ayibini arastirirken sen kendi ayiplarini ara. Kendi ayiplarinla mesgul ol. 4. Herkes dünyayi imar ederken sen dinini imar et, zinetlendir. 5. Herkes halka yaklasmak için vasita ararken, halkin rizasini gözetirken sen Hakk'in rizasini gözet; hakka yaklastirici sebep ve vasitalari ara. 6. Herkes çok amel islerken sen amelinin çok olmasina degil, ihlasli olmasina dikkat et." Hz. Ali buyurdu: "Kisi dili altinda saklidir. Konusturunuz, kiymetinden neler kaybettigini anlarsiniz." "Insanin yaslanip Rabbini bildikten sonra ölmesi, küçükken ölüp hesapsiz Cennet'e girmesinden daha hayirlidir. " "Kul ümidini yalniz Rabbi'ne baglamali ve yalniz günahlari kendini korkutmalidir. " "Cahil, bilmedigini sormaktan utanmasin. Âlim, içinden çikamayacagi bir meselede en iyisini Allah'u Teâlâ bilir' demekten sakinmasin." "Sizin için korktugum seylerin en basinda, nefsinin istegine uymak ve uzun emelli olmak gelir. Birincisi hak yoldan alikoyar; ikincisi ise ahireti unutturur. " "Amellerin en zoru üçtür. Bunlar; nefsin hakkini verebilmek, her halde Allah'u Teâlâ'yi hatirlayabilmek, kardesine bol bol ikramda bulunabilmektir. " "Takva, hataya devami birakmak; aldanmamaktir . " "Kalpler, kaplara benzer. Hayirli olani, hayirla dolu olanidir." "Bana bir harf ögretenin kölesi olurum. " Hz. Ali bu ümmetin en ileri gelenlerinden biri olarak isllâm'in bize kadar gelmesinde büyük rolü olan sahabelerdendir . PİŞMAN OLMADAN ÖNCE
PİŞMAN OLMADAN ÖNCE İKİ CİHAN GÜNEŞİ SEVGİLİ PEYGAMBERİMİZ HAZRETİ MUHAMMED MUSTAFA S.A.V
![]() (9 Zilhicce l0 H./8 Mart 632 M. Cuma) Bismillahirrahmanirrahim Ey Nâs! İnsanlar! Ashâbım! Ashâbım! Ashâbım! Ey Nâs! Mü'minler! Ey Nâs! Ashâbım! Mü'minler! Ey Nâs! Ashabım! Ey Nâs! Allah'ın dinini teblîg ettin, vazîfeni hakkıyla yaptın, bize nasihat ve vasiyette bulundun, diye şehadet ederiz, dediler.
Şâhid ol Yâ Rab! Şâhid ol Yâ Rab! Şâhid ol Yâ Rab! buyurdu. YARABBİM SEN BİZİ ŞEYTANIN ŞERRİNDEN KORUŞEYTANIN HİLELERİ
İbn-i Abbas (r.a.) Hazretleri´nden naklen , Muaz b. Cebel (r.a.) rivayet ediyor : - Bir gün Resullullah (s.a.v.) ile beraberdik. Ensardan birinin evinde toplanmıştık. Tam bir cemaat olmuştuk. Sohbete dalmıştık. Bu arada , dışarıdan bir ses geldi : - Ev sahibi , içerdekiler... Eve girmem için bana izin verir misiniz ? Benim sizden bir dileğim var. Bunun üzerine , herkes Resullullah (s.a.v.) efendimizin yüzüne bakmaya başladı. Orda ve her zaman büyük oydu... İzin ondan çıkacaktı. Resullullah (s.a.v.) Efendimiz , duruma vakıf oldu ve : - Bu seslenen kimdir bilir misiniz ? Buyurdu... Biz hep birden şöyle dedik : - En iyi bilen ALLAH ve Resuludur. Bunun üzerine Resullullah (s.a.v.) Efendimiz : - O , lain iblistir. " Şeytandır " Allah'ın laneti onun üzerine olsun... Buyurunca ; hemen Hz. Ömer : - Ya Resullullah , bana izin veriniz onu öldüreyim. Dedi... Resullullah (s.a.v.) Efendimiz bu izni vermedi , şöyle buyurdu : - Dur ya Ömer , bilmiyor musun ki ; ona belli bir vakte kadar mühlet verilmiştir... öldürmeyi bırak. Sonra şöyle buyurdu : - Kapıyı ona açın , gelsin... O buraya gelmek için emir almıştır. Diyeceklerini anlamaya çalışınız. Size anlatacaklarını iyi dinleyiniz. Bundan sonrasını ondan dinleyelim ; yani Ravi´den. Şöyle anlattı : Kapıyı ona açtılar. İçeri girdi ve bize göründü. Birde baktık ki , şekli şu : Bir ihtiyar. Şaşı. Aynı zamanda köse. Çenesinde altı veya yedi kadar kıl sallanıyor. At kılı gibi. Gözleri yukarı doğru açılmış. Kafası , büyük bir fil kafası gibi. Dudakları da , bir manda dudağına benziyordu. Sonra , şöyle bir selam verdi : Selam ya Muhammed ; selam size ey cemaat-i müslimin. Onun bu selamına Resullullah (s.a.v.) Efendimiz şu mukabelede bulundu : - Selam Allah'ındır ya lain... Sonra şöyle buyurdu : - Bir iş için geldiğini duydum; nedir o iş ? Şeytan şöyle anlattı : Benim buraya gelişim kendi arzumla olmadı. Mecburen geldim. Resullullah (s.a.v.) Efendimiz sordu ; - Nedir o mecburiyetin ? Şeytan anlattı : - İzzet sahibi Rabbın katından bana bir melek geldi. Ve dedi ki ; Allah-ü Taâlâ sana emir veriyor , Muhammed´e gideceksin. Ama düşük ve zelil bir halde. Tevazu ile. Ona gideceksin ve ademoğullarını nasıl kandırdığını anlatacaksın. Onları nasıl aldattığını söyleyeceksin bir bir ona. Sonra o sana ne sorarsa , doğrusunu diyeceksin. Sonra... Allah-ü Teâlâ buyurdu ki : - Söylediklerine bir yalan katarsan , doğruyu sölemezsen... seni kül ederim ; rüzgara savurur... Düşmanlarının önünde , seni rüsvay ederim. - İşte... böyle ; ya Muhammed , o emir üzerine sana geldim. - Arzu ettiğini bana sor. Şayet bana sorduklarına doğru cevap vermezsem ; düşmanlarım benimle eğlenecek. Şu muhakkak ki , düşmanlarımın eğlencesi olmaktan daha zor bir şey yoktur. Bundan sona Resullullah (s.a.v.) Efendimiz şöyle sordu : - Madem ki , sözlerinde doğru olacaksın. O halde bana anlat : Halk arasında en çok sevmediğin kimdir ? Şeytan şu cevabı verdi : - Sensin ya Muhammed. Allah´ın yarattıkları arasında senden daha çok sevmediğim kimse yoktur. Sonra senin gibi kim olabilir ki ? Resullullah (s.a.v.) Efendimiz sordu : - Benden sonra , en çok kimlere buğuzlusun ve sevmezsin ? Şeytan anlattı : - Müttaki bir gence ki... varlığını Allah yoluna vermiştir. Bundan sonra , sual cevap aşağıdaki şekilde devam etti ; Resullullah (s.a.v.) Efendimiz sordu ; şeytan anlattı : - Sonra kimi sevmezsin ? - Kendisini sabırlı bildiğim , şüpheli işlerden sakınan alimi... - Sonra ? - Temizlik işinde... yıkadığı yerleri üç defa yıkamayı adet eden kimseyi. - Sonra ? - Sabırlı olan bir fakiri ki ; ihtiyacını kimseye anlatmaz... Halinden şikayet etmez. - Peki, bu fakirin sabırlı olduğunu nerden bilirsin ? - Ya Muhammed , ihtiyacını kendi gibi birine açmaz. Her kim ihtiyacını kendi gibi birine üç gün üst üste anlatırsa , Allah onu sabredenlerden yazmaz. Sabırlı kimselerin işi buna benzemez. Hasılı , onun sabrını ; o halinden , tavrından ve şikayet etmeyişinden anlarım. - Sonra kim ? - Şükreden zengin. - Peki, ama zenginin şükreden olduğunu nasıl anlarsın ? - Onu görürsem ki , aldığını helal yoldan alıyor ve mahalline harcıyor. Bilirim ki ; şükreden bir zengindir. Resullullah (s.a.v.) Efendimiz bu defa mevzuu değiştirdi ve ona başka bir sual sordu : - Peki, ümmetim namaza kalkınca , senin halin nice olur ? - Ya Muhammed, beni bir sıtma tutar. Titrerim. - Neden böyle olursun ; ya lain ? - Çünkü bir kul , Allah için secde edince bir derece yükselir. - Peki ya oruç tuttukları zaman nasıl olursun ? - O zaman da bağlanırım. Taa , onlar iftar edinceye kadar. - Peki ya hac yaptıkları zaman nasıl olursun ? - O zaman da çıldırırım. - Peki ya Kur´an okudukları zaman nasıl olursun ? - O zaman da eririm. Tıpkı ateşte eriyen bir kurşun gibi eririm. - Peki ya sadaka verdikleri zaman halin nasıldır ? - Ha işte... o zaman halim pek yaman olur. Sanki sadaka veren , bir testere alır eline ve beni ikiye böler. Resullullah (s.a.v.) Efendimiz sebebini sordu : - Neden öyle testere ile ikiye biçilirsin , ya Ebamürre ? Bunun üzerine iblis : - Onu da anlatayım... dedikten sonra anlatmaya başladı : - Çünkü sadakada dört güzellik vardır. Şöyle ki ; 1 - Allah-ü Teala , sadaka verenin malına bereket ihsan eyler. 2 - O , sadaka veren kimseyi halkına sevdirir. 3 - Allah-ü Teala , onun verdiği sadakayı , cehennemle arasında bir perde yapar. 4 - Allah-ü Teala , belayı sıkıntıyı ve ahları ondan defeder. Bundan sonra Resullullah (s.a.v.) Efendimiz ashabı hakkında bazı sorular sordu : - Ebubekir için ne dersin ? İblis ise şu cevabı verdi : - O bana cahiliyet devrinde bile itaat etmedi... İslam´a girdikten sonra nasıl bana itaat eder ? - Peki , Ömer b. Hattab için ne dersin ? İblis ona da şu cevabı verdi : Allah´a yemin ederim ki ; her gördüğüm yerde ondan kaçarım. Peki , Osman b. Affan için ne dersin ? Ondan utanırım. Hem de çok. Nasıl ki , Rahman´ın melekleri de ondan utanırlar... Peki , Ali b. Ebutalib için ne dersin ? İblis onun için de şöyle dedi : Ah onun elinden bir kurtulsam... O , kendi başına kalsa , ben kendi başıma kalsam... O beni bıraksa, ben de onu bıraksam . Ben onu bırakırım ; ama o beni bırakmaz. Resullullah (s.a.v.) Efendimiz , yukarıdaki soruları sorduktan ve şeytanın verdiği cevaplar kısmen bittikten sonra , şöyle buyurdu : - Ümmetime saadet ihsan eden ; seni taa, belli bir vakte kadar şaki kılan Allah'a hamd olsun. Resullullah (s.a.v.) Efendimiz ' in o cümlesini duyan lain iblis şöyle dedi : - Heyhat , heyhat... Ümmetin saadeti nerede ? Ben , o belli vakte kadar diri kaldıkça , sen ümmetin için nasıl ferah duyarsın ? Ben , onların kan mecralarına girerim. Etlerine karışırım. Ama onlar , benim bu halimi göremez ve bilemezler. Beni yaradan ve baas gününe kadar bana mühlet veren Allah´a yemin ederim ki ; Onların tümünü azdırırım. Cahillerini ve alimlerini... Ümmilerini ve okumuşlarını... Facirlerini ve abidlerini... Hasılı , bunların hiçbiri elimden kurtulamaz. Fakat , Allah´ın halis kullarını , evet , bunları azdıramam. Bunun üzerine Resullullah (s.a.v.) Efendimiz sordu : - Sana göre ihlas sahibi olan muhlis kullar kimlerdir ? Bu suale İblis şu cevabı verdi : - Bilmez misin ya Muhammed bir kimse ki , dirhemini ve dinarını sever... O , Allah için bir ihlasa sahip değildir. Bir kimseyi görürsem ki ; dirhemini dinarını sevmez ; övülmekten, medhedilmekten hoşlanmaz. Bilirim ki o, ihlâs sahibidir... Hemen onu bırakır kaçarım. Bir kul malı ve övülmeyi sevdiği sürece , kalbi de dünya arzularına bağlı kaldığı müddetce o , size vasfını yaptığım kimseler arasında bana en çok itaat edendir. Bilmez misin ki ; mal sevgisi , büyük günahların en büyüğüdür. Bilmez misin ki ya Muhammed , baş olma sevgisi yine büyük günahların en büyükleri arasındadır. İblis anlatmaya devam etti : - Ya Muhammed , bilmez misin ? Benim yetmiş bin tane çocuğum var. Bunların her birini bir başka yere tayin etmişimdir. Sonra , o her çocuğumla birlikte yine yetmiş bin tane şeytan vardır. - Onların bir kısmını ulemaya gönderdim. - Bir kısmını gençlere yolladım. - Bir kısmını da , meşayihe saldım. - Bir kısmını da ihtiyar kadınlara musallat ettim. - Gençlere gelince , aramızda hiçbir anlaşmazlık yoktur. Onlarla gayet iyi geçiniriz. - Çocuklara gelince , onlarla da bizimkiler istedikleri gibi birlikte oynarlar. - Bizimkilerin bir kısmını da abidlerin başına dert ettim. Bir kısmını da zahidlerin. - Onlar bunların yanına girer ; halden hale sokarlar. Bir tepeden öbürüne , hep dolaştırıp dururlar. Öyle bir hal alırlar ki ; başlarlar , sebeplerden herhangi birine sövmeye... - İşte , böylece onlardan ihlası alırım. Onlar bu halleri ile yaptıkları ibadeti , ihlassız yaparlar gayrı... Ama bu hallerin farkında olmazlar. İblis , bundan sonra , aldattığı bir rahibin hikayesini anlatmaya geçti. Ve şöyle dedi : - Bilmez misin ya Muhammed , Rahip Basisa tam yetmiş yıl ihlas ile Allah´a ibadet etti. Bu ibadetleri sonucunda ona öyle bir hal ihsan edilmişti ki , her dua ettiği hasta , duası ve bereketi ile şifa buluyordu. Onun peşine takıldım. Zina etti. Katil oldu. Sonunda da küfre girdi. Bu o kimsedir ki ; Allah-ü Teala aziz kitabında , onu şöyle anlatır : " ... Şeytan hali gibidir ki ; o insana : " Kafir ol " dedi. Vaktaki o kafir oldu. " Bu defa ona şöyle dedi : " Ben senden uzağım. Ben alemlerin Rabbi olan Allah'tan korkarım. " (59/16) İblis bundan sonra bazı kötü huylar üzerinde durdu. Ve onların her birinden nasıl istifade ettiğini anlattı : - Bilmez misin ya Muhammed , yalan bendendir ve ilk yalan söyleyen de benim. Her kim yalan söylerse , o benim dostumdur. Her kim yalan yere yemin ederse , o da benim sevgilimdir. Bilmez misin ya Muhammed , ben Adem´e ve Havva´ya yalan yere Allah adına and içtim. " Muhakkak ben size nasihat ediyorum. " (7/16) dedim... Bunu yaparım ; çünkü yalan yere yemin gönlümün eğlencesidir. - Gıybet ve koğuculuğa gelince... Onlar da benim meyvelerimdir ve şenliğimdir. - Her kim talak üzerine yemin ederse , günahkâr olacağından endişe edilir. İsterse bir defa olsun , isterse doğru şey üzerine olsun. Her kim talakı ağzına alırsa , taaa hakikati belli oluncaya kadar karısı ona haram olur. Onların bu halleri ile kıyamete kadar meydana getirecekleri çocukları hep zina çocuğu olur. Ağza alınan o talak kelimesi yüzünden hepsi cehenneme girer. - Ya Muhammed , namazı an be an tehir edilince... onu da anlatayım. O her ne zaman ki , namaza kalkmak ister ; tutarım , ona vesvese veririm. Derim ki : " henüz vakti var. Sen de meşgulsün. Hele şimdilik işine bak. sonra kılarsın. " - Böylece o , vaktinin dışında namazını kılar. Ve bu sebepten onun kıldığı namaz yüzüne atılır. - Şayet o kimse beni mağlup ederse , ona insan şeytanlarından birini yollarım. Böylece onu vaktinde namaz kılmaktan alıkoyar. O , bunda da beni mağlup ederse , bu sefer onun hesabını namazında görmeye bakarım. O namazın içinde iken ; - " sağa bakr30; sola bak... " derim. O da bakar. O ki böyle yaptı... Yüzünü okşar alnından öperim. Bundan sonra ona : - " Sen ebedi yaramaz bir iş yaptın. " derim veböylece onun huzurunu bozarım. - Sen de bilirsin ki ya Muahammed , her kim namazda , sağa ve sola çokça bakarsa , Allah onun namazını kabul etmez. Bunda da ona mağlup olursam , yalnız başına namaz kıldığında yanına giderim. Ve ona ; çabuk çabuk kılmasını emrederim. O da , başlar ; namazını çabuk çabuk kılmaya. Tıpkı horozun , gagası ile yerden bişeyler topladığı gibi. - Bu işi yaptırmakta da ona başarı kazanamazsam bu sefer , cemaatle namaz kılarken onun yanına varırım. Orada başına bir gem takarım. Başını imamdan evvel secdeden ve rüküdan kaldırırım. İmamdan evvel de secde ve rüku yaptırırım. İşte o böyle yaptığı için , kıyamet günü , Allah onun başını eşek başına çevirir. - O kimse bunda da beni yener ise , bu defa , ona namazda parmaklarını çıtlatmasını emrederim. Böylece o beni tesbih edenlerden olur. Ama bu işi ona namaz içinde yaptırmaya muvaffak olursam. - Bunda da mağlup olursam , bu sefer ona tekrar giderim. Namaz içinde iken burnuna üflerim. Ben üfleyince , o esnemeye başlar. Şayet o, bu esneme esnasında elini ağzına kapamazsa , onun içine küçük bir şeytan girer. Dünya hırsını ve dünyevi bağlarını çoğaltır. İşte , bundan sonra o kimse , hep bize itaat eder , sözümüzü dinler , dediklerimizi yapar. Şeytan bundan sonra konuşmasına devam etti : - Sen ümmetin hangi saadetinden ferah duyarsın ki ? Ben onlara ne tuzaklar kurarım , ne tuzaklarr30; Miskinlerine , çaresizlerine ve zavallılarına giderim. Namazı bırakmalarını emrederim. Ve onlara derim ki : " Namaz size göre değil.. O, Allah'ın afiyet ihsan ettiği ve bolluk verdiği kimseler içindir. " Sonra hastalara giderim : - " Namaz kılmayı bırak " derim , çünkü Allah-ü Teala : " hastalara zorluk yok... " (24/61) buyurdu. İyi olduğun zaman kılarsın ". Ve böylece o , namazını bırakır. Hatta küfre de gidebilir. Şayet o , hastalığında namazı terkederek ölüp giderse , Allah'ın huzuruna çıkarken , Allah-ü Teala´yı öfkeli bulur. Sonra şöyle dedi : - Ya Muhammed , eğer bu sözlerime yalan kattımsa , beni akrep soksun. - Eğer yalan varsa Allah´tan dile beni kül eylesin. İblis bundan sonra konuşmalarına devam etti ve şöyle dedi : - Ya Muhammed , sen ümmetin için ferah mı duyuyorsun ? Halbuki ben onların altı da birini dininden çıkardım. Bundan sonra Resullullah (s.a.v.) Efendimiz ona , yani İblis´e aşağıdaki şekilde kısa kısa bazı sorular sordu. O da bunlara cevap verdi : - Ya lain , senin oturma arkadaşın kim ? - Faiz yiyen. - Dostun kim ? - Zina eden. - Yatak arkadaşın kim ? - Sarhoş - Misafirin kim ? - Hırsız. - Elçin kim ? - Sihirbazlar. - Gözünün nuru nedir ? - Karı boşamak. - Sevgilin kim ? - Cuma namazını bırakanlar. Resullullah (s.a.v.) Efendimiz bu defa başka bir mevzua geçti ve şöyle sordu : - Ya lain , senin kalbini ne yıkar ? - Allah yolunda cihada koşan atların kişnemesi. - Peki , senin cismini ne eritir ? - Tevbe edenlerin tevbesi. - Peki , ciğerini ne parçalar, ne çürütür ? - Gece ve gündüz , Allah'a yapılan bol bol istiğfar. - Peki yüzünü ne buruşturur ? - Gizli sadaka. - Peki gözlerini kör eden nedir ? - Gece namazı. - Peki , başını eğdiren nedir ? - Çokça kılınan cemaatle namaz. Resullullah (s.a..v) Efendimiz tekrar bir başka mevzua geçti ve şöyle sordu : - Sana göre insanların en saadetlisi (!) kimdir ? - Namazını , bilerek kasden bırakanlar. - Peki , insanların en şakisi kimdir ? - Cimriler - Peki , seni işinden ne alıkoyar ? - Ulema meclisleri - Peki , yemeğini nasıl yersin ? - Sol elimle parmaklarımın ucu ile. - Peki , sam yeli estiği zaman ve ortalığı sıcaklık bastığı zaman çocuklarını nerede gölgelendirirsin ? - İnsanların tırnaklarının arasında. Resullullah (s.a.v.) Efendimiz bundan sonra , bir başka bir mevzuu sordu. İblis de cevap verdi. - Rabbinden neler talep ettin ? - On şey talep ettim. - Nedir onlar ya lain ? - Şunlardır : - Allah´tan diledim ki , beni ademoğullarının malına ve evladına ortak ede. Bu ortaklık talebimi yerine getirdi. Ki bu : " Onlara ortak ol... Mallarına ve çocuklarına. Onlara vaad et. Halbuki şeytan onlara gurur vaad eder... " (17/64) Ayet-i Celilesi ile sabittir. - Her besmelesiz kesilen hayvan etinden yerim , faiz ve haram karışan yemeklerden yerim. Şeytandan Allah´a sığınılmayan malın da ortağıyım. - Cinsi münasebet anında , Allah´a şeytandan sığınmayan kimse ile birlikte hanımı ile birleşirim. Ve o her birleşmeden hasıl olan çocuk , bize itaat eder. Sözümüzü dinler. - Her kim hayvana binerken , helal yola gitmeyi değil de , aksini isteyerek binerse , bende onunla beraber binerim. Yol arkadaşı ve binek arkadaşı olurum. Bu da Ayet-i Kerime ile sabittir ; " Onlar üzerine süvarilerinle , piyadelerinle yaygara çıkartr30; " (17/64) - Allah-ü Teala'dan diledim ki : Bana bir ev vere. Bu dilediğim üzerine hamamları bana ev olarak verdi. - Diledim ki bana bir mescid vere. Pazar yerlerini bana mescid yaptı. - Benim için bir okuma kitabı vermesini istedim. Şiirleri bana okuma kitabı olarak verdi. - İstedim ki ; bir ezan vere , Mezmurları verdi. - Diledim ki ; bana bir yatak arkadaşı vere. Sarhoşları verdi. - Diledim ki ; bana yardımcılar vere. Bunun içinde kaderiye mensuplarını verdi. - İstedim ki ; bana kardeşler vere. Mallarını boş yere israf edenleri verdi. Bir de masiyet yoluna para harcayanları. Bunlar da şu Ayet-i Kerime ile sabittir : " O kimseler ki ; mallarını boş yere harcarlar... Onlar şeytanın kardeşleri olmuşlardır. " (17/27) Bir ara Resullullah (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurdu : - Eğer söylediklerini, Allah'ın kitabındaki ayetlerle ispat etmeseydin , seni tastik etmezdim. Bundan sonra İblis devam etti : - Ya Muhammed , Allah´tan diledim ki ; ademoğullarını ben göreyim ; ama onlar beni göremeyeler. Bu dileğimi de yerine getirdi. - Diledim ki ; ademoğullarının kan mecralarını bana yol yapa ; bu da oldu. Böylece ben , onlar arasında akıp giderim. Gezerim. Hem de nasıl istersem. Bütün bu isteklerimi verdi. - Hepsi sana verildi , buyurdu Hz. Muhammed. - Ve ben bu hallerimle iftihar ederim. Sonra şunu da ekleyeyim ki ; benimle beraber olanlar , seninle beraber olanlardan daha çoktur. İşte , böylece kıyamete kadar , ademoğullarının ekserisi benimle beraber olurlar. Bundan sonrasını İblis şöyle anlattı : - Benim bir oğlum vardır. Adı, ATEME´dir. Bir kul , yatsı namazını kılmadan uyursa gider ; onun kulağına bevleder. Eğer böyle olmasaydı ; imkan yok , insanlar namazlarını eda etmeden uyuyamazlardı. - Benim bir oğlum daha vardır ki ; onun adı da MüTEKAZİ´dir. Bunun vazifesi de ; yapılan gizli amelleri yaymaya çalışmaktır. Mesela bir kul , gizli bir taat işlerse ve bu yaptığını da gizlemeye çalışırsa MüTEKAZİ onu dürter. En sonunda o gizli amelin yayılmasına ve açığa çıkarmaya muvaffak olur. Böylece ; Allah-ü Teala onun yüz sevabından doksan dokuzunu imha eder. Çünkü bir kulun yaptığı gizli bir amel için tam yüz sevap verilir. - Sonra , benim bir oğlum daha vardır. Onun adı da KüHAYL´dir. Bunun işi de , insanların gözlerini sürmelemektir. Bilhassa , ulema meclisinde ve hatip hutbe okurken. Bu sürme onların gözüne çekildi mi , uyuklamaya başlarlar. Ulemanın sözlerini işitmezler. Böylece hiç sevap alamazlar. Bundan sonra İblis şöyle anlattı : - Hangi kadın olursa olsun. Onun kalktığı yere şeytan oturur. Sonra kadının kucağında mutlaka bir şeytan durur. Ve onu , bakanlara güzel gösterir. Sonra o kadına bazı emirler verir. Mesela : " Elini kolunu dışarı çıkar, göster. " der. - O da bu emri tutar. Elini kolunu açar , gösterir. Bundan sonra , o kadının haya perdesini tırnakları ile yırtar. İblis bundan sonra Resullullah (s.a.v.) Efendimiz´e kendi durumunu anlatmaya başladı : - Ya Muhammed , bir insanı delalete sürüklemek için elimde bir imkan yoktur. Ben ancak vesvese veririm. Ve bir şeyi güzel gösteririm. O kadar. Eğer delalete sürüklemek elimde olsaydı , yeryüzünde ; " İlah yoktur sadece Allah vardır ve Muhammed Allah´ın resülüdür. " - diyen herkesi , oruç tutanı ve namaz kılanı hiç bırakmazdım. Hepsini delalete düşürürdüm. Nasıl ki senin elinde de , hidayet nevinden bir şey yoktur. Sen ancak Allah'ın Resulusun. Ve tebliğe memursun. Şayet hidayet elinde olsaydı , yeryüzünde tek kafir bırakmazdın. Sen Allah´ın halkı üzerinde bir hüccetsin. Ben de , kendisi için ezelde şekavet yazılan kimselere sebebim. Said olan kimse , taa , ana karnında iken saiddir. Şaki olan da , yine ana karnında iken şakidir. Saadet ehli kılan da Allah , şekavet ehli kılan da Allah. Bundan sonra Resullullah (s.a.v.) Efendimiz şu iki Ayet-i Kerimeyi okudu: " Bunlar, taa sonuna kadar böyle değişik şekilde devam edecek... Ancak Rabb´ın esirgedikleri hariç... " (11/118-119) " Allah'ın emri behemehal yerini bulan bir kaderdir. " (33/38) Bundan sonra Resullullah (s.a.v.) Efendimiz , İblis´e şöyle buyurdu : - Ya Ebamürre , acaba senin bir tevbe etmen ve Allah´a dönmen mümkün değil mi ? Cennete girmene kefil olurum. Bunun üzerine İblis şöyle dedi : - Ya Resullullah , iş verilen hükme göre oldu. Karar yazan kalem de kurudu. Kıyamete kadar olacak işler olacaktır. Seni peygamberlerin efendisi kılan , cennetin ehlinin hatibi eyleyen ve seni halkı içinden seçen ve halkı arasında bir gözde yapan ; beni de şakilerin efendisi kılan ve cehennem ehlinin hatibi eyleyen Allah´tır. Ve O , bütün eksik sıfatlardan münezzehtir. Ve İblis cümlelerini şöyle tamamladı : - İşte bu söylediklerim sana son sözümdür. Ve bütün söylediklerimi de doğru dedim. Kaynak : Seceret'ül Kevn - Muhyiddin-i Arabi (k.s.) January 21 NASİHATLAR Üzerimde ; gezip dolaşıyorsun!
İnan! ...Ama yalnızca bildiğin gerçeklere. Güven! ...Ama yalnızca içinde bağladıklarına. Sev! ...Ama yalnızca hak edenleri. Paylaş! ...Ama yalnızca değerini bilenlerle. Çalış! ...Ama yalnızca doğruluk yolunda. Yaşa! ...Ama SAKIN ÖLÜMÜ AKLINDAN ÇIKARMA İNSANA ÖZGÜ 3 ÖZELLİK !! Derler ki...,ALLAH insanliga ozgu 3 özellik yaratmis durustluk,akil ve siyasi irade,ama kimseye 2'den fazlasini vermezmis.Dolayisiyla, Eger durust ve akilli iseniz, siyasetci degilsiniz.Eger durust ve siyasetci iseniz, akilli degilsiniz. Eger akilli ve siyasetci iseniz, durust degilsinizdir. MEVLANA HAZRETLERİ
Ashâb-ı
Kirâm dan Ebû Zerr hazretleri bir gün Peygamber Efendimize: �Bana tavsiyede
bulun yâ Rasûlallah� diye ricâda bulununca Peygamber Efendimiz Hz. Ebû Zerr�e şu
nasîhatlerde bulundu: HZ. ÖMER (R.A.)DEN NASİHATLER
1. Sana kötülük
yapan kimseyi ona iyilik yaparak cezâlandır. HACI BEKTAŞ-I VELİ'DEN ALTIN SÖZLER ARA,BUL İNCİNSENDE,İNCİLTME. KADINLARI OKUTUNUZ. ELİNE,DİLİNE,BELİNE SAHİP OL. HERNE ARARSAN,KENDİNDE ARA. ARİFLER HEM ARIDIR,HEM ARITICI. MARİFET EHLİNİN İLK MAKAMI EDEPTİR . İNSANIN CEMALİ,SÖZÜNÜN GÜZELLİĞİDİR . HİÇ BİR MİLLETİ VE İNSANI AYIPLAMAYINIZ. NEFSİNE AĞIR GELENİ KİMSEYE TATBİK ETME. İLİMDEN GİDİLMEYEN YOLUN SONU KARANLIKTIR . DÜŞÜNCE KARANLIĞINA IŞIK TUTANLARA NE MUTLU . NEBİLER,VELİLER İNSANLIĞA ALLAHIN HEDİYESİDİR. HARARET NARDADIR, SACDA DEĞİLDİR KERAMET HIRKADA,TAÇDA DEĞİLDİR HER NE ARAR İSEN KENDİNDE ARA KUDÜS'DE,MEKKEDE,HAC'DA DEĞİLDİR HZ. ALİNİN (K.S) OĞLU HZ. HASAN (R.A)A ETTİĞİ NASÎHAT
İbn-i Mülcem, Hz. Aliyi yaralayınca Hz.
Hasan ağlayarak yanına girdi. Hz. Ali:Oğlum, niye ağlıyorsun Hz. Hasan: TESETTÜRLÜYÜM ÇÜNKÜ![]() Tesettürlüyüm Çünkü.. Allahı hatırlamak ve hatırlatmak için.. Yaratılış gayemin gereği Özel olduğum için .. Özel hissettiğim için .. İnsanların gözünde değil Rabbimin nazarında özel olduğum için.. Kulluğumun gereği.. Rabbimin rızasını kazanmak için.. tesettürlüyüm çünkü; Tesettürlüyken daha rahat olduğum için, Dışarıda kendimi en rahat hissedebileceğim giyim şekli olduğu için, Allah rızası için, Birtakım kötü gözlerden koruduğu için, Tesettürlü bir insan dış görünüşüyle değil de kişiliği ve ahlakıyla davranışlarıyla, düşünceleriyle ön planda olduğu için Tesettürlüyüm çünkü ; buna verilecek en iyi cevabım İnandığımın kanıtı tesettürüm İnanıyorum; emri başım üstünde her varlığa sevgi duyuyorum her varlık O na çıkıyor O nu seviyorum.. tesettürlüyüm çünkü;Rabbim bize zinet değerinde bakıyor ve ben bu zineti en iyi şekilde muhafaza etmek istiyorum tesettürlüyüm çünkü;kadınlık vasfıyla deği,insan vasfıyla hayatta ilerlemek istiyorum tesettürlüyüm çünkü ehli imana zarar vermek istemiyorum tesettürlüyüm çünkü;tesettürün en baş vasfı başörtüsünü ilk önce kalbimde sonra kafamda taşıyorum tesettürlüyüm çünkü;islamı yaşamayı kolaylaştırıyor hayatımın her safhasına yaymamı sağlıyor. tesettürlüyüm çünkü bana Rabbimi hatırlatıyor ve hatırlatanlardan olmak istiyorum tesettürlüyüm çünkü ;KULUM DİYE YADEDİLENLERDEN OLMAK İSTİYORUM.. Tesettürlüyüm çünkü hürüm ben tesettürüm sayesinde namahremim saygı duruşuna geçmek zorunda (öyle bir temsil etmeliyim ki bu olmak zorunda) Tesettürlüyüm çünkü Hak böyle istiyor Hakk istedi mi, şek yok şüphe yok koşul yok şart yok Tesettürlüyüm çünkü hürüm ben Budur sebebi örtümü başımda taşırken gözlerimin ışıması Gurur addetmeyiniz Tesettürlüyüm çünkü ; değerliyim!! Tesettürlüyüm Çünkü.. Allah a İtaat Ediyorum.. Tesettürlüyüm...Çünkü Allah a Teslim oldum RABBİM RAZI OLSUN SİZLERDEN........... January 19 ANLAYAMIYORUM LAİK ULUÖNDER ATATÜRKMÜ YOKSA ŞİMDİKİLER MİŞU AN BACILARIMI TÜRKİYE CUMHURİYETİ DEVLETİ YASAGI DİYEREK ÜNİVERSİTELERE ALMAYANLAR DEVLET DAİRELERİNDE KILIK -KIYAFET YÖNETMELİĞİNE UYMUYOR DİYE ANALARIMIZA ABLALARIMIZA KARDEŞLERİMİZE YASAK DİYEREK GİZLİ KAMERALARA ÇEKEREK İŞLERİNİ ENGELLİYEN (................) HİÇ Mİ UTANMIYORSUNUZ NEDEN OZAMAN Kİ KANUNLARA SÖYLE BİR MADDE KOYMAMIŞ TÜRKİYE CUMHURİYETİNİN TÜM DEVLET KURUMLARINDA HER NE SEBEBLE OLURSA OLSUN BAŞÖRTÜSÜ TAKMAK YASAKTIR NE DEMİŞ "Din bir vicdan sorunudur. Herkes vicdanının emrine uymakta serbesttir. Biz dine saygı gösteririz. Düşünüşe ve düşünceye karşı değiliz. Biz sadece, din işlerini devlet ve ulus işleriyle karıştırmamaya çalışıyoruz." Türkiye Cumhuriyeti'nde herkes, Allah'ına istediği gibi ibadet eder. Hiç kimseye dini fikirlerinden dolayı, bir şey yapılamaz. Türkiye Cumhuriyeti'nin resmi dini yoktur. "Din
ve mezhep, herkesin vicdanına kalmış bir iştir. Hiç kimse, hiç bir
kimseyi ne bir din, ne de bir mezhep kabulüne zorlayabilir. Din
ve mezhep, hiç bir zaman, siyaset aracı olarak kullanılamaz."
LAİKLİK OLMASA BUNA İZİN VERİRMİYDİ Hak şerleri hayr eyler Zannetme ki gayr eyler Arif anı seyr eyler Mevlâ görelim neyler Neylerse güzel eyler
Sen Hakk’a tevekkül kıl Tefviz et ve rahat bul Sabreyle ve razı ol Mevlâ görelim neyler Neylerse güzel eyler İBRAHİM HAKKI HAZRETLERİ ÖRTÜNME İLE İLGİLİ AYETLERNÛR SÛRESİ 24/31- Mü’min
kadınlara da söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar, ırzlarını
korusunlar. (Yüz ve el gibi) görünen kısımlar müstesna, zînet
(yer)lerini göstermesinler. Başörtülerini ta yakalarının üzerine kadar
salsınlar. Zinetlerini, kocalarından, yahut babalarından, yahut,
kocalarının babalarından yahut oğullarından, yahut üvey oğullarından,
yahut erkek kardeşlerinden, yahut erkek kardeşlerinin oğullarından,
yahut kız kardeşlerinin oğullarından, yahut müslüman kadınlardan, yahut
sahip oldukları kölelerden, yahut erkekliği kalmamış hizmetçilerden,
yahut da henüz kadınların mahrem yerlerine vakıf olmayan erkek
çocuklardan başkalarına göstermesinler. Gizledikleri zinetler bilinsin
diye ayaklarını yere vurmasınlar. Ey mü’minler, hep birlikte tövbe
ediniz ki kurtuluşa eresiniz!24/60- Artık evlenme ümidi beslemeyen, hayızdan ve doğumdan kesilmiş yaşlı kadınların zinetlerini göstermeksizin dış elbiselerini çıkarmalarında kendileri için bir günah yoktur. Ama yine sakınmaları onlar için daha hayırlıdır. Allah hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir. 33/33- Evlerinizde oturun. Önceki cahiliye dönemi kadınlarının açılıp saçıldığı gibi siz de açılıp saçılmayın. Namazı kılın, zekatı verin. Allah’a ve Resülüne itaat edin. Ey Peygamberin ev halkı! Allah sizden ancak günah kirini gidermek ve sizi tertemiz yapmak istiyor. 33/53- Ey iman edenler! Yemek için çağrılmaksızın ve yemeğin pişmesini beklemeksizin (vakitli vakitsiz) Peygamber’in evlerine girmeyin, çağrıldığınız zaman girin. Yemeği yiyince de hemen dağılın. Sohbet için beklemeyin. Çünkü bu davranışınız Peygamber’i rahatsız etmekte, fakat o sizden de çekinmektedir. Allah ise gerçeği söylemekten çekinmez. Peygamberin hanımlarından bir şey istediğiniz zaman perde arkasından isteyin. Böyle davranmanız hem sizin kalpleriniz ,hem de onların kalpleri için daha temizdir. Allah’ın Resûlüne rahatsızlık vermeniz ve kendisinden sonra hanımlarını nikahlamanız ebediyyen söz konusu olamaz. Çünkü bu Allah katında büyük bir günahtır. AHZÂB SÛRESİ 33/54- Siz bir şeyi açığa vursanız da gizleseniz de, biliniz ki Allah her şeyi hakkıyla bilendir.33/55- Peygamberin hanımlarına, babalarından, oğullarından, erkek kardeşlerinden, erkek kardeşlerinin oğullarından, kız kardeşlerinin oğullarından, mümin kadınlardan ve sahip oldukları cariyelerden ötürü bir günah yoktur. Ey Peygamber hanımları! Allah’a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah her şeye hakkıyla şahittir. 33/59- Ey Peygamber! Hanımlarına, kızlarına ve müminlerin kadınlarına söyle, bedenlerini örtecek elbiselerini giysinler. Bu onların tanınıp incitilmemelerine de daha uygundur. Şüphesiz Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir KAYNAK:http://diyanet7.diyanet.gov.tr/kuran/fihrist.asp?index=435&konu=%C3%96rt%C3%BCnme BU İNSANLARA TEPKİMİZİ GÖSTERELİMAli Kırca'ya ve show tv ye tepkimizi gösterelim arkadaşlar ve izlemeyelim..![]() Haseki Hastanesi’nde çalışan başörtülü personeli gizli kameraya
çektirip, “Burası devlet hastanesi… Türban yasağını dinleyen yok!"
diyen haber spikeri Ali Kırca’ya, başına gelen ‘gizli kamera’ olayı
hatırlatıldı. İşte Ahmet Taşgetiren’in yazısı:
Kıyafetleri kirli mi, paslı mı, sağlık hizmeti için engel mi? Hayır. Peki, bu bayan sağlık görevlilerinin giysileri, hastaların tepkisine yol açıyor mu? Hastalar, "Ben bunların giysilerinden dolayı ayrımcılığa uğradığımı düşünüyorum, ben illa da başı örtüsüz bir sağlık görevlisi isterim" gibi bir tepki mi vermişler? O da yok. Ama yasak giysiler içinde bu sağlık personeli. Sırf dini bir görev gereği takıldıkları için yasaklanmış olan giysiler içinde. Hizmet veriyorlar. İğne yapıyorlar. Tansiyon ölçüyorlar. Tahlil yapıyorlar. Bir çocuğun başını okşuyor ya da bir hastaya moral veriyorlar. Kadın erkek ayrımı yapmadan hasta muayene ediyorlar, gerekli tedaviyi uyguluyorlar. Yani sağlık taşıyorlar. Ve sizin muhabirleriniz, bu kıyafetle neden sağlık hizmeti veriyorsunuz, diye sorguya çekmeye kalkışıyor. Bir zağar gibi avının peşine düşüp kovalıyor hastane koridorlarında. Bu görüntüleri daha baştan izlerken utanmadınız mı? Kendinizi bir Gestapo şefi rolünde görmediniz mi? "Bu kadarı fazla, bu kadarı işkence, bu kadarı insanlık dışı" sözcükleri dökülmedi mi dilinizden? "Sağlık hizmeti içinde başörtülü olsa ne olur, başı açık olsa ne olur" gibi minik bir şüphe bile geçmedi mi? "Bunlar yüz kızartıcı bir faaliyetin içinde mi?" diye sormadınız mı? Evet, o bayan sağlık personelini suçluluk psikolojisi içine sürüklediniz, yıllardan beri oluşturulan ve artık terör niteliği kazanan resmi tavırların da katkısıyla bunu başardınız, onun için mikrofonlardan kaçmaya mecbur ettiniz, kabul edelim ki muhabirleriniz bunda başarılılar, ama sizin içinizden azıcık sorgulama hissi geçmedi mi? Sizin yönetiminizdeki basın emekçileri, ustalarından böyle bir medya ahlakı edindikleri için mutlu musunuz? Bu zehir hafiyelikler çok mu hoşunuza gidiyor? Bir gün bir okulun bodrumunda namaz kılan öğrenci yakalamak, bir gün bir ana okulunda başörtülü öğretmen yakalamak, bir gün yaygın eğitimde diploma alan başörtülü bir anne yakalamak ve bir gün sizin yaptığınız gibi, hastane koridorunda başörtülü bir hemşire ya da laborant yakalamak! Bu medya ahlakı (!) içinde yer kapmak zevk mi veriyor size? Bu tavırların içinde bir tür medya terminatörü rolü gözlemediniz mi bugüne kadar? Yasakları neden bu kadar kutsuyorsunuz sayın Kırca? Gerçekten bu başörtüsü yasağını kutsanacak bir yasak gibi mi görüyorsunuz? Devlet, neden sizin için bu yasakçı tavrı ile önem kazanıyor sayın Kırca? ATV'de bir "Siyaset Meydanı" programınıza katıldım. Yakından tanışınca sizinle ilgili yargılarımı tashih etme eğilimi doğdu içimde... "İletişime açık, insan yanı bulunan bir sima" gibi gördüm orada sizi. Ama şu role ne demeli sayın Kırca? Alın bir kere daha seyredin kendinizi. İçinizdeki ar damarını bir kere daha yoklayın. Ve lütfen sizinle ilgili yargılarımı tashih yönündeki hüsnü zannımı boşa çıkarmayın. Bu günler geçer gider. Ama insanların zihninde, kirli bir gazeteciliğin içinde rol almış siluetler kalır. Son bir şey: O muhabirlerinizin peşinde bir suçlu kovalar gibi koştuğu bayan sağlık personeli belki de evinin geçimine katkıda bulunmaya çalışan bir anneydi, ne götürdünüz onların evine, çocuklarının dünyasına, bir düşünsenize... Böyle şeyler için yüreğe gerek yok mu yoksa? İyi yayınlar dilerim gizli kameralı arkadaş!
2006 yılında kendinden bir hayli
genç bir kadınla yaşadığı ilişkinin görüntülerinin internette
sızmasından sonra uzun bir süre tatile çıkan Ali Kırca, yaşadığı
ilişkiyle ilgili herhangi bir açıklama yapmazken, ilişki yaşadığı
kadın, “Görüntülerin
şantaj amacıyla çekilmediğini belirterek şunları söylemişti: "Çekimden
ikimizin de haberi vardı. Bir tür fantezi. Ama son zamanlardaki
davranışı ruhuma olduğu kadar bedenime de zarar vermeye başladı.” January 18 40 HADİSİ ŞERİF![]() 1-) Kim benim sunnetimi
diriltirse(ihya eder ve yasaminda tatbik ederse) beni sevmis olur. Beni
seven de benimle beraber Cennettedir. |
|
Gül ki, yanaklarında varlığın tazeliği al aldır; sanki yokluktan
varlığa geçişiyle hâlâ heyecanlıdır, sanki ummadığı bir hayatı
kazandığına utanmaktadır.
Gül ki, inceliği ve zerafetiyle, tazeliği ve yeniliğiyle, her an yoktan
var edilme titrekliğine tanıktır.
Gül ki, sanki varlığına her dem sevinmekte, sanki karşılıksız gördüğü
iyilikle mahcup olmakta, iste(ye)meden edindiği güzelliğe teşekkür için
telaştadır.
Gül ki, görene her an yenidir, ilk defa var edilmiş gibi sürprizdir.
Gül ki, ilk defa görünüyormuş gibi gelir göze, şaşırtır, sevindirir,
sevdirir.
Gül ki, alıştığımız varlığımıza alışılmadık bir sevinç ekler,
kanıksadığımız yaşayışımıza beklenmedik bir coşku katar, olağan
sandığımız insanlığımıza olağanüstü bir övgü sunar.
Gül ki, var olma alışkanlığımızı yıkan bir oyun-bozan, yaşama
sükûnetimizi dağıtan yağmur-boran, insan olma bıkkınlığımızı bozan
sürpriz-armağandır.
Varlığımız, o nazenin gül kadar titrektir; her an yenilenir.
Hayatımız, o incecik gül yanağı gibi tazeciktir; her dem yeniden yeniye
verilir.
İnsanlığımız, o latif gül kokusu gibi biriciktir; her an tenimizde
misafirdir.
Öyleyse, bizi her an Var edene sonsuz minnettarlık içinde olmamız, her
nefeste O'na teşekkürler sunmamız gerekir.
O (sav) gül tazeliğindeki ihyayı, gül titrekliğindeki varlığı her an
farkedendir.
O (sav) gül yanağındaki kızıllık gibi, kendisine lâyık görülenler
nedeniyle her an haya içindedir.
O (sav) işte bu yüzden "Muhammed"dir; içimizde en çok hamd edendir;
kendisine verilene en çok teşekkür edendir.
O (sav) işte bu yüzden "Muhammed" ismini en çok hak edendir; hayreti ve
minnettarlığı en heyecanlı, övgü ve senası en coşkulu olandır.
Öyle ki O (sav) varlığıyla baştan ayağa hayrettir, şükrandır.
Öyle ki O (sav) haliyle ve kavliyle ete kemiğe bürünmüş övgüdür,
hamddir.
"Yaratıcısını en çok öven ve bu övgüsüyle de en çok övülen"
Muhammed"(sav)dir.
Ne ölçüde kendi varlığımıza şaşırıyor ve Yaradanımıza minnettarlığımızı
ifade ediyorsak, o ölçüde hem Gül'e hem Muhammed (sav)'e benzeriz. |

Cömertlikte ve yardım etmede akarsu gibi ol
Şefkat ve merhamette güneş gibi ol
Başkalarının kusurunu örtmede gece gibi ol
Hiddet ve asabiyette ölü gibi ol
Tevazu ve alçakgönüllülükte toprak gibi ol
Hoşgörülükte deniz gibi ol
Ya olduğun
gibi görün ya göründüğün gibi ol

Gel, gel, gel,
ne olursan ol yine gel!
İster kafir, ister putperest, ister mecusi ol, gel
Bizim dergahımız
Ümitsizlik dergahı değildir.
Yüzbin kere tövbeni bozmuş olsan da
Yine gel...

Ayna ve terazi yalan söyler mi?

Akarsu neredeyse orası yeşerir; nerede gözyaşı dökülürse oraya rahmet yağar.
Ne kadar zengin olsan,
Ancak yiyebileceğin kadar yersin.
Denize testiyi daldırsan,

Alabileceği kadar su alır, gerisi kalır.
|
|