|
|
January 27 EY AZİZ MÜSLÜMAN KARDEŞiM
Su satirlari ALLAH (c.c)`nin rizasi
icin oku insanlari Allah`in dininden imanindan Hz. Muhammed (SAV)`in
yolundan ayiran haneleri, cemiyetleri yikan “KUMAR” hakkinda biraz
hasbihal edelim. Simdi Kumar oyunlarini yahudilerin icad ettigini hatirla!!!
Acaba yahudiler cesitli kumar oyunlarini nicin hazirlamistir…???
Hic düsünmediniz mi..???
Tüm kumar oyunlarindaki sayilar islamin mukaddes sayilarina karsi hazirlanmistir. TAVLA oyununu ele alalim…15 pul bir tarafta, 15 pul diger
tarafta olmak üzere30, iki de zar 32 elde…Islamin 32 farzina karsi
degilmidir??? Sen tavla oynarken namazin islamin sartlariyla
oynadiginin farkindamisin? Nicin 31 veya 35 olmamis? Bu bir
tesadüfmüdür? DÜŞEŞ zar oyunu iki zarla oynanir. 6 bir tarafta 6 diger
tarafta 12 yapar. Namazin farzi da 12 dir. Yahudi seni hem
namazindan-imanindan alikoyuyor, hem de namaziyla ve farzlariyla
oynatiyor. BLÜM KAGIT OYUNU 52 kagitla oynanir, iki de joker etti 54. Islamda 54 farzda vardir.
Evet 52 + 52 = 104 yapar. Bu sayi neye isarettir? ALLAH (c.c)`in
gönderdigi 104 kitaba isaret degilmidir? Neden 102 ya da 106 dememis?
Isin icinde cok sinsi bir kurnazlik oldugu belli degilmidir? ISKAMBIL 28 kagitla oynanir. Bu da Kuran`da ismi gecen
peygamberler sayisi kadardir. Sen iskambil kagitlari yerine önündeki
masaya Hz. Isa`yi, Hz. Musa`yi, Hz. Ibrahimi ve en acisi Hz. Muhammedì
vurdugunu biliyormuydun ?
Alcak yahudinin seni nasil oynatiginin farkindamisin ? TAVLADAKİ SAYILARI DÜŞÜN Yek: 1 Allah (c.c), Dü: 2 Teyemmüm
farzi, Se: 3 Guslün farzi, Cehar: 4 Abdestin farzi, Penc: 5 Islamin
sarti ve Ses: 6 Imanin sartlari.
Bunlarin hangisi tesadüf kardesim? Hepsinde sinsice kurulmus korkunc tuzaklar degilmidir?
Simdi anladinmi kardesim yahudilerin müslümanlari nasil sürükledigini ve kendilerine köle ettigini?
O seni saatlerce kumar masasinda oturtup imanindan soyarken, kendisi
milyarlik tesislerde silah ve cephane fabrikalari kurarak dünyadaki
müslümanlara kann kusturuyor.
Tövbe et canim kardesim, yahudinin oyununu boz, yeniden islama saril ve halis müslüman ol!
Bu yaziyi baskalarina ulastirmayi ihmal etme !
Allah (c.c)`a emanet ol kardesim !
Bu yaziyi yazandan , basandan, dagitandan Allah (c.c) razi olsun.! Amin…
January 25

Esmâ- ül Nebi hz.muhammed mustafa s.av
Peygamberimizin (s.a.v) Mübârek İsimleri ve Mânâları
Abdullah Allah'ın kulu Âbid
Kulluk eden, ibadet eden
Âdil
Adaletli
Ahmed
En çok övülmüş, sevilmiş Ahsen
En güzel
Alî
Çok yüce
Âlim
Bilgin, bilen
Allâme
Çok bilen
Âmil
İş ve aksiyon sahibi
Aziz
Çok yüce, çok şerefli olan
Beşir
Müjdeleyici
Burhan
Sağlam delil
Cebbâr
Kahredici, gâlip
Cevâd
Cömert
Ecved
En iyi, en cömert
Ekrem
En şerefli
Emin
Doğru ve güvenilir kimse
Fadlullah
Allah'ın ihsânı,fazlına ulaşan
Fâruk
Hakkı ve bâtılı ayıran
Fettâh
Yoldaki engelleri kaldıran
Gâlip
Hâkim ve üstün olan
Ganî
Zengin
Habib
Sevgili, çok sevilen
Hâdi
Doğru yola götüren
Hâfız
Muhafaza edici
Halîl
Dost
Halîm
Yumuşak huylu
Hâlis
Saf, temiz
Hâmid
Hamd edici, övücü
Hammâd
Çok hamdeden
Hanîf
Hakikate sımsıkı sarılan
Kamer
Ay
Kayyim
Görüp, gözeten
Kerîm
Çok cömert, çok şerefli
Mâcid
Yüce ve şerefli
Mahmûd
Övülen
Mansûr
Zafere kavuşturulmuş
Mâsum
Suçsuz, günahsız
Medenî
Şehirli, bilgilive görgülü
Mehdî
Hidayet eden
Mekkî
Mekkeli
Merhûm
Rahmetle bezenmiş
Mes'ûd
Mutlu
Metîn
Çok sağlam ve güçlü
Muallim
Öğretici
Muktedâ
Peşinden gidilen
Mübârek
Uğurlu, hayırlı, bereketli
Müctebâ
Seçilmiş
Mükerrem
Şerefli, yüce
Müktefî
İktifâ eden, yetinen
Münîr
Nurlandıran, aydınlatan
Mürsel
Elçilikle görevlendirilmiş
Mürtezâ
Beğenilmiş, seçilmiş
Muslih
Islah edeci, düzene koyucu
Mustafa
Çok arınmış
Müstakîm
Doğru yolda olan
Mutî
Hakka itaat eden
Mu'ti
Veren ihsân eden
Muzaffer
Zafer kazanan, üstün olan
Müşâvir
Kendisine danışılan
Nakî
Çok temiz
Nakîb
Halkın iyisi, en seçkini
Nâsih
Öğüt veren
Nâtık
Konuşan, nutuk veren
Nebî
Peygamber
Neciyullah
Allah' ın sırdaşı
Necm
Yıldız
Nesîb
Asil, temiz soydan gelen
Nezîr
Uyarıcı, korkutucu
Nimet
İyilik, dirlik ve mutluluk
Nûr
Işık, aydınlık
Râfi
Yükselten
Râgıb
Rağbet eden, isteyen
Rahîm
Mü'minleri çok seven
Râzî
Kabul eden, hoşnut olan
Resûl
Elçi
Reşîd
Akıllı, olgun, iyi yola götürücü
Saîd
Mutlu
Sâbir
Sabreden
Sâdullah
Allah' ın mübârek kulu
Sâdık
Doğru olan, gerçekci
Saffet
Arınmış, seçkin kişi
Sâhib
Mâlik, arkadaş,sohbet edici
Sâlih
İyi ve güzel huylu
Selâm
Noksan ve ayıptan emin olan
Seyfullah
Allah' ın kılıcı
Seyyid
Efendi
Şâfi
Şefaat edici
Şâkir
Şükredici
Tâhâ
Kur'ân-ı Kerîm' deki ismi
Tâhir
Çok temiz
Takî
Haramlardan kaçınan
Tayyib
Helal, temiz, güzel, hoş
Vâfi
Sözünde duran
Vâiz
Nasihat eden
Vâsıl
Kulu Rabb'ine ulaştıran
Yâsîn
İnsan-ı kâmil
Zâhid
Mâsivadan yüz çeviren
Zâkir
Allah' ı çok anan
SİLSİLE-İ ŞERİF Hâlık-ı arz u semâya eyleriz hamd ü senâ
Ahmed-i Muhtâr'ı kıldı âleme nûr-ı hüda
Hazret-i Sıddîk u Selmân, Kâsım u Ca'fer gibi
Eylemiş neşr-i hakîkat Bâyezîd-i reh-nümâ
Bü'l-Hasen zât-ı mükerrem Bû Ali kân-ı kerem
Yûsuf-i vâlâ-şiyem sâlâr-ı ceyş-i asfiyâ
Hâce Abdü'l-hâlik oldu Ârif ü Mahmûd'a pîr
Şeyh Alî, Baba, Külâl etti cihânı rûşenâ
Vâris-i taht-ı tarîkat şâh-ı âlem Nakşbend
Eyledi Hâce Alâu'd-din'i halka pîşuvâ
Oldu Ya'kûb'e Ubeydullâh-ı Ahrârî halef
Hazret-i Zâhid'le geldi âleme zevk u safâ
Nûr-i ceşm-i ma'rifet Dervîş Muhammed, Hâcegî
Feyz-i Bâkî'le cihân-ı ma'nevî buldu bakâ
Hazret-i Ahmed müceddid Urvetü'l-vüskâ olup
Şeyh Seyfü'd-dîn ü Seyyîd Nûr'a nûr-ı i'tilâ
Şâh-ı Mazhar şâh-ı Abdullâh-ı pîr-i Dehlevî
Hazret-i Hâlid'le oldu kalb-i sâlik pür-zıyâ
Seyyid-i âlî-neseb Tâha'l-Hakkarî'den sonra
Pîrimiz Tâha'l-Harîrî oldu kutbi evliyâ
Eyleriz arz-ı dehâlet dergeh-i sâdâta biz
Es'ad u ihvân-ı dîne mağfiret kıl ey Hudâ
Sâmî dostun hürmetine ey Cenâb-ı Kibriyâ
Cümle ihvânı cemâlinle Cinânda kıl beka
Feyz-i Carî Hazret-i Musâ ki, ol sahib vefâ
Pek sahî Hayrü'l-Halef Osman Nuriyy-î pür hayâ
Ve sallellahu alâ Seyyidina Muhammedin Nûr'in Nûr
Sübhânel Meliki'l-Azizi'l-Kadir'il-Gafûr January 24 HADİSİ ŞERİF :Siz kıyamet günü isimleriniz ve babalarınızın isimleriyle çağrılacaksınız, öyle ise isimlerinizi güzel koyunuz.
ÇOCUKLARIMIZA VERİLECEK GÜZEL İSİMLER
Kız isimleri ve anlamları
Afra: Ayın 13. gecesi, beyaz toprak. Ahsen: Daha güzel, en güzel. Aişe: Yaşayan, zenginlik ve bolluk gören. Amine: Gönlü emin, kalbinde korku olmayan Peygamberimiz’in annesinin adı (Emine) Asude: Rahatlamış, keder ve sıkıntıdan uzak. Asuman: Gök, sema. Ayşegül: Gül renkli, canlı ve güzel. Ayşen: Ay gibi parlak, neşeli, sevimli. Ayşenur: Nurlu, ışıltılı hayat. Banu: Kadın, hanımefendi, prenses. Bedia: Örneksiz yaratan ve örneksiz yaratılmış, güzel, eşsiz. Bengisu: Ebedilik, ölümsüzlük veren su. Betül: Bakire, namuslu kadın. Beyza: Ak, bembeyaz, lekesiz. Binnur: Nurla özdeşleşmiş. Büşra: Müjde, sevinçli haber. Canan: Sevgili, sevilen kadın, yar. Didem: Gözüm Dilan: Gönül dostu. Dilara: Gönül alan, gönül kapan, gönlü dinlendiren. Dilşad: Gönlü hoş, sevilmiş. Eda: Naz, cilve. Emel: Ümit, hülya. Emine: Güvenilir, inanılır kadın. Fatma, Fatıma: Sütten kesilmiş. Feride: Eşşiz, benzeri olmayan, kibirli gururlu. Feyza: Bolluk, çokluk. Füsun: Büyü, sihir, şaşırtıcı güzelliğe sahip. Gülbanu: Gülhanım. Gül gibi güzel kadın. Gülcan: Gül gibi güzel canlı. Gülizar: Gül yanaklı. Gülperi: Gizli gül. Gülşah: Güllerin şahı. Günnur: Güneş ışığının aydınlığı. Handan: Güleryüzlü. Hatice: Vakitsiz erken doğan kız çocuğu. Hülya: Hayal, kuruntu, vehim. Hümeyra: Pembelik. Jale: Sabah çiceklerin üzerinde görülen su damlacığı, kırağı. Jülide: Karmakarışık, dağınık. Kübra: Büyük olan. Latife: Yumuşak, hoş, mülayim. Leyla: Çok karanlık gece. Macide: Şan ve şeref sahibi. Mehlika: Ay yüzlü güzel. Mehpare: Ay parçası, çok güzel. Melda: Genç körpe ve nazik. Meryem: İbadete düşkün insan. Mihriban: Şefkatli, merhametli, muhabbetli. Muazzez: İzzet ve şeref sahibi. Mukadder: Takdir olunmuş ve kıymeti bilinmiş. Mukaddes: Kutsal, temiz. Müberra: Temize çıkmış, arınmış, müstesna. Mücella: Parlatılmış, parlak. Müjgan: Kirpikler Münire: Nurlandıran, ışık veren. Müzeyyen: Süslenmiş. Nadide: Görülmemiş, çok değerli. Nadiye: Seslenen. Nâlân: İnleyen, feryad eden. Nazan: Nazlı. Nazife: Temiz, pak. Necla: Çocuk, evlat. Nermin: Yumuşak. Nigar: Sevgili, resim gibi, put gibi kadın. Nihal: Sevgili, düzgün fidan. Nihan: Gizli, saklı, bulunmayan. Nuran: Nurlu, runa ait. Nuray: Işık saçan ay. Nurbanu: Nur yüzlü hanım, gelin, prenses. Nurcan: Canlı, neşeli, hayat dolu. Nurefşan: Aydınlık veren, ortalığı ışık içinde bırakan. Nurgül: Gülün en parlak olanı. Nuriye: Işıklı. Nurten: Teni ışık gibi beyaz olan. Rahime: Hafif sesli, latif konuşan kadın. Rüveyda: Hoş, ince, nazik. Saadet: Mutluluk. Sabâhat: Güzellik, letafet. Sabiha: Güzel, latif, şirin. Saime: Oruç tutan kimse, oruçlu. Saliha: Dinin emir ve yasaklarına uyan, iyi ahlak sahibi kadın. Semra: Esmer. Sena: Övgü ile ilgili, şimşek parıltısı. Serpil: İyi geliş, büyü, güzellik. Seval: Severek al, hep sev. Süeda: Uğurlu insanlar. Süheyla: Yumuşak iyi huylu kadın. Süreyya: Ülker yıldızı. Süveyda: Kalpteki gizli günah. Şahika: Zirve, doruk. Şebnem: Çiğ, kırağı. Şemsinur: Nurun güneşi. Şermin: Utangaç, mahçup. Şevval: Arap takviminin 10. ayı. Şeyda: Aşk çılgını, aşık. Şule: Ateş alevi. Şükriye: İyilik bilme. Tuba: Kökü yukarıda, dalları aşağıda cennet ağacı. Türkan: Benzerlerinin arasında nitelikleriyle ayrılan. Vildan: Yeni doğmuş çocuklar, cennet çocukları. Zehra: Çok beyaz ve parlak yüzlü. Peygamberimiz’in kızı Hz. Fatıma’nın lakabı. Zerrin: Altından mamul, parlak. Zeynep, Zeyneb: Değerli taşlar, mücevherler. Zübeyde: Öz, asıl, cevher.
Erkek isimleri ve anlamları
Abdullah: Allah’ın kulu. Abdurrahim: Rahim’in (Allah’ın sıfatlarındandır) kulu. Abdurrahman: Rahmanın kulu. Abdülhamid: Bütün varlığın diliyle övülmüş Allah’ın kulu. Abdülkadir: Her şeye gücü yeten Allah’ın kulu. Ahmet: En çok övülmüş, methedilmiş, beğenilmiş. Akif: Bir şeyde sebat eden. Ali: Yüce, ulu. Alparslan: Arslan gibi cesur ve yiğit, savaş beyi. Alperen: Yiğit, bahadır. Arif: Meşhur, çok tanınmış, irfan sahibi. Asım: Günahtan, haramdan çekinen. Avni: Yardımla ilgili, yardıma ait. Aytekin: Ay şehzadesi. Aziz: Muhterem, sayın. Bahadır: Savaşlarda yılmazlığıyla üstünlük kazanan kişi. Bahattin, Bahaddin: Dinin değeri, değerlisi. Bârân: Yağmur. Baykal: Yaban kısrağı, deniz, derya. Behçet: Güleryüzlülük. Behzat: Doğuştan iyi. Beşir: Müjdeci. Bülent: Yüksek, yüce, uzun. Cafer: Küçük akarsu, çay, sütü bol deve. Cahit: Çalışan, gayret eden, çabalayan. Celal: Ululuk. Celil: Çok büyük ve ulu. Cemil: Güzel. Cevdet: İyilik, kusursuzluk. Cihan: Alem, kainat. Cüneyt: Küçük asker, askercik. Emin: Korkusuz kimse, emniyette olan. Emre: Aşık, müptela. Erdem: Fazilet, maharet. Erdinç: Duru, güçlü erkek. Erdoğan: Yiğit doğan. Ergun: Sert başlı, oynak ve hızlı giden at. Ergün: Yumuşak, uysal kimse. Erhan: İyi adaletli hükümdar. Ertan: Dericilerin yaprağıyla deri boyadıkları bir nevi ağaç. Ertuğrul: Dürüst, doğru, yiğit. Ertunga: Yiğit, hakan. Esat: Oldukça mutlu, çok hayırlı. Eyüp, Eyyüp: Sabırlı, günahlarına tevbe eden. Fahrettin: Dinin övdüğü. Fahri: Övünmeye mensup. Faruk: Doğruyu yanlıştan ayıran. Hz. Ömer’in lakabı. Fatih: Fetheden, İslam’a açan. Fazıl: Fazilet sahibi. Ferhat: Sevinç, neşe. Fethi: Fethe mensup. Fevzi: Galip gelen. Fuad: Kalp, yürek, gönül. Furkan: Hakkı batıldan ayırma. Gökhan: Uranüs gezegeni. Gültekin: Genç delikanlı, nazik. Gürhan: Hanlar hanı. Gürkan: Genç, taze. Habib: Sevgili. Hakkı: Doğrulu ve insaf sahibi. Halid: Sonsuz, daim. Halis: Hilesiz, katkısız. Hamdi: Şükreden, şükredici. Hamdullah: Allah’ın övgüsü. Hamza: Heybetli, azametli anlamında, aslan. Hikmet:. Hakimlik, feylesofluk. 2. Sebeb, gizli, Allah'ın hikmeti. 3. Felsefe. 4. Ahlaki söz, öğüt verici, kısa öz, öğretici söz. - Hasan: Güzellik, iyilik sahibi. Hilmi: Yumuşak huylu, sakin tabiatlı. İbrahim: İnananların babası. İhsan: İyilik etem. İlyas: Yağmurlara hükmeden İsrail peygamberi. İsa: Dört büyük peygamberden biri. İsmail: Hz. İbrahim’in oğlu. Kâmil: Tam, noksansız. Kâzım: Öfkesini yenen kimse. Kemal: Olgunluk. Kerem: Asalet. Kerim: Kerem sahibi. Lütfi: Hoşluk, güzellik. Mahmut: Hamd olunmuş, övülmüye değer. Mansur: Yardım olunmuş. Mehmet: Muhammed isminin Türkçede Peygambere saygı dolayısıyla aldığı biçim. Memduh: Övülmüş. Metin: Metanetli, sağlam, özü sözü doğru. Mirkelam: Güzel, nazik konuşan kimse. Muammer: Yaşayan. Muaz: Korunan, izzet sahibi. Muhammed: Tekrar tekrar övülmüş. Peygamberimiz’in isimlerindendir. Muharrem: Haram kılınmış. Muhsin: İyilikte bağışta bulunan. Mustafa: Temizlenmiş, seçilmiş, güzide. Mükremin: İkram olunmuş. Naci: Kurtulan, selamete kavuşan. Nail: Muradına eren. Naim: Bollukta yaşayan. Necati: Kurtulmaya mensup. Necdet: Korkusuz olmak, yiğitlik. Necip: Soyu sopu temiz. Necmeddin: Dinin yıldızı. Nihat: Huy, yaratılış. Nuri: Nurlu. Nurullah: Allah’ın nuru. Oğuz: Mübarek, saf, iyi yaratılışlı. Orhan: Şehrin yöneticisi, hakimi. Recai: Allah’a yalvaran. Recep: Gösterişli, heybetli. Rıdvan: Rıza, razı olma. Rıfat: Yükseklik, yücelik. Rıfkı: Yumuşaklık. Rıza: Hoşnutluk. Ruşen: Aydın, parlak. Rüstem: Yiğit, kahraman. Sacid: Secde eden. Said: Mübarek, kutlu, uğurlu. Sedat: Doğru ve haklı. Sezâi: Uygun, yaraşan. Sıtkı: İç yürek temizliği. Süleyman: Huzur, sükun. Şükrü: Şükretme. Tahsin: Güzel bulma, beğenme. Târık: Sabah yıldızı. Tuncer: Tunç gibi güçlü kimse. Turan: Eski İranlılara göre Türk ülkesi. Turhan: Soylu seçkin kimse. </< DIV> January 22 Hz.
EBU BEKIR ES SIDDÎK (r.a) (571-634) 
Hz. Muhammed (s.a.s.)'in Islâm'i teblige baslamasindan sonra ilk iman
eden hür erkeklerin; rasit halifelerin, asere-i mübesserenin ilki. Câmiu'l
Kur'an, es-Siddîk, el-Atik lakaplariyla bilinen büyük sahabi.
Kur'ân-i Kerim'de hicret sirasinda Rasûlullah'la beraber
olmasindan dolayi, "...magarada bulunan iki kisiden biri..."
(et-Tevbe, 9/40) seklinde ondan bahsedilmektedir. Asil adi Abdülkâbe
olup, Islâm'dan sonra Rasûlullah (s.a.s.)'in ona Abdullah adini
verdigi kaydedilir. Azaptan azad edilmis mânâsina "atik";
dürüst, sadik, emin ve iffetli oldugundan dolayi da "siddik"
lâkabiyla anilmistir. "Deve yavrusunun babasi" manasina gelen Ebû
Bekir adiyla meshur olmustur. Teym ogullari kabilesinden olan Ebû Bekir'in
nesebi Mürre b. Kâ'b'da Rasûlullah'la birlesir. Anasinin adi Ümmü'l-Hayr
Selma, babasinin ki Ebû Kuhafe Osman'dir. Künyesi Abdullah b. Osman
b. Amir b. Amir... b. Murra ...et-Teymî'dir. Bedir savasina kadar müsrik
kalan oglu Abdurrahman disinda bütün ailesi müslüman
olmustur. Babasi Ebû Kuhafe, Ebû Bekir'in halifeligini ve ölümünü
görmüstür. Hz. Ebû Bekir'in Rasûlullah (s.a.s.)'den
bir veya üç yas küçük oldugu zikredilmistir. Islâm'dan
önce de saygin, dürüst, kisilikli, putlara tapmayan ve evinde put
bulundurmayan "hanif" bir tacir olan Ebû Bekir, ölümüne
kadar Hz. Peygamber'den hiç ayrilmamistir. Bütün servetini,
kazancini Islâm için harcamis, kendisi sade bir sekilde yasamistir.
Hz. Ebû Bekir, Fil yilindan iki sene birkaç ay sonra 571'de
Mekke'de dünyaya gelmis, güzel hasletlerle taninmis ve iffetiyle söhret
bulmustur. içki içmek câhiliye döneminde çok
yaygin bir âdet oldugu halde o hiç içmemistir. O dönemde
Mekke'nin ileri gelenlerinden olup Araplarin nesep ve ahbâr ilimlerinde
meshur olmustur. Kumas ve elbise ticaretiyle mesgul olurdu; sermayesi kirk bin
dirhemdi ki, bunun büyük bir kismini Islâm için
harcamistir. Rasûlullah'a iman eden Ebû Bekir (r.a.) Islâm dâvetçiligine
baslamis, Osman b. Affân, Zübeyr b. Avvâm, Abdurrahman b. Avf,
Sa'd b. Ebî Vakkas ve Talha b. Ubeydullah gibi Islâm'in yücelmesinde
büyük emekleri olan ilk müslümanlarin bir çogu Islâm'i
onun dâvetiyle kabul etmislerdir.
Hz. Ebû Bekir hayati boyunca Rasûlullah'in yanindan ayrilmamis, çocuklugundan
itibaren aralarinda büyük bir dostluk kurulmustur. Rasûlullah
birçok hususlarda onun görüsünü tercih ederdi. Umûmî
ve husûsî olan önemli islerde ashâbiyla müsavere
eden Peygamber (s.a.s.) bazi hususlarda özellikle Ebû Bekir'e
danisirdi. (Ibn Haldun, Mukaddime, 206). Araplar ona "Peygamber'in veziri"
derlerdi.
Teymogullari kabilesi Mekke'de önemli bir yere sahipti. Ticaretle
ugrasiyorlar, toplumsal temaslari ve genis kültürlülükleri
ile taniniyorlardi. Hz. Ebû Bekir'in babasi Mekke esrafindandi. Hz. Ebû
Bekir, câhiliye döneminde de güzel ahlâki ile tâninan,
sevilen bir kisi idi. Mekke'de "esnak" diye bilinen kan diyeti ve
kefalet ödenmesi islerinin yürütülmesiyle görevliydi.
Muhammed (s.a.s.) ile büyük bir dostluklari vardi. Sik sik bulusur,
Allah'in birligi, Mekke müsriklerinin durumu ve ticaret gibi konularda müsâvere
ederlerdi. ikisi de câhiliye kültürüne karsiydilar, siir
yazmaz ve siiri sevmezlerdi, daha ziyade tefekkür ederlerdi.
Islâm'i Benimsemesi
Hz. Ebû Bekir, Hira dagindan dönen Hz. Muhammed ile
karsilastiginda, Rasûlullah (s.a.s.) ona, "Allah'in elçisi"
oldugunu söyleyip "Yaratan Rabbinin adiyla oku" (el-Alâk,
96/1) diye baslayan âyetleri bildirdigi zaman hemen ona: "Allah'in
birligine ve senin O'nun rasûlü olduguna iman ettim" demistir.
Hz. Hatice'den sonra Rasûlullah'a ilk iman eden odur. Hz. Peygamber
(s.a.s.) Islâm'i tebliginin ilk zamanlarinda kiminle konustuysa en azindan
bir tereddüt görmüs, ancak Ebû Bekir seksiz ve tereddütsüz
bir sekilde kabul etmistir. Hatta Hz. Peygamber (s.a.s.), "Bütün
insanlarin imani bir kefeye, Ebû Bekir'in ki bir kefeye konsa, onun imani
agir basardi " diye lâtif bir benzetme de yapmistir. Mü'min Ebû
Bekir, hayatinin sonuna kadar tüm varligini Islâm'a adamis, bütün
hayirli islerde en basta gelmistir.
Ebû Bekir Mekke döneminde güçlü kabilelere
mensup kisileri Islâm'a kazandirmaya çalisti, öte yandan müsriklerin
iskencelerine maruz kalan güçsüzleri, köleleri korudu;
servetini eziyet edilen köleleri satin alip azad etmekte kullandi. Bilâl,
Habbab, Lübeyne, Ebû Fukayhe, Amir, Zinnire, Nahdiye, Ümmü
Ubeys bunlardandir. Kendisi de Mescid-i Haram'da müsriklerin saldirisina
ugramisti. Ebû Bekir, iman ettikten sonra Islâm'i teblige gizli
gizli devam ediyordu. Annesi, karisi Ümmü Ruman ve kizi Esma da iman
etmis, fakat ogullari Abdullah, Abdurrahman ve babasi Ebû Kuhafe henüz
iman etmemislerdi. Osman b. Affan, Sa'd b. Ebî Vakkas, Abdurrahman b. Avf,
Zübeyr b. Avvâm, Talha b. Ubeydullah gibi ilk müslümanlari
Islâm'a dâvet eden odur. Müsriklerin eziyetleri çogalip
müslümanlara yapilan baskilar arttiktan sonra Hz. Peygamber Hz. Ebû
Bekir'e de Habesistan'a göç etmesini söylemis ve Ebû
Bekir yola çikmis; ancak Berkü'l-Gimâd'da Mekke'nin ileri
gelen kabilelerinden Ibn Dugunne ile karsilastiginda Ibn Dugunne onu himayesine
aldigini ve Mekke'ye dönmesi gerektigini belirterek, ikisi birlikte
Mekke'ye dönmüslerdir. Ancak sartli olarak Ebû Bekir'i
himayesine alan Ibn Dugunne, Ebû Bekir'in açiktan açiga
ibadet etmesi ve inancini yaymaya devam etmesi sebebiyle sartlari yerine
getirmedigini iddia ederek ona ibadetini gizli yapmasini söylediginde Ebû
Bekir, onun himayesine ihtiyaci olmadigini, zaten kendisine söz de
vermedigini ifade etmisti: "Senin himayeni sana iâde ediyorum. Bana
Allah'in himayesi yeter." Böylece onüç yil Mekke'de Rasûlullah'in
yaninda kalan Hz. Ebû Bekir, Hz. Aise'nin rivâyetine göre, Rasûlullah
hicret emrini alip Ebû Bekir'e gelerek ona beraberce hicret edeceklerini söyleyince
Ebû Bekir sevinçten aglamaya baslamisti (Ibn Hisâm, es-Sire,
II, 485).
Hz. Peygamber'in bir gecede Mekke'den Kudüs'e oradan Sidretü'l Münteha'ya
gittigi isra ve Mirâc hâdisesini duyan müsrikler bunu Hz. Ebû
Bekir'e yetistirdikleri zaman; "O dediyse dogrudur." demistir. Bu sözünden
sonra Ebu Bekir'e; ihlâsli, asla yalan söylemeyen, özü
dogru, itikadinda süphe olmayan anlaminda, "Siddik" lâkabi
verildi. Kur'an tâbiriyle, "O, ne iyi arkadasti " (en-Nisâ,
4/69) denilebilir.
Iste o "Siddîk" ile o "Emîn", o iki arkadas
beraberce Sevr dagindaki magaraya hareket ederek hicret etmislerdir.
Hicreti
Sevr magarasina ilk giren Hz. Ebû Bekir, (r.a.) magarada kesif
yaptiktan sonra Rasûlullah içeri girmistir. Ebû Bekir'in kizi
Esma yolda yemeleri için aziklarini hazirlamisti. Onlar Mekke'den
ayrilinca müsrikler her tarafa adamlarini yollayarak aramaya basladilar.
Kureys kabilesinin müsrikleri Ebû Cehil baskanliginda Esma'nin evini
aradilar, hakaret edip dayak attilar. Hz. Ebû Bekir (r.a.) hicret
yolculuguna çikarken yanina bütün parasini almisti. Buna ragmen
kizi Esma onun nerede oldugunu, nereye gittigini kâfirlere söylememistir.
iz süren Mekkeli müsrikler Sevr magarasina kadar geldiler. Rasûlullah
bu sirada Kur'ân'da anlatildigi biçimde söyle diyordu: "Üzülme,
Allah bizimledir" (et-Tevbe, 104/40). Nitekim Allah ona güven vermis,
göremedikleri askerleriyle onu desteklemistir; Allah güçlüdür,
hakimdir. Kâfirler tüm aramalara ragmen onlari bulamadilar. Magarada üç
gün kaldiktan sonra Medine'ye yönelen Rasûlullah ile Ebû
Bekir Kuba'ya vardilar.
Ebû Bekir magarada kaldiklari günü söyle anlatir: "Rasûlullah
(s.a.s.) ile beraber bir magarada bulundum. Bir ara basimi kaldirip baktim. O
anda Kureys casuslarinin ayaklarini gördüm. Bunun üzerine, 'Ya
Rasûlullah, bunlardan birkaçi gözünü asagi egse de
baksa muhakkak bizi görür' dedim. O, 'Sus ya Ebû Bekir. iki
yoldas ki, Allah onlarin üçüncüsü ola, endise edilir
mi?' buyurdu. Kuba'da üç gün kalan Rasûlullah ile Hz. Ebû
Bekir nihayet Medine'ye vardilar. Medine'de Hz. Ebû Bekir humma
hastaligina tutuldu. Hastalik ilerleyip yataga düstügünde Rasûlullah,
"Allah'im Mekke'yi bize sevgili kildigin gibi Medine'yi de bize sevgili
kil, hummayi bizden uzaklastir' diye dua ettigi zaman Hz. Ebû Bekir ve
hasta olan diger sahâbîler iyilestiler. Bu aradâ Hz. Âise
ile Hz. Muhammed (s.â.s.)'in dügünleri yapildi. Mescidi Nebî
insâ edildi. Masraflarin bir kismini Hz. Ebû Bekir karsiladi.
Medine'de kardeslik tesis edildiginde Ebû Bekir'in kardesligi Harise b.
Zeyd oldu.
Hz. Ebû Bekir Medine'de Mescidi Nebî'nin insasina katildi. Rasûlullah
Islâm'i yaymak ve düsmanlar hakkinda bilgi toplamak için
seriyye denilen kesif kollarini Medine disina gönderiyor, bunlara bazen Hz.
Ebû Bekir de katiliyordu. Rasûlullah ile birlikte bizzat çarpistigi
savaslarda (Bedir'de, Uhud'da, Hendek'te) Ebû Bekir de yer aldi. O, Müreysi,
Kurayza, Hayber, Mekke, Huneyn, Taif gazvelerinde de bulundu. Rasûlullah'in
bizzat idare ettigi harplere gazve denir. Ebû Bekir, bu sözü geçen
büyük savaslardan baska, otuzdan fazla gazveye katilmistir. Çarpisma
olmaksizin Veddan, Buvat, Bedr-i Ûlâ, Useyre gazveleriyle de düsmanlar
itaat altina alinmistir. Bütün bu gazvelerde Hz. Ebû Bekir, Rasûlullah'in
en yakininda yer almis olup onun "veziri" gibi idi. Bedir'de, oglu
Abdurrahman müsrikler safinda yer aldiginda Ebû Bekir ogluyla çarpismistir.
Sadece o degil, Bedir'de birçok sahâbî, oglu, kardesi,
babasi, dayisi ile çarpismisti. Bedir savasi, müslümanlarin Islâm'i
herseyden üstün tuttuklarini, Allah için en yakinlari olan müsrikleri
kan bagi veya kabile taassubu içinde kalmadan, baska insanlardan
ayirdetmeden öldürdüklerini göstermektedir. Rasûlullah'in
bir amcasi Hamza, Islâm ordusu safindayken öteki amcasi Abbas, düsman
safindaydi. Yegeni Ubeyde kendi yanindayken, öteki yegenleri Ebû Süfyan
ve Nevfel müsriklerle beraberdi. Hattâ kizi Zeyneb'in esi Ebû'l-As
da Rasûlullah'a karsi müsriklerle birlikte savasiyordu.
Hicretin 9. yilinda Medine'de büyük bir kitlik oldu. Bu arada
Bizans imparatoru, sam'da Hicaz bölgesini istilâ etmek üzere büyük
bir ordu hazirladi. Rasûlullah, bu orduya karsi Islâm ordusunu
hazirlarken, kitlik sebebiyle zorluklarla karsilasti. Ebû Bekir malinin
hepsini bu ordunun hazirlanmasinda kullandi. Onuncu yilda "Vedâ Hacci"nda
bulunan Allah'in Rasûlü, onbirinci yilda hastalandi.
Hilâfeti
Hicrî onbirinci yilda hastalanan Rasûlullah (s.a.s.) 13 Rebiyülevvel
Pazartesi günü (8 Haziran 632) vefât etti. Onun vefâtini
duyan müslümanlar büyük bir üzüntüye
kapildilar ve ilk anda ne yapmalari gerektigine karar veremediler. Ama o da bir
ölümlüydü. Hz. Ömer, onun Hz. Musa gibi Rabbi ile
bulusmaya gittigini, O'nun için "öldü" diyen olursa
ellerini kesecegini söylüyordu. Ebû Bekir, Rasûlullah'in
iyi oldugu bir sirada ondan izin alarak kizinin yanina gitmisti. Vefât
haberini duyar duymaz hemen geldi, Rasûlullah'i alnindan öptü ve
"Babam ve anam sana fedâ olsun ya Rasûlullah. Ölümünde
de yasamindaki kadar güzelsin. Senin ölümünle peygamberlik
son bulmustur. sânin ve serefin o kadar büyük ki, üzerinde
aglamaktan münezzehsin. Yâ Muhammed, Rabbinin katinda bizi unutma;
hatirinda olalim ..." dedi. Sonra disari çikip Ömer'i susturdu
ve; "Ey insanlar, Allah birdir, O'ndan baska ilâh yoktur, Muhammed
O'nun kulu ve elçisidir. Allah apaçik hakikattir. Muhammed'e
kulluk eden varsa, bilsin ki o ölmüstür. Allah'a kulluk edenlere
gelince, süphesiz Allah diri, bâkî ve ebedîdir. Size
Allah'in su buyrugunu hatirlatirim: "Muhammed sadece bir elçidir.
Ondan önce de peygamberler gelip geçmistir. Simdi o ölür
veya öldürülürse siz ökçelerinizin üzerinde
geriye mi döneceksiniz? Kim ökçesi üzerinde geriye dönerse
Allah'a hiçbir ziyan veremez. Allah sükredenleri mükâfatlandiracaktir"
(Âl-u imrân, 3/144). Allah'in kitabi ve Rasûlullah'in sünnetine
sarilan dogruyu bulur, o ikisinin arasini ayiran sapitir. seytan,
peygamberimizin ölümü ile sizi aldatmasin, dininizden
saptirmasin. seytanin size ulasmasina firsat vermeyiniz" (Ibn Hisâm,
es-Sire, IV, 335; Taberî, Târih, III, 197,198).
Hz. Ebû Bekir bu konusmasiyla orada bulunanlari teskin ettikten sonra
Rasûlullah'in teçhiziyle ugrasirken, Ensâr, Benû Sâide
sakifesinde toplanarak Hazrec'in reisi olan Sa'd b Uhâde'yi Rasûlullah'tan
sonra halife tayini için bir araya gelmislerdir. Ebû Bekir, Hz. Ömer,
Ebû Ubeyde ve Muhacirlerden bir grup hemen Benû Saîde'ye
gittiler. Orada Ensâr ile konusulduktan ve hilâfet hakkinda çesitli
müzakereler yapildiktan sonra Hz. Ebû Bekir, Ömer ile Ebû
Ubeyde'nin ortasinda durdu ve her ikisinin ellerinden tutarak ikisinden birine
bey'at edilmesini istedi. O, kendisini halife olarak öne sürmedi. Hz.
Ebû Bekir'in konusmasindan sonra Hz. Ömer atilarak hemen Ebû
Bekir'e bey'at etti ve, "Ey Ebû Bekir, müslümanlara sen Rasûlullah'in
emriyle namaz kildirdin. Sen onun halifesisin ve biz sana bey'at ediyoruz. Rasûlullah'a
hepimizden daha sevgili olan sana bey'at ediyoruz" dedi. Hz. Ömer'in
bu âni davranisi ile orada bulunanlarin hepsi Ebû Bekir'e bey'at
ettiler. Bu özel bey'attan sonra ertesi gün Mescid-i Nebî'de Hz.
Ebû Bekir bütün halka hutbe okudu ve resmen ona bey'at edildi.
Rasûlullah'in defni sali günü gerçeklesirken, onun nereye
defnedilecegi hakkinda da bir ihtilâf meydana geldiginde Hz. Ebû
Bekir yine firasetini ortaya koydu ve "Her peygamber öldügü
yere defnedilir" hadisini ashaba hatirlatarak bu ihtilâfi giderdi.
Rasûlullah'in cenaze namazi imamsiz olarak gruplar halinde kilindi. Bütün
bunlar olurken, Hz. Ali'nin Hz. Fatima'nin evinde Hasimogullari ve yandaslari
ile toplandigi ve bey'ata ilk zamanlar katilmadigi nakledilir. Hz. Ali rivâyetlere
göre, el-Bey'atü'l-Kübrâ'ya bey'at edildigi haberini alir
almaz, elbisesini yarim yamalak giydigi halde evden firlamis ve gidip Hz. Ebû
Bekir'e bey'at etmistir (Taberî, Târih, III, 207). Onun aylarca Hz.
Ebû Bekir'e bey'at etmedigi haberleri gerçege uygun olmasa
gerektir. Çünkü onun Ebû Bekir'in üstünlügünü
bildigi, onun hakkinda yaptigi konusmalar ve tarihin akisi, diger rivâyetlere
aykiridir.
Râsulullah'in en yakin ashâbi arasinda -hattâ Ebû
Bekir ile Ömer arasinda- zaman zaman ihtilâflar, görüs
ayriliklari meydana gelmisse de ilk iki halife zamaninda da görüldügü
gibi dâima birliktelik devam ettirilmistir. Anlasmazlik gibi görünen
hâdiselerin birçogunda huy ve karakter farkliligi rol oynuyordu.
Meselâ Ebû Bekir yumusak ve sâkin davranirken, Ömer
sertlik yanlisiydi. Ama her zaman birlikte hareket ettiler. Ebû Bekir'in yönetiminde,
Hz. Ali ve Zübeyr b. Avvam Ridde savaslarinda kararlarin içinde,
namazlarda Ebû Bekir'in arkasinda yer almislardir (Ibn Kesir, el-Bidâye
ve'n Nihâye, V, 249). Hz. Ali, Rasûlullah'in bir vasiyeti olsaydi ölünceye
kadar onu yerine getirecegini söylemis (Taberî, a.g.e., IV, 236)
ancak, Ibn Abbas'in Rasûlullah hastalandigi zaman ona gidip hilâfet
isini sormak istemesini geri çevirmistir. Yani Hz. Ebû Bekir'in
halifeligine karsi kimseden bir çikis olmamistir. Zaten tabii, fitrî,
akli ve maslahata uygun olan da onun halifeligidir. Hz. Peygamber ölmeden önce
yazili bir ahidname birakmamis, ancak Hz. Ebû Bekir'in faziletine dair
Mescid'de konusmus, hasta yatagindayken onu israrla çagirtmis ve yerine
imam tâyin etmistir.
Hz. Ebû Bekir, kendisine Rasûlullah'in mirasindan pay almak için
gelen Hz. Fâtima'ya, "Rasûlullah'in yaptigi hiçbir seyi
yapmaktan geri durmam" diyerek, Fâtima'nin peygamberin kizi olmasini
dinin üstün tutulmasindan daha önemsiz görmüs ve Rasûlullah'in
yanindayken ondan ne duymus, ne görmüsse onu tatbik etmistir (Taberî,
III, 220). Sonralari Hz. Ali'nin hilâfeti zamaninda Fâtima'ya -ki,
Ebû Bekir'e gidip miras isterken onu savunmustu- mirastan hiçbir
sey vermemesi de ashâbin Rasûlullah'in sünnetine nasil itaat
ettiklerinin delilidir (Ibn Teymiye, Minhâc'üs-Sünne, III, 230).
Hz. Ebû Bekir "Rasûlullah'in Halifesi" seçildikten
sonra Mescid'de yaptigi konusmada, "Sizin en hayirliniz degilim, ama
basiniza geçtim; görevimi hakkiyle yaparsam bana yardim ediniz,
yanilirsam dogru yolu gösteriniz; ben Allah ve Rasûlü'ne itaat
ettigim müddetçe siz de bana itaat ediniz, ben isyan edersem
itaatiniz gerekmez..." demistir (Ibn Hisâm, es-Sire, IV, 340-341;
Taberî, Târih, III, 203).
Mürtedlerle Mücadele, Irak ve Suriye Fütühati
Hz. Ebû Bekir Rasûlullah'in halifesi olduktan sonra, onun vefâtiyla
Arabistan'da Mekke ve Medine disindaki bölgelerde görülen dinden
dönme hareketlerine, yalanci peygamberlere, "namaz kilariz, ama zekât
vermeyiz" diyenlere karsi savas açti. Esvedu'l-Ansi, Müseylemetü'l-Kezzâb,
Secah, Tuleyha gibi yalanci peygamberlerle yapilan savaslarla bu zararli
unsurlar yok edilmis, isyan bastirilmis, zekât yeniden toplanmaya ve Beytü'l-Mal'e
konulup dagitilmaya baslanmistir. Rasûlullah'in hazirladigi, ancak vefâti
sebebiyle bekleyen Üsâme ordusunu Ürdün'e yollayan Ebû
Bekir, Bahreyn, Umman, Yemen, Mühre isyanlarini bastirmistir. içte
isyancilarla mücâdele edilirken, dista da iki büyük
imparatorlugun, iran ve Bizans'in ordulariyla karsilasilmistir. Hîre, Ecnâdin
ve Enbâr, savaslarla Islâm diyarina katilmis, Irak fethedilmis,
Suriye'nin de önemli kentleri ele geçirilmistir. Yermük savasi
devam ederken Hz. Ebû Bekir vefât etmistir. Onun ordusuna verdigi ögütlerde
su ibareler vardir: "Kadin, çocuk ve yaslilara dokunmayin, yemis
veren agaçlari kesmeyin, ma'mur bir yeri tahrip etmeyin, haddi asmayin,
korkmayin." Gerçekten Islâm ordusu fethettigi yerlerde kimseye
zulmetmemis, adaletiyle düsmanlarin takdirini kazanmis, müslüman
olmayip da cizye vererek Islâm'in himayesine giren milletler huzur ve
emniyet içinde yasamislardir.
Kur'ân-i Kerîm'in Toplanmasi, "Mushaf''in Meydana
gelmesi
Hz. Ebû Bekir, Ridde harplerinde, vahiy kâtiplerinin ve kurrâ'nin
birçogunun sehid olmasi üzerine, Hz. Ömer'in Kur'ân'in
toplanmasi fikrine önce sicak bakmamissa da sonra ona hak vererek, Kur'ân
âyetlerinin toplanmasini saglamistir. Rasûlullah zamaninda peyderpey
inen vahiy, kâtiplerce ceylan derilerine, beyaz taslara, enli hurma
dallarina yazildigi gibi, ashâbin çogu da Kur'ân hâfizi
idi. Ancak, yazili olan âyetler daginikti, kurrâ da azalinca Kur'ân'in
muhafazasi hususunda endise edildi. Ebû Bekir, Zeyd b. Sâbit'in
baskanliginda bir heyet teskil ederek, herkesin elindeki âyetleri
getirmesini emretti. Ayrica sâhitlerle âyetler dogrulaniyor, kurrâ'
ile te'kid ediliyordu. Böylece bütün âyetler toplandi ve "Mushaf"
meydana getirildi. Bu Mushaf Ebû Bekir'den Ömer'e, ondan da kizi
Hafsa'ya geçti ve Hz. Osman zamaninda çogaltilarak Dârü'l-islam'in
bütün vilâyetlerine dagitildi.
Vefâti
Hilâfeti iki sene üç ay gibi çok kisa bir müddet
sürmesine ragmen Hz. Ebû Bekir zamaninda Islâm devleti büyük
bir gelisme göstermistir. Hz. Ebû Bekir Hicrî 13. yilda Cemâziyelâhir
ayinin basinda hicretten sonra Medine'de yakalandigi hastaliginin ortaya çikmasi
üzerine yataga düsünce yerine Ömer'in namaz kildirmasini
istedi. Ashâbla istisâre ederek Hz. Ömer'i halifelige uygun gördügünü
söyledi. Hz. Ömer'in sert ve kaba olusu gibi bazi itirazlara cevap
verdi ve hilâfet ahitnamesini Hz. Osman'a yazdirdi. Ebû Bekir (r.a.)
de, çok sevdigi Rasûlullah gibi altmisüç yasinda vefât
etti. Vasiyeti geregi Rasûlullah'in yanina -omuz hizasinda olarak-
defnedildi. Böylece bu iki büyük insanin, iki büyük
dostun, kabirlerinde de birliktelikleri devam etti.
Kisiligi ve Yönetimi
Tâcir olarak genis bir kültüre sahip olan Hz. Ebû
Bekir, dürüstlügü ve takvâsi ile ashâb içinde
ilk sirada yeralir. Karakteri; yumusak huyluluk, çok düsünüp
çok az konusmak, tevâzu ile belirgindi. Hz. Âise'nin rivâyetine
göre, "gözü yasli, gönlü hüzünlü,
sesi zayif" biri idi. Câhiliye döneminde müsrikler ona güvenir,
diyet ve borç-alacak islerinde onu hakem tanirlardi. Rasûlullah'in
en sadik dostu olan Ebû Bekir'in Mirâc olayinda sergiledigi sonsuz
baglilik örnegi ona "es-Siddik" lâkabini kazandirmistir. O
bu olayda "O ne söylüyorsa dogrudur" demistir. Cömertlikte
ondan üstünü de yoktur. Bütün malini mülkünü
Islâm için harcamis, vefât ederken vasiyetinde, halifeligi müddetince
aldigi maaslarin, topraklarinin satilarak iâde edilmesini istemis ve
geride bir deve, bir köleden baska birsey birakmamistir. Dört esinden
alti çocugu olan Ebû Bekir, kizi Âise'yi Rasûlullah ile
hicretten sonra evlendirmistir (Tabakat-i Ibn Sa'd, VI, 130 vd.; Ibnu'l-Esir,
II, 115 vd).
Hicret sirasinda magarada iken ayagini bir yilan soktugunda ve ayagi
acidiginda o sirada dizine yatip uyumus olan Peygamber'i uyandirmamak için
sesini çikarmamasi, aglarken Hz. Peygamber uyanip ne oldugunu sordugunda,
"Anam-babam sana fedâ olsun ya Rasûlullah" demesi olayi Ebû
Bekir'in Rasûlullah'a olan bagliliginin örneklerinden sadece biridir.
Hz. Ebû Bekir'in beyaz yüzlü, zayif, dogan burunlu, sakallarini
kina ve çivit otuyla boyayan sakin bir adam oldugu rivâyet edilir
(Ibnü'l Esir, el-Kâmil fi't-Târih, II, 419-420). Rasûlullah'tan
sonra bu ümmetin en hayirlisi Ebû Bekir'dir. O, Hz. Peygamber'in
veziri, fetvâlarda en yakini idi. Rasûlullah'in, "insanlardan
dost edinseydim, Ebû Bekir'i edinirdim" (Buhâri, Salât,
80: Müslim, Mesâcid, 38: Ibn Mâce, Mukaddime, II) ve "Herkeste
iyiliklerimin karsiligi vardir, Ebû Bekir hariç" demesi ve son
hutbesinde, "Allah, kullarindan birini dünya ile kendi katinda olan
seyleri tercih hususunda serbest birakti; kul, Allah katinda olani tercih etti''
diye Ebû Bekir'i övmesi ve mescide açilan tüm kapilari
kapattirip yalniz Hz. Ebû Bekir'in kapisini açik birakmasi ona
verdigi degeri göstermektedir. Hz. Ebû Bekir'in nasslara aykiri hiçbir
görüsü bize ulasmamistir, çünkü böyle bir
reyi yoktur. Ebû Bekir nâsih sünneti çok iyi biliyor,
Rasûlullah'i herkesten çok taniyordu. Bu yüzden hilâfetinde
kendisine karsi içte muhâlif bir hareket olmamis ve fitneler görülmemistir
(Buhâri, Fedâilü'l-Ashâbi'n-Nebî, 3 ). ihtilâf
veya ihtilâflarda çözümsüzlük, bid'atler onun
devrinde yasanmamistir. "Üzülme, Allah bizimle beraberdir"
buyuran Rasûlullah'in haberi sanki lâfizda ve mânâda Hz.
Ebû Bekir'de zâhir olmustur (Ibn Teymiye, Külliyat Tercümesi,
Istanbul 1988, IV, 329).
Kaynaklarda onun, "Ben ancak Rasûlullah'a tâbiyim, birtakim
esaslar koyucu degilim" diye kararlarinda çok titiz davrandigi
zikredilir (Taberî, IV, 1845; Ibn Sa'd, III, 183). Bir meseleyi
hallederken önce Kur'ân'a bakar, bulamazsa Sünnet'te arastirir,
orda da bulamazsa ashâbla istisâre eder ve ictihad ederdi. Ganimetin
bölüsümü meselesinde Muhâcir-Ensâr esitligi'nin
ihtilâfa yol açmasinda Ömer'in Muhâcirlere daha çok
pay verilmesini savunmasina ragmen ganimeti esit olarak bölüstürmüstür.
O sebeple hilâfetinde huzursuzluk çikmadi. Rasûlullah ve
kendisi, bir mecliste bir anda verilen üç talâki bir talâk
saymislar, bu daha sonra-birçok "maslahat geregi" diye yapilan
degisiklik gibi- üç talâk sayilmistir. Yani Ebû Bekir,
Rasûlullah'in tüm uygulamalarini aynen tatbik etmek istemis; bazen
-kalpleri Islâm'a isindirmak istenenlere toprak vermesi gibi- maslahat
geregi veya zamanin degismesiyle hükümlerin degismesini söyleyen
ashâbina uymustur. Müslümanlar henüz otuzsekiz kisiyken
Mekke'de Mescid-i Haram'da Islâm'i teblig eden ve müsriklerce dövülen
Ebû Bekir'e hilâfetinde "Halifet-u Rasûlillah"
denilmis, sonraki halifelere ise "Emîrü'l-Mü'minîn"
denilmistir. Mâlî islerini Ebû Ubeyde, kadilik ve kazâ
islerini Hz. Ömer, kâtipligini Zeyd b. Sâbit ve Hz. Ali,
baskumandanligini Üsâme ve Halid b. Velid yapmistir. Medine Dârü'l-Islâm'in
baskenti olmus, Mekke, Taif, San'a, Hadramevt, Havlan, Zebid, Rima, Cened,
Necran, Cures, Bahreyn vilâyetlere ayrilmistir. Yönetimi merkezî
olup, ganimetlerin beste biri Beytü'l-Mal'de toplanmistir.
Hz. Ebû Bekir, Mukillîn denilen çok az hadis rivâyet
eden ashâbdan sayilir. O, yanilip da yanlis birsey söylerim
korkusuyla yalnizca yüz kirk iki hadis rivâyet etmis veya ondan bize
bu kadar hadis rivâyeti nakledilmistir. Hutbe ve ögütlerinden
bazilari söyledir:
"Rasûlullah vahy ile korunuyordu. Benim ise beni yalniz
birakmayan bir seytanim vardir... Hayir islerinde acele edin, çünkü
arkanizdan acele gelen eceliniz var... Allah için söylenmeyen bir sözde
hayir yoktur... Herhangi bir yericinin yermesinden korktugu için hakki söylemekten
çekinen kimsede hayir yoktur... Amelin sirri sabirdir... Hiç
kimseye imandan sonra sagliktan daha üstün bir nimet verilmemistir...
Hesaba çekilmeden kendinizi hesaba çekiniz (Ayr. bk. Ebû
Nuaym, Hilye, l )
Hz. ÖMER B. HATTAB (r.a)
Ikinci Rasid Halife. Islâmi yeryüzüne yerlestirip, hakim
kilmak için Resulullah (s.a.s)'in verdigi tevhidî mücadelede
ona en yakin olan sahabilerden biri. Hz. Ömer (r.a), Fil Olayindan on üç
sene sonra Mekke'de dogmustur. Kendisinden nakledilen bir rivayete göre o,
Büyük Ficar savasindan dört yil sonra dünyaya gelmistir (Ibnül-Esîr,
Üsdül-gâbe, Kahire 1970, IV,146). Babasi, Hattab b. Nüfeyl
olup, nesebi Ka'b'da Resulullah (s.a.s) ile birlesmektedir. Kureys'in Adiy
boyuna mensup olup, annesi, Ebu Cehil'in kardesi veya amcasinin kizi olan
Hanteme'dir (bk. a.g.e., 145).
Kaynaklar Hz. Ömer (r.a)'in müslüman olmadan önceki
hayati hakkinda fazlaca bir sey söylemezler. Ancak küçüklügünde,
babasina ait sürülere çobanlik ettigi, sonra da ticarete
basladigi bilinmektedir. O, Suriye taraflarina giden ticaret kervanlarina
istirak etmekteydi (H. ibrahim Hasan, Tarihul-Islâm, Misir 1979, I, 210).
Cahiliyye döneminde Mekke esrafi arasinda yer almakta olup, Mekke sehir
devletinin sifare (elçilik) görevi onun elindeydi. Bir savas çikmasi
durumunda karsi tarafa elçi olarak Ömer gönderilir ve dönüsünde
onun verdigi bilgi ve görüslere göre hareket edilirdi. Ayrica
kabileler arasinda çikan anlasmazliklarin çözümünde
etkin rol alir ve verdigi kararlar baglayicilik vasfi tasirdi (Suyûtî,
Tarihul-Hulefâ, Beyrut 1986, 123; Üsdül-gâbe, IV, 146).
Hz. Ömer, sert bir mizaca sahip olup, Islâma karsi asiri tepki gösterenlerin
arasinda yer almaktaydi. Sonunda o, dedelerinin dinini inkâr eden ve
tapindiklari putlara hakaret ederek insanlari onlardan yüz çevirmege
çagiran Muhammed (s.a.s)'i öldürmeye karar vermisti. Kilicini
kusanarak, Peygamberi öldürmek için harekete geçmis,
ancak olayin gelisim sekli onun müslümanlarin arasina katilmasi
sonucunu dogurmustu. Tarihçilerin ittifakla naklettikleri rivayete göre,
Ömer (r.a)'in müslüman olusu söyle gerçeklesmisti: Ömer,
Resulullah (s.a.s)'i öldürmek için onun bulundugu yere dogru
giderken, yolda Nuaym b. Abdullah ile karsilasti. Nuaym ona, böyle öfkeli
nereye gittigini sordugunda o, Muhammed (s.a.s)'i öldürmeye gittigini
söylemisti. Nuaym, Ömer'in ne yapmak istedigini ögrenince ona,
kizkardesi ve enistesinin yeni dine girmis oldugunu söyledi ve önce
kendi ailesi ile ugrasmasi gerektigini bildirdi. Bunu ögrenen Ömer
(r.a), öfkeyle enistesinin evine yöneldi. Kapiya geldiginde içerde
Kur'an okunmaktaydi. Kapiyi çalinca, içerdekiler okumayi kesip,
Kur'an sayfalarini sakladilar. içeri giren Ömer (r.a), enistesini dövmeye
baslamis, araya giren kizkardesinin aldigi darbeden dolayi burnu kanamisti.
Kizkardesinin ona, ne yaparsa yapsin dinlerinden dönmeyeceklerini söyleyerek
kararliligini bildirmesi üzerine, ona karsi merhamet duygulari kabarmaya
baslamis ve okuduklari seyleri görmek istedigini söylemisti. Kendisine
verilen sahifelerden Kur'an ayetlerini okuyan Ömer (r.a), hemen orada imân
etti ve Resulullah (s.a.s)'in nerede oldugunu sordu. O siralarda müslümanlar,
Safa tepesinin yaninda bulunan Erkam (r.a)'in evinde gizlice toplanip ibadet
ediyorlardi. Resulullah (s.a.s)'in Daru'l-Erkam'da oldugunu ögrenen Ömer
(r.a), dogruca oraya gitti. Kapiyi çaldiginda gelenin Ömer oldugunu ögrenen
sahabiler endiselenmeye basladilar. Zira Ömer silahlarini kusanmis oldugu
halde kapinin önünde duruyordu. Hz. Hamza: "Bu Ömer'dir. iyi
bir niyetle geldiyse mesele yok. Eger kötü bir düsüncesi
varsa, onu öldürmek bizim için kolaydir" diyerek kapiyi açtirdi.
Resulullah (s.a.s), Ömer (r.a)'in iki yakasini tutarak; "Müslüman
ol ya Ibn Hattab! Allahim ona hidayet ver!" dediginde, Ömer (r.a),
hemen Kelime-i sehadet getirerek imân ettigini açikladi (Ibn Sa'd,
Tabakatu'l Kübra, II, 268-269; Üsdül-gâbe, IV, 148-149; Suyûtî,
Tarihu'l-Hulefa, Beyrut 1986, 124 vd.). Rivayetlere göre Ömer (r.a)'in
müslüman olusu, Resulullah (s.a.s)'in yapmis oldugu; Allahim! Islâmi
Ömer b. el-Hattab veya Amr b. Hisam (Ebû Cehil) ile yücelt"
seklinde bir duanin sonucu olarak gerçeklesmisti (Ibnul-Hacer el-Askalânî,
el-isâbe fi Temyîzi's-Sahâbe, Bagdat t.y., II, 518; Ibn Sa'd,
ayni yer; Suyûtî, a.g.e., 125).
Ömer (r.a), risaletin altinci yilinda müslüman olmustur. O,
iman edenlerin arasina katildigi zaman müslümanlarin sayisi yetmis
seksen kisi kadardi (Ibn Sa'd, ayni yer).
Mekkeli müsriklerin, gösterdigi zorbaca tepkiden dolayi müslümanlar,
Beytullah'a gidip namaz kilamiyor ve ancak gizlice bir araya gelebiliyorlardi. Ömer
(r.a) müslüman olunca dogruca Beytullah'in yanina gitti ve müslüman
oldugunu haykirdi. Orada bulunanlar siddetli tepki gösterdi. Ancak o, müsriklere
karsi savasini sürdürerek onlarin, müslümanlara gösterdigi
muhalefeti kirdi ve bir avuç müslümanla birlikte herkesin gözü
önünde Beytullah'ta namaza durdu. Onun bu sekilde saflarina katilmasi
müslümanlara büyük bir moral destegi saglamisti. Abdullah
Ibn Mes'ud'un; "Ömer'in müslüman olusu bir fetihti" (Üsdül-gâbe,
IV,151; Ibn Sa'd, a.g.e., III, 270) sözü bunu açikça
ortaya koymaktadir. Taberî'nin Ibn Abbas'tan tahric ettigi bir hadise göre,
müslümanligini ilk ilân eden kimse Hz. Ömer (r.a) olmustur
(Suyûtî, a.g.e.,129). Ömer (r.a) benligini kusatan imanin
verdigi heyecanla, küfre karsi açik ve net bir sekilde, hiç
bir tehdide aldiris etmeden mücadele ediyordu. Müsrikler, secaat ve
kararliligini eskiden beri bildikleri için ona satasmaya cesaret
edemiyorlardi.
Müslüman olduktan sonra sürekli Resulullah (s.a.s)'in yaninda
bulunmus, onu korumak için elinden gelen gayreti göstermistir. O, imân
ettikten sonra müsriklere karsi çok sert davranmis ve dinini her
ortamda, kimseden çekinmeden herkese meydan okuyarak savunmustur. Islâm
tebliginin yeni bir veche kazanmasi için Medine'ye hicret emrolundugu
zaman müslümanlar Mekke'den gizlice Medine'ye göç etmeye
basladiklarinda, Hz. Ömer, gizlenme ihtiyaci duymamisti. Ömer (r.a),
beraberinde yirmi arkadasi oldugu halde Medine'ye dogru yola çikmisti.
Hz. Ali (r.a) onun hicretini su sekilde anlatmaktadir: "Ömer'den baska
gizlenmeden hicret eden hiç bir kimseyi bilmiyorum. O, hicrete
hazirlandiginda kilicini kusandi, yayini omuzuna takti, eline oklarini aldi ve Kâ'be'ye
gitti. Kureys'in ileri gelenleri Kâ'be'nin avlusunda oturmakta idiler. O,
Kâ'be'yi yedi defa tavaf ettikten sonra, Makâm-i ibrahim'de iki
rek'at namaz kildi. Halka halka oturan müsrikleri tek tek dolasti ve
onlara; "Yüzler pIslesti. Kim anasini evladsiz, çocuklarini
yetim, karisini dul birakmak istiyorsa su vadide beni takip etsin" dedi.
Onlardan hiç biri onu engellemeye cesaret edemedi (Suyûtî,
a.g.e., 130). Bunun içindir ki Ibn Mes'ud; "Onun hicreti bir zaferdi"
(Ibn Sa'd, ayni yer; Üsdül-gâbe, IV, 153) demektedir.
Ömer (r.a), Medine dönemi boyunca Islamin yücelisini
etkileyen bütün olaylara aktif olarak istirak etmistir. Resulullah
(s.a.s)'in önemli kararlar alacagi zaman görüslerine basvurdugu
kimselerin basinda Ömer (r.a) gelir. Onun ileri sürdügü görüsler
o kadar isabetliydi ki; bazi ayetler onun daha önce isaret ettigine uygun
olarak nazil oluyordu. Resulullah (s.a.s) onun bu durumunu su sözüyle
ifade etmekteydi: "Allah, hakki Ömer'in dili ve kalbi üzere kildi"
(Üsdül-gâbe, IV, 151).
Ömer (r.a), Bedir, Uhud, Hendek, Hayber vb. gazvelerin hepsine ve çok
sayida seriyyeye katilmis, bunlarin bansinda komutan olarak görev
yapmistir. Bunlardan biri Hicretin yedinci yilinda Havazinliler'e karsi gönderilen
seriyyedir.
Ömer (r.a), bütün meselelere karsi net ve tavizsiz tavir
koymakla taninir. Onun küfre karsi düsmanligi; müsriklerin, Islâma
karsi olan saldirilarini hazmedememe konusundaki hassasiyeti; bazi kararlara
siddetle karsi çikmasina sebep olmustur. Hudeybiye'de yapilan anlasmanin
müsrikler lehine görünen maddelerine karsi çikisi
bunlardan biridir. Ancak o, Resulün, Allah Teâlâ'nin gösterdigi
dogrultuda hareket etmekten baska bir sey yapmadigi uyarisi karsisinda, hemen
kendini toparlamis ve olayin iç gerçegini kavramisti.
Resulullah (s.a.s)'in vefatinin hemen pesinden ortaya çikan
karisikligin Hz. Ebû Bekir'in halife seçilmesiyle yok edilmesinde
Hz. Ömer büyük rol oynamistir. Hz. Ebû Bekir'in kisa
halifelik döneminde en büyük yardimcisi Ömer (r.a) olmustur.
Hz. Ebû Bekir (r.a) vefat edecegini anladiginda, Hz. Ömer'i
kendisine halef tayin etmeyi düsünmüs ve bu düsüncesini
açiklayarak bazi sahabilerle istisarelerde bulunmustu. Herkes Ömer
(r.a)'in fazilet ve üstünlügünü kabul etmekle beraber,
onu bu is için biraz sert mizacli buluyorlardi. Hatta Talha (r.a) ve
diger bazi sahabiler ona; "Rabbin seni Ömer'i hafife tayin ettiginden
dolayi sorgularsa ona ne cevap vereceksin? Bilirsin ki Ömer oldukça
sert bir kimsedir" demIslerdi. Hz. Ebû Bekir onlara; "Derim ki:
Allahim! Kullarinin en iyisini onlara halife yaptim" karsiligini vermisti.
Sonra da Hz. Osman'i çagirarak bir kâgida Hz. Ömer'i halife
tayin ettigini yazdirdi. Kâgit katlanip mühürlendikten sonra,
Hz. Osman disari çikarak insanlardan kâgitta yazili olan kimseye
bey'at edilmesini istedi. Oradakilerin bey'at etmesiyle Hz. Ömer'in II.
Rasid halife olarak is basina gelisi gerçeklesmis oldu (Üsdü'l-gâbe,
IV,168-199; Ibn Sad, a.g.e., III, 274 vd.; Suyûtî a.g.e., 92-94).
Hz. Ömer Döneminde Islam Devleti ve Fetihler
Resulullah (s.a.s)'in sagliginda Arap yarimadasi Islâmin hakimiyetine
boyun egdirilmis ve insanlar bölük bölük ihtida ederek müslümanlarla
bütünlesmIslerdi.
Bunun pesinden Resulullah (s.a.s), Islam tebliginin insanlara
ulastirilmasinin önünde bir set teskil eden, müsrik zalim güçlerden
biri olan Bizans imparatorluguna karsi askerî seferleri baslatmisti. Ebû
Bekir (r.a), Resulullah (s.a.s)'in vefatindan hemen sonra ortaya çikan
Ridde hareketlerini bastirdiktan sonra, Bizans hakimiyetindeki topraklara askerî
akinlar baslatmis, öte taraftan çagin despot devletlerinden ikincisi
olan iran imparatorluguna karsi da askerî faaliyetlere girismisti. Hz. Ömer
(r.a)'in üzerine düsen, bu siyaseti devam ettirmekten ibaretti. Hz. Ömer
bir taraftan Suriye'nin fethinin tamamlanmasi için gayret gösterirken,
öte taraftan iran cephesinde netice almak için ordular sevkediyordu.
Kadisiye savasiyla iran ordusu hezimete ugratilmis ve Kisrâ, saraylarini
Islam ordusuna terk ederek doguya kaçmak zorunda kalmisti. Pespese gönderilen
ordularla iranin bazi bölgeleri savas ile, bazi bölgeleri de sulh
yoluyla Islam'in hakimiyetine boyun egdirilmisti. Kuzeye yönelen Mugîre
b. su'be, Azerbaycani sulh yoluyla ele geçirmisti. Ermenistan bölgesi
fethedilen yerler arasindaydi.
Suriye'nin fethi tamamlandiktan sonra bu bölgedeki askerî harekât
batiya dogru kaydirildi. Etraftaki sehir ve kasabalar fethedildikten sonra Kudüs
kusatma altina alindi. sehirdeki hristiyanlar bir süre direndilerse de
sonunda baris istemek zorunda kaldilar. Ancak, komutanlardan çekindikleri
için sart olarak sehri bizzat halifeye teslim etmek istediklerini
bildirmIslerdi. Durum Ebu Ubeyde tarafindan bir mektupla Hz. Ömer (r.a)'a
bildirildi. Hz. Ömer (r.a) Ashabin ileri gelenleriyle istisare ettikten
sonra, Medine'den komutanlariyla bulusmayi kararlastirdigi Cabiye'ye dogru yola
çikti. Cabiye'de yapilan bir anlasmadan sonra Hz. Ömer, bizzat Kudüs'e
kadar giderek sehri teslim aldi (H.16-M. 637). Hz. Ömer (r.a) kisa bir müddet
Kudüs'te kaldiktan sonra Medine'ye geri döndü.
Bu arada iran cephesinde durumlar karismaya baslamisti. Hz. Ömer, bölgede
bulunan ordulari takviye ederek iran meselesini kesin bir sonuca baglamaya karar
verdi. Hicri 21 yilinda baslayan ve sürekli takviye edilen akinlarla
Azerbaycan ve Ermenistan da dahil olmak üzere, Horasan'a kadar bütün
iran topraklari Islam devletinin sinirlari içine alinmis ve Fars
cephesinde askerî harekâtlar tamamlanmisti.
Öte taraftan Amr b. el-As, hazirlayip uygulamaya koydugu harekât
planiyla Misir'i fethetmeyi basarmis, müslümanlari Misir'dan geri püskürtmek
için iskenderiyede hazirliklara girisen Bizanslilarin üzerine yürüyerek
burayi ele geçirmisti (H. 21). Böylece Suriye'den sonra, Misir'da da
Bizans'in hakimiyetine son verilmis oluyordu (Sibli Numanî, Bütün
yönleriyle Hz. Ömer ve Devlet idaresi, Terc. Talip Yasar Alp, istanbul
t.y., I, 285-286).
Islam ordularinin fethettigi bölgelerdeki halk, müslümanlardan
gördükleri müsamaha ve âdil davranIslardan etkilenerek
kitleler halinde Islâma giriyorlardi. Asirlarca Bizans ve iran
devletlerinin zulmü altinda ezilen, horlanan topluluklar Islâmin
kusatici merhameti ile yüz yüze geldiklerinde müslüman
olmakta tereddüt göstermiyorlardi. Kendi dinlerinden dönmek
istemeyenler ise hiç bir baskiya maruz kalmadiklari gibi, genis bir inanç
hürriyetine kavusuyorlardi.
Hz. Ömer, bir taraftan Islâmin insanliga tebliginin önündeki
engelleri kaldirmak için ordular sevkederken, öte taraftan da henüz
müesseselerine kavusmamis bulunan devleti teskilatlandirmaya çalisiyordu.
Hz. Ömer'den önce, orduya katilan askerler ve bunlara dagitilan
paralar belirli defterlere yazilip kayit altina alinmazdi. Bu durum normal
olarak bazi karisikliklarin çikmasina sebep olur, gelir ve giderlerin
hesabi yapilamazdi. ilk zamanlar buna pek ihtiyaç da yoktu. Ancak
devletin sinirlari genIslemis ve bu genis cografya içerisinde devletin
etkinligini saglayabilmek için idarî düzenlemeler yapilmasi
zarureti dogmustu. O, ilk olarak askerlerin kayitlarinin tutuldugu ve fey ve
ganimet gelirlerinin dagitiminin kaydedildigi "divan" teskilatini
kurdu.
Ayrica, Suriye ve Irak'ta bulunan divanlar varliklarini korumuslardir.
Bunlar vergilerin toplanmasi ile alakali çalismalari yürütmekteydiler.
Suriye ve Irak'taki divanlar her ne kadar iran ve Bizans malî
teskilatindan kalma idiyse de, onun Medine'de tesis ettigi divan hiçbir
yabanci tesir söz konusu olmaksizin, ortaya çikan ihtiyaçlari
karsilamak için kurulmustur. Hz. Ömer, feyden elde edilen
gelirlerden verdigi atiyyeleri bir gruplandirmaya tabi tutmustur.
Hz. Ömer, yargi (kaza) Islerini bir düzene koymak için
valilerden ayri ve bagimsiz çalisan kadilar tayin eden ilk kimsedir. O,
Kufe'ye, sureyh b. el-Haris'i, Misir'a da Kays b. Ebil-As es-Sehmî'yi kadi
tayin etmistir. Onun Medine'deki kadisi Ebû Derda (r.a)'dir. Bu dönemin
taninmis kadilarindan birisi de Ebu Mûsa el-Esari'dir. Hz. Ömer,
tayin ettigi kadilara, görevlerini ne sekilde ifa etmeleri gerektigine dair
talimatlar verir ve onlarin bu çerçeve disina çikmamalarini
tenbihlerdi (Mustafa Fayda, Dogustan Günümüze Büyük Islâm
Tarihi, istanbul 1986, II, 176-177).
Hz. Ömer (r.a)'in, üzerinde titizlikle durdugu ve asla müsamaha
göstermedigi en önemli konu adâlet meselesiydi. O, mevki, rütbe,
soyluluk vb. hiçbir ayirim gözetmeden haklarin sahiplerine verilmesi
için çok siddetli davranmistir. Bu konuda onun yaninda bir köle
ile efendisi arasinda bir fark yoktur.
O, her tarafta adâletin eksiksiz yerine getirilmesi, muhtaç ve
yoksul kimselerin gözetilmesi için ülkenin en ücra köselerindeki
durumlardan zamaninda haberdar olmak için imkân olusturmaya çalisti.
O, muhtaç kimseler konusunda din ayirimi gözetmemis, hristiyan ve
yahudilerden olan yoksullara da yardimlarda bulunmustur.
Devletin temel görevlerinden birisi ilmin insanlara ulastirilmasidir.
Hz. Ömer, fethedilen bölgelerde okullar açmis, buralara müderrIsler
tayin etmis ve Kur'an-i Kerim'i okumak ve onunla amel edebilmek için
gerekli olan egitimin verilmesini saglama yolunda gayret sarfetmistir. Islâm'in,
müslüman olan insanlara ögretilmesi ve teblig çalismalarinin
yürütülmesi için sahabîlerden ve diger âlimlerden
istifade etmis ve onlari degisik bölgelerde görevlendirmistir. Kur'an,
Hadis ve Fikih ögretimi ile ugrasan bu âlimlere büyük
meblaglar tutan maaslar baglamistir. Hz. Ömer, devletin her tarafinda
camiler insa ettirmisti. Onun zamaninda dört bin tane cami yapilmis oldugu
rivayet edilmektedir (Ahmed en-Nedvi, Asri Saadet, Terc. Ali Genceli, istanbul
1985, I, 317). ilk defa bir takvimin kullanilmasina Hz. Ömer zamaninda
ihtiyaç duyulmus ve böylece Hicret esas alinarak olusturulan
takvimle devlet Islerinde tarihleme açisindan ortaya çikan
problemler ortadan kaldirilmistir (H. 16).
Islâm devleti, bagimsiz bir devlet olmasina ve çok genis bir
cografî sahayi kaplayan ekonomik faaliyetlerin yürütülmesine
ragmen, kullanilan paralar yabanci kaynakliydi. Irak ve iran bölgelerinde
Fars dirhemleri; Suriye ve Misir taraflarinda da Bizans dinarlari tedavülde
bulunmaktaydi. Bu durum o devirde henüz hissedilmeye baslanmamis olsa bile,
bir ekonomik baski tehlikesini beraberinde getirmekteydi. Hz. Ömer'in,
devleti müesseselere kavusturup yapisini saglamlastirmaya çalisirken,
bu duruma da müdahale etmemesi düsünülmezdi. O, Hicri 17 de
para bastirarak piyasaya sürdü. Ayrica Halid b. Velid'in Taberiye'de
Hicrî 15 tarihinde dinar darbettirdigi de bilinmektedir (Hassan Hallâk,
Dirâsât fî Tarihil-Hadâretil-Islamiye, Beyrut 1979,
13-15). Hz. Ömer (r.a), Islâm devletinin disaridan gelebilecek
saldirilara karsi güvenligini saglamak ve ordulari düsman bölgelerine
yakin yerlerde bulundurabilmek için ordugah sehirler tesis etmistir. iran
ve Hindistan taraflarindan gelebilecek deniz akinlarina karsi Basra ordugah
sehri kuruldu. Bu sehrin mevkii bizzat Hz. Ömer tarafindan tesbit
edilmistir. O, bu is için Utbe b. Gazvan'i görevlendirmisti. Utbe,
sekizyüz adamiyla o zaman bos ve issiz olan Haribe bölgesine gelip H.
14 yilinda Basra sehrinin insasina basladi.
Sa'd b. Ebi Vakkas, Kadisiye'de kazandigi büyük zaferden sonra
iran içlerine akinlara baslamisti. Onun ordusu Medâin'de
bulunmaktaydi. Ancak buranin ikliminin Arap askerlerin sagligini olumsuz yönde
etkiledigi anlasilinca, Hz. Ömer, Sa'd'a iklim bakimindan uygun ve merkez
ile arasinda deniz bulunmayan bir yer bulup burada bir sehir kurmasi talimatini
verdi. Bu is için görevlendirilen Selmân ve Huzeyfe, Kufe
mevkiini uygun buldular. H. 17 de kurulan bu ordugah sehir kirk bin kisiyi iskân
edebilecek büyüklükte insa edildi.
Amr b. el-As, Misir'i fethettikten sonra iskenderiye'yi karargah edinmek için
Hz. Ömer (r.a)'dan izin istedi. Hz. Ömer (r.a), haberlesme açisindan
endise duydugu için Kendisiyle Misir'daki kuvvetler arasinda bir nehrin
bulunmasini kabul etmedi. Amr, Nil'in dogu yakasina geçerek burada Fustat
adli sehri kurdu (H. 21). Bu ordugah sehirlerinden baska yine askerî amaçli
merkezler de olusturulmustur.
Hz. Ömer'in idare anlayisi Hz. Ömer, toplumu ilgilendiren
meselelerde karar verecegi zaman müslümanlarin görüsüne
basvurur, onlarla istisare ederdi. O "istisare etmeden uygulamaya konulan
Isler basarisizliga mahkûmdur" demekteydi. istisarede takip ettigi yöntem
suydu: Önce meseleyi müslümanlarin ulasabildigi çogunlugu
ile görüsür, pesinden Kureysliler'in düsüncesini sorar,
son olarak da sahabilerin görüslerini alirdi. Böylece en isabetli
fikir ortaya çikar ve uygulamaya konulurdu. Hz. Ömer, müslümanlarin
yaptigi Islerde bir hata gördükleri zaman kendisini uyarmalarini
isterdi. Baska dinlere mensup olup, zimmî statüsünde bulunan
kimselerle alâkali Islerde de onlarin görüslerine bas vurur ve
meseleyi onlarla istisare ederdi. Bu durum Hz. Ömer'in adâlet
anlayisinin ne kadar kapsamli oldugunu ortaya koymaktadir.
Hz. Ömer idarede görevlendirdigi memurlarina karsi oldukça
sert davranir, onlarin bir haksizlikta bulunmalarina asla göz yummazdi.
Halka karsi ise son derece sefkatle yaklasir, onlarin varsa gizledikleri
problemlerini ögrenip çözümlemek için gece-gündüz
ugrasip dururdu. O bu hassasiyetini: "Firat kiyisinda bir deve helak olsa,
Allah bunu Ömer'den sorar diye korkarim" sözü ile ortaya
koymaktadir. Hz. Ömer, merkezden uzak bölgelerde halkin durumunu
yakindan görmek için seyahatler yapma yoluna gitmisti. O, insanlarin
çesitli dertlerini uzak diyarlarda olmalari sebebiyle kendisine
ulastiramadiklarindan endise ediyordu. Bazi bölgeleri dolasmasina ragmen
baska yerlere gitmeyi tasarladigi halde ömrü o sehirlere ulasmasina
yetmemisti. Islâm tarihinde adâletin timsali olarak yerini alan Hz. Ömer
(r.a) hakkinda rivayet edilen su olay onun bu sifatla bütünlesmis
oldugunun en açik delilidir.
Bir defasinda Eslem'le birlikte Harra taraflarinda (Medine'nin dis bölgesi)
dolasirlarken isik yanan bir yer gördü ve Eslem'e; "surada,
gecenin ve sogugun çaresizligine ugramis biri var. Haydi onlarin yanina
gidelim" dedi. Oraya gittiklerinde bir kadini iki çocuguyla üzerinde
tencere bulunan bir atesin etrafinda otururken gördüler. Hz. Ömer,
onlara; "Isikli aileye selâm olsun" dedi. Kadin selâmi
aldiktan sonra yanlarina yaklasmak için izin alan Hz. Ömer ona
yanindaki çocuklarin neden agladiklarini sordu. Kadin, karinlarinin aç
oldugunu söyleyince, Hz. Ömer merakla tencerede ne pisirdigini sordu.
Kadin, tencerede su bulundugunu, çocuklari yemek pisiyor diye avuttugunu
söyledi ve; "Allah bunu Ömer'den elbette soracaktir" diye
ekledi. Hz. Ömer, ona; "Ömer bu durumu nereden bilsin ki?"
diye sordugunda kadin; "Madem bilemeyecekti ve unutacakti neden halife oldu"
karsiligini verdi. Hz. Ömer bu cevap karsisinda irkilerek Eslem'le birlikte
dogruca erzak deposuna gitti. Doldurduklari yiyecek çuvalini Eslem
tasimak istedi. Ancak Hz. Ömer (r.a); "Kiyamet gününde benim
yüküme ortak olacak degilsin. Onun için birak da yükümü
kendim tasiyayim" diyerek buna izin vermedi; çuvali omuzuna aldi ve
kadinin bulundugu yere götürdü. Orada bizzat yemegi Hz. Ömer
(r.a) hazirlayip pisirdi ve onlari doyurdu. Eslem; "O, atese üflerken
sakaklari arasindan çikan dumanlari seyrediyordum" demektedir. Hz. Ömer
oradan ayrilirken kadin; "Siz bu ise Ömer'den daha layiksiniz"
dedi. Hz. Ömer; "Ömer'e dua et. Bir gün onu ziyarete
gidersen beni orada bulursun" dedi.
Bu onun insanlara yardim etmede ve magduriyetlerini gidermede gösterdigi
hassasiyetin örneklerinden sadece bir tanesidir.
Ilmi
Hz. Ömer'in fikih ilminde ayri bir yeri vardir. O, her yönüyle
devleti teskilatlandirmaya çalisirken diger taraftan da bu
teskilatlanmanin alt yapisi olan ilmî gelismeyi saglayabilmek için
gayret sarfediyordu. Fikih usulünün olusumu Hz. Ömer (r.a) ile
baslar. Fikih ilminin temellerini meydana getiren kaideleri, karsilastigi kazâî
ve idarî meseleleri çözüme kavustururken takip ettigi yöntemlerle
belirlemeye baslamistir. Ondan sahih senetlerle rivayet olunan fikhî hükümlerin
sayisi birkaç bini bulmaktadir. Hz. Ömer'in içtihadlarinin
Islâm hukuku açisindan çok büyük bir önemi
vardir ve Resulullah (s.a.s)'in hadIslerinden baska hiç bir sey onun bu içtihadlarinin
üzerinde degildir (Muhammed Revvâs Kal'aci, Mevsuatu Fikhi Ömer
b. el-Hattab, 1981, 8; Bu kitabta Hz. Ömer'in Fikhî içtihadlari
bir araya toplanarak ansiklopedik bir tarzda tasnif edilmistir).
Hz. Ömer (r.a), Hadis rivayeti konusunda çok titiz davranmistir.
O, Peygamber (s.a.s)'den hadis rivayet eden bazi kimseleri sorguya çekmis,
onlardan rivayet ettikleri hadIsler için sahid istemisti. Hz. Ömer'in
kendisinden bes yüz otuz dokuz hadis rivayet edilmistir (Suyutî,
a.g.e., 123).
Ayrica o, Kur'an-i Kerim'in te'vil ve tefsirinde ilim sahibiydi. Ibn Ömer'den
rivayet edildigine göre, kendisine Resulullah (s.a.s) hayattayken kimlerin
fetva verdigi soruldugunda: "Ebu Bekir ve Ömer'den baskasinin fetva
verdigini bilmiyorum" karsiligini vermisti (H.i. Nasan, Islâm Tarihi,
istanbul 1985, I, 319).
Sahsiyeti
Hz. Ömer, inandigi seyi yerine getirme hususunda siddetli davranmakla
taninir. O, müslüman olmadan önce ilk iman edenlere karsi sert
muamele etmisti. Müslüman olduktan sonra ise bu sertligi Islâm'in
lehine müsriklere karsi yönelmistir. Hz. Ömer Halife olduktan
sonra da dogrularin uygulanmasi ve hakkin elde edilmesi konusunda titiz
davranmaya ve en ufak ayrintilari bile bizzat takip etmeye asiri dikkat göstermistir.
O, bir seyi emrettigi veya yasakladigi zaman ilk önce kendi ailesinden
baslardi. Aile fertlerini bir araya toplayarak onlara söyle derdi; "sunu
ve sunu yasakladim. insanlar sizi yirtici kusun eti gözetledigi gibi gözetlerler.
Allah'a yemin ederim ki, her hangi biriniz bu yasaklara uymazsa onu daha
fazlasiyla cezalandiririm". Sert bir mizaca sahip olmasina ragmen insanlara
karsi oldukça mütevâzî davranirdi. Genis topraklari, güçlü
ordulari olan bir devletin baskani olmasi onu diger insanlar gibi mütevazî
ve sade bir hayat yasamaktan alikoyamamistir. Pahali, lüks elbiseler
giymekten kaçinir, diger insanlar gibi gerektiginde alelade Islerle
ugrasmaktan çekinmezdi. Tanimayan kimse onun müslümanlarin
halifesi oldugunu asla anlayamazdi. Çünkü çogu zaman
giydigi elbise yamalarla doluydu.
Hz. Ömer güçlü bir hitabet kudretine sahipti ve
konusurken belig bir uslubla konusurdu. Onun üstün kabiliyeti yazi için
de geçerliydi. Valilerine yazmis oldugu talimatlari ve mektuplari Arap
dili için bir numune addedilmekteydi. Hz. Ömer siire de ilgi duyan
ve siir zevki olan sahabilerden birisidir. Çok sayida Arap sairlerinin
siirlerini ezberlemis, az da olsa siir yazmistir. Hz. Ömer ibadet ederken bütün
benligiyle Rabbine yönelirdi. Halife olduktan sonra gündüz
Islerinin yogun olmasindan dolayi nafile namazlarini gece kilar, ev halkini
sabah namazina; "ve namazi ailene emret" (Tâhâ, 20/132)
mealindeki ayeti okuyarak uyandirirdi. O, her sene haccetmeyi asla ihmal etmez
ve hac farizasini yerine getirmek için Mekke'ye gelen hacilara bizzat
riyaset ederdi. Rabbine karsi duydugu sorumlulugun altinda öylesine
ezilirdi ki, kiyamet günü hesaptan, cezasiz kurtulmayi basarabilirse
sevinecegini söylerdi. O, ölüm döseginde bu endisesini su
anlamdaki bir beyitle dile getiriyordu:
"Müslüman olusum, namazlari kilip, orucu tuttugum müstesna,
nefsime zulmetmis bulunuyorum" (siblî, a.g.e., II, 373). Hz. Ömer
(r.a)'in, sahsi hayati oldukça sadeydi. Hz. Ömer (r.a), Bizans ve
iran'a karsi büyük ordular sevkeden ve onlari tarihlerinde pek nadir
tattiklari sürekli yenilgilerle perisan eden güçlü ve
muktedir bir devletin baskanidir. Ama o buna ragmen yamali elbiseler, eskimis
sarik ve yirtik ayakkabilarla hayatini sürdüren bir kisidir. O, bazen
dul bir kadina su tasirken görülür, bazan da günün
yorgunlugunu hafifletmek için mescid'in çiplak zemini üzerinde
uyuduguna sahit olunurdu. Medine'den Mekke'ye çok sayida yolculuk yapmis
oldugu halde hiç bir zaman yanina çadir almamis ve yolda, bir çarsafi
dallarin üzerine gererek basit bir sekilde dinlenmeyi tercih etmistir. Yine
bir gün, Ahnef b. Kays yaninda Araplarin ileri gelenlerinden bazi
kimselerle birlikte Hz. Ömer (r.a)'i ziyarete gitmis; onu, elbisesinin
eteklerini beline sikistirmis oldugu halde kosar bir vaziyette bulmustu. Ömer
(r.a), Ahnef'i gördügünde ona; "Gel de kovalamaya katil.
Devlete ait bir deve kaçti. Bu malda kaç kisinin hakki oldugunu
biliyorsun" dedi. Bu esnada biri ona neden kendini bu kadar üzdügünü
ve deveyi yakalamak için bir köleyi görevlendirmedigini söyleyince
O; "Benden daha iyi köle kimmis?" diyerek karsilik vermistir
(siblî, a.g.e., I, 384-385). Günlük yasayisini gösteren bu örnekler,
Hz. Ömer (r.a)'in ümmetin sorumlulugunu üstlenen kimselerin yüklenmis
olduklari görevleri ne sekilde yerine getirmeleri ve makamlarinin
cazibesine kapilip siradan insanlarin yasayis tarzindan kopmadan hükmetmeleri
gerektigini, çaglari asan bir örnek sergileyerek ortaya koymustur.
Bir devlet baskani ancak bu sekilde, insanlardan ve onlarin günlük
yasamlarindan kopmadan âdil bir yönetim kurabilir. Hz. Ömer
(r.a)'a âdil sifatini kazandiran, onun bu sekilde Islâm'i yeryüzüne
hakim kilma yolunda varligini ortaya koymus olmasidir. Hz. Ömer (r.a) geçimini
ticaretle temin ederdi. Bunun yaninda Peygamber (s.a.s)'in Medine'de ona bazi
tarlalar verdigi de bilinmektedir. Hayber'in fethini müteakip burada ele geçirilen
araziler, savasa katilanlar arasinda taksim edilmisti. Ancak, Hz. Ömer
(r.a) kendi payina düsen araziyi vakfetmis ve bir vakif sartnamesi de düzenlemisti:
"Bu arazi satilamaz, hibe edilemez ve miras yolu ile sahip olunamaz; geliri
fakirlere, akrabaya, kölelere, Allah yolunda, yolcu ve misafirlere
harcanacaktir. Vakfi yöneten kisinin ölçülü olarak
yemesinde ve yedirmesinde bir sakinca yoktur" (Buharî, surût,
19). Islâmda ilk vakif olayi budur.
Halife olduktan sonra, devlet Isleriyle ugrasmasindan dolayi kendi iasesinin
temini için Ashab'a müracaat etmis, Hz. Ali (r.a)'in teklifine
uyularak ona ve ailesine normal ölçülerde devlet malindan geçim
imkâni saglanmisti. H. 15 yilinda müslümanlara maas baglandigi
zaman, ona da ileri gelen Ashab'a verilen miktarda, bes bin dirhem maas tayin
edilmisti. Ancak onun günlük gideri çok mütevazi meblagdi.
Ömer (r.a), yemek olarak genellikle sunlari yerdi: Ekmek (bugdaydan oldugu
zaman kepekli), bazen et, süt, sebze ve sirke.
Hz. Ömer (r.a)'in fazileti ve üstünlügü hakkinda çok
sayida sahih hadis bulunmaktadir. Hz. Ömer din konusunda o kadar tavizsizdi
ki, seytanlar bile onunla karsilasmaktan çekinirlerdi. Bir defasinda
Resulullah (s.a.s)'in yanina gitti. Resulullah (s.a.s)'dan bir sey istemek için
orada bulunan kadinlar, Hz. Ömer'in sesini duyduklarinda hemen kalkip
perdenin arkasina geçtiler. Hz. Ömer içeri girdiginde
Resulullah (s.a.s) gülüyordu. Hz. Ömer ona; "Allah yasini güldürsün
ya Resulullah" dedi. Bunun üzerine Resulullah (s.a.s); "su benim
yanimda olanlara sasarim. Senin sesini isitince perdeye kostular" dediginde
Hz. Ömer; "Ya Resulullah, onlarin çekinmesine sen daha layiksin"
dedi. Sonra da kadinlara dönerek; "Ey nefIslerinin düsmanlari!
Resulullah (s.a.s)'den çekinmiyorsunuz da benden mi çekiniyorsunuz?"
diyerek onlara çikisti. Kadinlar; "Evet. Sen Resulüllah
(s.a.s)'den sert ve hasinsin" dediler. Resulullah (s.a.s), Nefsim yed-i
Kudretinde olan Allah'a yemin olsun ki, seytan sana bir yolda rastlamis olsa,
mutlaka yolunu degistirirdi" (Müslim, Fedâilü's-Sahâbe,
22).
Baska bir rivayette Resulullah (s.a.s) onun için söyle
buyurmustu:
"Gökte bir melek bulunmasin ki Ömer'e saygi duymasin. Yeryüzünde
ise bir seytan bulunmasin ki Ömer'den kaçmasin" (Suyûtî,
a.g.e., 133).
Resulullah (s.a.s), hakki görmek ve onu tatbik etmek konusunda Ömer
(r.a)'in üstünlügünü söyle ifade etmekteydi: "Sizden
önce geçen ümmetlerde bazen ilham sahipleri bulunurdu. Eger
benim ümmetimde onlardan biri bulunursa, Ömer b. Hattab onlardandir"
(Müslim, Fedâilü's-Sahâbe, II). Bu, Hz. Ömer (r.a)'in
Islerinde ve verdigi kararlarda isabetli davranmasini bir anlamda açiklar
niteliktedir. Nitekim Resulullah (s.a.s); Allah dogruyu Ömer'in lisani ve
kalbi üzere kilmistir" (Üsdül-gâbe, IV, 151; Suyutî,
132) demektedir. Bir defasinda da Hz. Ömer'i göstererek söyle
demisti: Bu aranizda yasadigi sürece, sizinle fitne arasinda kuvvetlice
kapanmis bir kapi bulunacaktir" (Suyûtî, ayni yer).
Ömer (r.a)'in bu durumunu bazi konularda inen ayetlerin daha önce
onun gösterdigi dogrultuda olmasi da te'yid etmektedir. Hz. Ömer söyle
demistir: "Rabbime üç seyde muvafik düstüm: Makam-i
ibrahim'de, hicab'da ve Bedir esirlerinde" (Müslim, Fedâilüs-Sahabe,
II). Hz. Ömer ötekileri zikretmemistir. Örnegin münafiklarin
cenaze namazini kilmamasi için Resulullah (s.a.s)'e inen ayet bunlardan
biridir (bk. Müslim, ayni bab; Hz. Ömer (r.a)'in görüsleri
dogrultusunda nâzil olan ayetler için bk. Suyûtî,
a.g.e., 137-140).
Hz. OSMAN B. AFFÂN (r.a)
Osman b. Affân b. Ebil-As b. Ümeyye b. Abdi's-sems b. Abdi Menaf
el-Kuresî el-Emevî; Rasid Halifelerin üçüncüsü.
Ümeyyeogullari ailesine mensup olup, nesebi besinci ceddi olan Abdi
Menaf'ta Resulullah (s.a.s) ile birlesmektedir. Fil olayindan alti sene sonra
Mekke'de dogmustur. Annesi, Erva binti Küreyz b. Rebia b. Habib b. Abdi
sems'tir. Büyükannesi ise Resulullah (s.a.s)'in halasi Abdülmuttalib'in
kizi Beyda'dir. Künyesi, "Ebû Abdullah'tir. Ona, "Ebu Amr"
ve "Ebu Leyla" da denilirdi (Ibnul-Hacer el-Askalânî,
el-isabe fi Temyîzi's-Sahabe, Bagdat t.y., II, 462; Ibnül Esîr,
Üsdül-gâbe, III, 584-585; Celaleddin Suyûtî, Târihul-Hulefâ,
Beyrut 1986, 165).
Resulullah (s.a.s) risaletle görevlendirildiginde Osman (r.a) otuz dört
yaslarindaydi. O, ilk iman edenler arasindadir. Ebû Bekir (r.a), güvendigi
kimseleri Islâma davette yogun gayret göstermekteydi. Onun bu çalismalari
neticesinde, Abdurrahman b. Avf, Sa'd b. Ebi Vakkas, Zübeyr b. Avvâm,
Talha b. Ubeydullah ve Osman b. Affân iman etmIslerdi. Hz. Osman,
cahiliyye döneminde de Hz. Ebû Bekir'in samimi bir arkadasi idi
(Siretu Ibn ishak, istanbul 1981,121; Üsdü'l-Gâbe, ayni yer;
Askalanî, ayni yer). Hz. Osman, iman ettigi zaman bunu duyan amcasi Hakem
b. Ebil-Âs onu sikica baglayarak hapsetmis ve eski dinine dönmezse
asla serbest birakmayacagini söylemisti. Hz. Osman (r.a) ebediyyen dininden
dönmeyecegini söyleyince, kararliligini gören amcasi onu serbest
birakmisti (Suyûtî, 168). Pesinden o, Resulullah (s.a.s)'in kizi
Rukayye ile evlenmisti. Bazi tarihçiler bu evliligin Peygamber'in
risaletle görevlendirilmesinden önce oldugunu kaydederler (Suyûtî,
a.g.e., 165).
Mekkeli müsriklerin iman edenlere yönelttikleri baski ve
iskenceler yogunlasip çekilmez bir hal alinca, Resulullah (s.a.s),
ashabina Habesistan'a hicret etmeleri tavsiyesinde bulunmustu. Hz. Osman'in
Habesistan'a ilk hicret edenler arasinda oldugu hakkinda kaynaklar ittifak
halindedirler. Ibn Hacer birçok sahabiye dayandirarak Hz. Osman'in, esi
Rukayye ile birlikte Habesistan'a hicret eden ilk kimse oldugunu kaydetmektedir
(Ibn Hacer, ayni yer). Mekkelilerin iman ettiklerine dair yanlis bir haberin
Habesistan'a ulasmasiyla birlikte muhacirlerden bir bölümü
Mekke'ye geri dönmüstü. Hz. Osman da geri dönenler
arasindaydi. Ancak onlar kendilerine ulasan haberin asilsiz olduguna sahit
olduklarinda tekrar Habesistana gitmek için yola çiktilar. Hz.
Osman, hareket etmeden önce Resulullah (s.a.s)'e söyle demisti: "Ya
Resulullah! Bir defa hicret ettik. Bu Necasi'ye ikinci hicretimiz oluyor. Ancak
siz bizimle degilsiniz". Resulullah (s.a.s) ona; "Siz Allah'a ve bana
hicret edenlersiniz. Bu iki hicretin tamami sizindir" karsiligini vermisti.
Bunun üzerine o; "Bu bize yeter ya Resulullah" dedi (Ibn Sa'd,
Tabakatül-Kübra, Beyrut t.y., I, 207).
Hz. Osman (r.a), ikinci olarak hicret ettigi Habesistan'da bir müddet
kaldiktan sonra Mekke'ye geri döndü. Resulullah (s.a.s), Medine'ye
hicret etmekle emrolundugunda, Hz. Osman diger müslümanlarla birlikte
Medine'ye hicret etti. O, Medine'ye ulastigi zaman Hassan b. Sabit'in kardesi
Evs b. Sabit'e konuk olmustu. Bundan dolayi Hassan, onu çok severdi (Ibnül-Esîr,
Üsdül-Gâbe, 585; Ibn Sa'd, a.g.e., 55-56).
Bir yahudinin mülkiyetinde olan Rume kuyusunu yirmi bin dirheme satin
alarak bütün müslümanlarin istifadesine sunmustu. Bu kuyunun
müslümanlar için ne kadar önemli oldugu Resulullah
(s.a.s)'in su sözünden anlasilmaktadir: "Rume kuyusunu kim açarsa,
ona Cennet vardir" (Buharî, Fezailu'l-Ashab, 47).
Hz. Osman, hanimi Rukayye agir hasta oldugu için, Resulullah
(s.a.s)'in izniyle Bedir savasindan geri kalmisti. Rukayye ordu Bedir'de
bulundugu esnada vefat etmis, müslümanlarin zaferinin müjdesi
Medine'ye ulastigi gün topraga verilmisti. Fiili olarak Bedir'de bulunmamis
olmakla birlikte Resulullah (s.a.s) onu Bedir'e katilanlardan saymis ve
ganimetten ona da pay ayirmisti (Üsdül-Gâbe, III, 586; Suyutî,
a.g.e., 165; H.i.Hasan, Tarihu'l-Islâm, I, 256).
Hz. Osman Bedir savasi hariç, müsriklerle ve Islâm düsmanlariyla
yapilan bütün savaslara katilmistir.
Rukayye'nin vefat edisinden sonra Resulullah (s.a.s), Hz. Osman'i diger kizi
Ümmü Gülsüm ile evlendirdi. Hicretin dokuzuncu yilinda Ümmü
Gülsüm vefat ettiginde Resulullah (s.a.s) söyle buyurmustu: "Eger
kirk tane kizim olsaydi birbiri pesinden hiç bir tane kalmayana kadar
onlari Osman'la evlendirirdim" ve yine Hz. Osman'a "Üçüncü
bir kizim olsaydi muhakkak ki seninle evlendirirdim" demisti (Üsdül-Gâbe,
ayni yer). Resulullah (s.a.s)'in iki kiziyla evlenmis oldugu için iki nûr
sahibi anlaminda, "Zi'n-Nureyn" lakabiyla anilir olmustur. Zatü'r-Rika
ve Gatafan seferlerinde Resulullah (s.a.s), onu Medine'de yerine vekil
birakmistir (Suyuti, a.g.e., 165).
Hz. Osman'in Habesistan'a hicreti esnasinda Hz. Rukayye'den dogan Abdullah
adindaki oglu, Medine'ye hicretin dördüncü yilinda bir horozun yüzünü
gözünü tirmalamasi sonucunda hastalanarak vefat etti. Abdullah,
vefat ettiginde alti yasinda idi (Ibn Sa'd, a.g.e., III, 53, 54).
Hicretin altinci yilinda müslümanlar, Umre yapmak için
Mekke'ye hareket ettiklerinde, Hz. Osman da onlarin arasindaydi. Ancak,
putperest Mekke yönetimi, müslümanlari Mekke'ye sokmama karari
almisti. Bunun üzerine Hudeybiye'de karargah kuran Resulullah (s.a.s), müsriklerle
diyalog kurarak, maksatlarinin yalnizca umre yapmak oldugunu onlara bildirmek
istiyordu. Resulullah (s.a.s), bu is için Hz. Ömer'i görevlendirmek
istemis, ancak Hz. Ömer, bir takim geçerli sebepler ileri sürerek
Hz. Osman'in daha uygun oldugunu söylemisti. Bunun üzerine Resulullah
(s.a.s), elçilik görevini Hz. Osman'a verdi. Daha önce elçi
gönderilen Hiras b. Umeyye el-Ka'bî'yi Mekkeliler öldürmek
istemIslerdi (Ibn Sa'd, a.g.e., II, 96). Müsriklerin hirçin
davranIslari böyle bir elçiligi tehlikeli bir hale sokuyordu.
Resulullah (s.a.s), Hz. Osman (r.a)'a söyle dedi: "Git ve Kureys'e
haber ver ki, biz buraya hiç kimse ile savasmaya gelmedik. Sadece su
Beyt'i ziyaret ve onun haremligine saygi göstermek için geldik ve
getirdigimiz kurbanlik develeri kesip dönecegiz ". Hz. Osman (r.a),
Mekke'ye gidip, müsriklere bu hususlari bildirdi. Ancak onlar; "Bu
asla olmaz. Mekke'ye giremezsiniz" karsiligini verdiler. Onlarin red cevabi
Islâm kârargahina Osman (r.a)'in öldürüldügü
seklinde ulasti. Onun dönüsünün gecikmesi bu haberi
destekler nitelikteydi. Bunun üzerine Resulullah (s.a.s), yanindaki bütün
müslümanlari, ölmek pahasina müsriklerle çarpismak üzere,
bey'ata çagirdi. Bey'atu'r-Ridvan adiyla tarihe geçen bu
bey'atlasmada Resulullah (s.a.s) sol elini sag elinin üzerine koyarak, "Osman
Allah'in ve Resulünün isi için gitmistir" dedi ve onun
adina da bey'at etti. Müsrikler bu durumdan korkuya kapildiklari için
anlasma yolunu tercih etmIslerdi (Ibn Sa'd, II, 96, 97). Hz. Osman, bu arada
Mekke'deki güçsüz müslümanlarla görüsmüs
ve onlari Islâm'in yakinda gerçeklesecek olan fethiyle teselli
etmisti (Asim Köksal, Islâm Tarihi, VI, 177).
Müsrikler, Osman (r.a)'a isterse Kâ'be'yi tavaf edebilecegini
bildirmIsler, ancak o, Resulullah (s.a.s) tavaf etmeden, kendisinin de tavaf
etmeyecegi cevabini vermisti. Hudeybiye'de bulunan sahabiler ise Resulullaha: "Osman
Beytullah'a kavustu, onu tavaf etti; ne mutlu ona" dediklerinde Resulullah
(s.a.s); "Beytullah'i biz tavaf etmedikçe, Osman da tavaf etmez
buyurmustur" (Vakidî'den naklen, A. Köksal, a.g.e., 178-179).
Hz. Osman, Medine dönemi boyunca sürekli Resulullah (s.a.s) ile
birlikte olmaya gayret gösterdi. Ashabin en zenginlerinden biri olmasi,
onun Islâma ve müslümanlara herkesten çok maddi yardimda
bulunmasini sagladi. Bilhassa kâfirler üzerine sefere çikan
ordularin techiz edilmesinde asiri derecede cömert davrandigi görülmektedir.
Tarihçiler onun Ceys'ul-Usra diye adlandirilan Tebük seferine çikacak
ordunun techiz edilmesine yaptigi katkiyi övgüyle zikretmektedirler.
O, bu ordunun yaklasik üçte birini tek basina techiz etmistir. Asker
sayisinin otuz bin kisi oldugu göz önüne alinirsa bu meblagin büyüklügü
rahatça anlasilir. Yaptigi yardimin dökümü söyledir:
Gerekli takimlariyla birlikte dokuz yüz elli deve ve yüz at, bunlarin
süvarilerinin teçhizati, on bin dinar nakit para (A. Köksal,
IX,162). Onun bu davranisindan çok memnun olan Resulullah (s.a.s); "Ey
Allah'im! Ben Osman'dan raziyim. Sen de razi ol" (Ibn Hisam, Sîre,
IV,161) diyerek duada bulunmus ve; Bundan sonra Osman'a Isledikleri için
bir sorumluluk yoktur" (Suyûtî, a.g.e.,169) demistir.
Hz. Osman, Veda Hacci esnasinda da Resulullah (s.a.s)'in yanindaydi.
Resulullah (s.a.s) müslümanlari ilgilendiren bir çok meselede
Osman (r.a)'in yardimina müracaat etmistir (H.i.Hasan, a.g.e., I, 256).
Hz. Ebû Bekir (r.a) halife seçilince Osman (r.a) ona bey'at
etti. Ebû Bekir (r.a) halifeligi boyunca ümmetin Islerini idarede
onunla istisarede bulundu. Ebû Bekir (r.a)'in vefatindan önce
yazdirdigi Hz. Ömer'in Halife atanmasina dair belgeyi Osman (r.a) kaleme
almistir. Hz. Ebû Bekir, Osman (r.a)'in yazdiklarini ona tekrar
okutturduktan sonra mühürletmisti. Osman (r.a), yaninda Ömer
(r.a) ve yaninda Useyd Ibn Saîd el-Kurazî oldugu halde disari çikmis
ve oradakilere "Bu kagitta adi yazilan kimseye bey'at ediyor musunuz"
diye sormustu. Onlar da "evet" diyerek bunu kabul etmIslerdi (Ibn Sad
a.g.e., III, 200).
Halifeligi
Hz. Ömer (r.a), yaralaninca, hilâfete geçecek kimsenin
tayin edilmesi için alti kisiden olusan bir sura olusturmustu. Bunlar Hz.
Ali, Osman, Sa'd Ibn Ebi Vakkas, Abdurrahman b. Avf, Zubeyr Ibn Avvam ve Talha
Ibn Ubeydullah (r.anhum) idiler. Yapilan görüsmeler neticesinde, sura üyelerinden
dördü feragat edince görüsmeler Hz. Osman'la Hz. Ali üzerinde
devam etti. sura baskani Abdurrahman Ibn Avf, genis bir kamu oyu yoklamasi
yaptiktan sonra müslümanlarin bu iki kisiden birisinin halife seçilmesi
üzerinde mutabik olduklarini gördü. Hz. Ali (r.a)'i çagirarak
ona; Allah'in Kitabi, Resulünün Sünneti ve Ebû Bekir ve Ömer'in
uygulamalarina tabi olarak hareket edip etmeyecegini sordu. O, Allah'in Kitabi
ve Resulünün Sünnetine tam olarak uyacagi, ancak bunun disinda
kendi içtihadina göre davranacagi cevabini verdi. Ayni soruyu Osman
(r.a)'a yönelttiginde o, bunu kabul etmisti. Bunun üzerine Abdurrahman
Ibn Avf, Osman (r.a)'i halife atadigini ilan ederek ona bey'at etti (Suyuti,
a.g.e.,171, 172; Ibn Hacer, a.g.e., 463; H.i.Hasan, a.g.e., I, 258, 261). Hz.
Osman'a ikinci olarak bey'at eden kimse Hz. Ali (r.a) olmustur. Pesinden de bütün
müslümanlar ona bey'at ettiler (Ibn Sa'd, a.g.e., III, 62). Osman
(r.a)'in hilâfete geçisi Hicri yirmi üç senesi Zilhicce
ayinin sonlarinda olmustur.
Osman (r.a), devlet idaresini devraldigi zaman Islâm fetihleri hizli
bir sekilde devam ediyordu. Hz. Ömer (r.a) devrinde Suriye, Filistin, Misir
ve iran, Islâm topraklarina katilmisti. Hz. Ömer (r.a)'in güçlü
idaresi, fethedilen bölgelerde otorite ve düzenin saglam bir sekilde
yerlesmesini saglamisti.
Hz. Osman (r.a), Islâm tebliginin girmis oldugu yayilma sürecini
ayni hizla devam ettirmeye çalisti. O, Ermenistan, Kuzey Afrika ve
Kibris'i fethetmis, iran'daki ayaklanmalari bastirarak merkezî yönetimin
nüfuzunu yeniden tesis etmistir. Hz. Osman (r.a), hilâfeti devraldigi
zaman idari kadrolarda yavas yavas bazi degisiklikler yapma yoluna gitti. Ancak,
Ömer (r.a)'in vasiyetine uyarak bir sene müddetle onun valilerini
yerlerinde birakti. ilk önce Küfe valisi Mugire b. su'be'yi azlederek
yerine Sa'd b. Ebi Vakkas'i atadi. Sa'd, Osman (r.a)'in yönetime geçtikten
sonra atadigi ilk validir (Ibnül-Esir el-Kamil fî't-Tarih, Beyrut
1979, III, 79).
Misirlilarca sevilen bir kimse olan Amr b. el-As'in Misir valiliginden
alinmasi ve yerine, Abdullah b. Sa'd b. Ebi Serh'in tayin edilmesi bazi
karisikliklarin çikmasina sebep olmustu. iskenderiye halki Bizans
imparatoru Heraklious'a mektup yazarak kendilerini müslümanlarin
elinden kurtarmasini istediler. Ayrica, müslümanlarin karsi koyacak
kadar askerlerinin olmadigini da bildirdiler. Bunun üzerine Bizans
imparatoru, Manuel komutasinda kalabalik bir orduyu iskenderiye'ye gönderip
burayi isgal etti. Bizanslilardan çekinen Kipti halk, Hz. Osman'dan
duruma müdahale etmesini istediginde o, Amr b. el-As'i Misir'a geri gönderdi.
Amr, yaptigi savasta, Manuel'i öldürerek düsmani büyük
bir yenilgiye ugratti ve iskenderiye sehrini çevreleyen sur'u yikti (Hicrî
25) (Ibnul-Esir, a.g.e., III, 81; H.i.Hasan, a.g.e.; I, 264). Ayni yil içerisinde
anlasmalarini bozan Rey üzerine, Sa'd b. Ebi Vakkas bir sefer düzenlemis;
ayrica, Deylem üzerine yürümüstür.
Sa'd b. Ebi Vakkas, Beytül-Malden borç olarak aldigi parayi geri
ödemekte sikisinca Osman (r.a), onu azlederek yerine anne bir kardesi Velid
b. Ukbe'yi Küfe valiligine getirdi (Ibnul-Fsir a.g.e., III, 82). Velid, bes
sene Küfe valiliginde bulunmustur. Velid, bir sabah, namazi sarhos
oldugundan dolayi dört rekat kildirmisti. Hatirlatilmasi üzerine "sizin
için arttiriyorum" demisti. Bunu duyan Hz. Osman, ona tazir cezasi
vererek bunun uygulanmasini Hz. Ali'den istemisti. Hz. Ali de Abdullah b.
Cafer'e onu kirbaçlattirmisti. Bu olay üzerine Hz. Osman onu
azlederek yerine Saîd b. el-As b. Umeyye'yi atadi (Ibnul-Esir, a.g.e.,
III, 107). Suyûtî, Hz. Osman'in, ilk olarak Velid'i, Sa'd'in yerine
vali yapmasi yüzünden kinandigini söylemektedir (Suyutî,
172). Velid, Küfe valisi olunca, Azerbaycan komutani Utbe b. Ferkat'i görevinden
aldi. Bunun üzerine Azerbeycan halki isyan ettiler. Velid, Azerbeycan üzerine
yürüyerek burayi itaat altina aldiktan sonra Ermenistan (Tiflis)
tarafina yöneldi ve andlasmalar yaparak ganimetlerle geri döndü
(H. 25).
Bu arada Bizansla yapilan mücadele devam etmekteydi. Muaviye, Antalya
ve Tarsus taraflarina akinlar düzenliyordu. Öte taraftan, Amr b.
el-As'a Kuzey Afrika'yi ele geçirmek için emirler gönderen
Osman (r.a), Sicistan Valisi, Abdullah b. Amr'a Kabil'e yürümesi
talimatini veriyordu (Ibnul Esir, a.g.e., III, 87). Hicri yirmi altida, Mescid-i
Haram'in genIsletilmesi çalismalarina tanik olunmaktadir. Mescid-i
Haram'in çevresindeki arsalar satin alinarak genis bir alan elde
edilmisti.
Hz. Osman (r.a), Hicri yirmi yedinci yilda Misir Valisi Amr b. el-As'i
azlederek yerine Abdullah Ibn Sa'd b. Ebi Serh'i getirdi. O, Kuzey Afrika'nin
fethinin tamamlanmasi düsüncesindeydi. Bunun için Osman (r.a),
Ashabin ileri gelenleriyle istisare ettikten sonra, ona izin verdi ve içinde
çok sayida sahabinin de bulundugu bir orduyu takviye olarak ona gönderdi
(H.i. Hasan, a.g.e., I, 265). Abdullah b. Nafi b. Abdulkays ve Abdullah b. Nafi
b. Husayn komutasindaki kuvvetler, Ibn Ebi Serh ile birleserek Misir'dan batiya
dogru harekete geçtiler. Trablus'tan Tanca'ya kadar olan bölgenin
hakimi ve Bizans imparatorunun valisi, Islam ordusunun topraklarina dogru
ilerledigi haberini alinca, yirmi bini süvari olmak üzere, yüz
bin kisilik bir ordu hazirlayarak tedbirler aldi. Krallik merkezi olan
Subaytala'ya yirmi dört saatlik bir mesafede iki ordu karsi karsiya geldi.
Ibn Ebi Serh'in, müslüman olmak veya cizyeyi kabul etmek teklifi
reddedilince çatisma basladi. Bu arada, ordunun Medine ile olan
haberlesmesi kesilmisti. Hz. Osman baglanti kurabilmek için Abdullah Ibn
Zübeyr'i bir askeri birlikle Afrika'ya gönderdi. Günlerce süren
savas, Abdullah Ibn Zübeyr'in önerdigi taktikle kisa zamanda büyük
bir zaferle sonuçlandi. Müslümanlarin eline geçen
ganimet oldukça büyüktü. Süvarilere üçer
bin dinar ve yayalara ise biner dinar hisse düsmüstü (Ibnül-Esir,
a.g.e., III, 88-90; H.i.Hasen, a.g.e., I, 265-266). Islâm ordularinin önündeki
bu engel kaldirildiktan sonra Hz. Osman, Abdullah b. Nafî b. Husayn ve
Abdullah b. Nafi b. Abdulkays'a hiç vakit kaybetmeden Cebelu't-Tarik'i geçerek
Endelüs'e girmeleri emrini verdi. Hz. Osman'in, ordunun Endelüs'e geçisini
istemesi, istanbul'un bati yönünden sikistirilarak fethinin
kolaylastirilmasi düsüncesinden kaynaklaniyordu. O, komutanlarina söyle
diyordu: "istanbul ancak Endelüs tarafindan fethedilebilir. Eger orayi
fethederseniz, istanbul'u fethedenlerin ecrine ortak olacaksiniz" (Ibnül-Esir,
a.g.e., III, 93; Ayrica bk. Muhammed Hamidullah, Fethul-Endelüs (ispanya)
fi Hilafeti Seyyidina Osman sene 27 li'l-Hicre, i.Ü. Ed. Fak. Islam
Tetkikleri Enstitüsü Dergisi, istanbul 1978, VII, 221-225). Böylece
Hz. Osman zamaninda, Kuzey Afrikadaki fetihler tamamlanmis, Islâm'in
karsisindaki en büyük güç olan Bizans'in batidan
sikistirilmasi planlari uygulamaya konulmustur.
Öte taraftan Muaviye b. Ebi Süfyan, Osman (r.a)'dan izin alarak,
Suriye sahillerinde olusturdugu donanma ile Akdenize açilmis ve müslümanlar
denizlerde de Bizans'a karsi varlik göstermeye baslamIslardi. Muaviye daha önce
bu is için Hz. Ömer'e müracaat etmisti. Ancak Ömer (r.a),
o an müslümanlarin maslahati bunu gerekli kilmadigi için izin
vermemisti. Daha sonra sartlar bu is için elverIsli hale geldiginden
dolayi Hz. Osman donanma insasinin lüzumuna kanaat getirmisti. Muaviye,
donanmasiyla denize açilarak, Kibris Adasina çikti. Abdullah b.
Sa'd Misir'dan onun yardimina gitti. Kibris, yillik yedi bin dinar cizye ile Islâm
hakimiyetini tanimak zorunda kaldi (Hicrî 28). Bu miktar onlarin Bizans
imparatoruna ödedigi meblagdir (Ibnül-Esir, a.g.e., III, 96). Hz.
Osman, Kufe Valisi Ebu Musa el-Es'arî'yi görevinden alarak yerine
Abdullah b. Amir el-Kureyz'i atadi (H. 29). Abdullah, Osman (r.a)'in dayisinin
ogludur. Ebu Musa'yi azletmesinin sebebi Kûfe halkinin ondan sikayetçi
olmalari ve bunu Hz. Osman (r.a)'a bildirmeleridir (Ibnül-Esîr,
a.g.e., III, 99-100).
Hz. Osman, Mescid-i Nebi'nin genIsletilmesine ihtiyaç duyarak, onu süslü
taslarla yeniden insa etti. Tas sütunlar dikerek tavanini sac (bir cins agaç)
ile kapatti. Uzunlugunu yüz altmis, genIsligini de yüz elli zira'a çikartti
(Suyûtî, 173). Hicri otuz yilinda Sa'id b. el-As'in Taberistan'a hücum
ettigi görülür. Bu bölgede gazalarda bulunan Sa'id, bir çok
sehri fethetti. Horasan, Tus, Serahs, Merv, Beyhak bunlardan bazilaridir.
Bu yil içerisinde Hz. Osman, degisik eyaletlerde, Kur'an-i Kerim'in
okunmasi üzerine ortaya çikan ihtilaflari ortadan kaldirmak için
çalismalar baslatti. Kur'an-i Kerim ilk olarak Hz. Ebû Bekir
zamaninda tedvin edilmisti. Zeyd b. Sabit'in baskanliginda yapilan bu çalismada,
Kur'an-i Kerim bir kitap haline getirilmisti. Bu ilk mushaf, Ebû Bekir
(r.a)'dan sonra Ömer (r.a)'a geçmis, onun sehadetinden sonra da
Hafsa (r.anh)'nin elinde kalmisti.
Azerbeycan sefer esnasinda ordu içerisinde kiraat konusunda bir
ihtilafin çikmasi, ordu komutani Huzeyfe b. Yeman'i endiselendirmis ve
Halife'den, müslümanlarin emin bir sekilde okuyabilecekleri bir
mushafin çogaltilmasini istemisti. Hafsa (r.anh)'in yaninda bulunan
mushaf getirilerek çogaltildi ve bütün eyaletlere dagitildi.
Bunun disinda kalan nüshalarin tamami toplatilarak imha edildi. Bu durum
karsisinda Ashabin hayatta olanlari oldukça rahatlamIslardi (Ibnül-Esîr
a.g.e., III,111-112; H.i. Nasen, a.g.e., I, 510-513).
Hz. Osman, Resulullah (s.a.s)'a ait olan; Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer'den
sonra kendisine intikal eden mührü Medine'deki Arîs kuyusuna düsürdü.
Onu bulacak olana büyük miktarda para vadinde bulunmus, ancak bütün
aramalara ragmen bu mühür bulunamayinca Osman (r.a) büyük
bir üzüntüye kapilmisti. Ondan ümidini kesince hemen bir mühür
yaptirdi. sehid edilene kadar parmaginda kalan bu mührün kimin eline
geçtigi tesbit edilememistir (Ibnül-Esir, III, 133). Bu olay hilâfetinin
altinci yilinda meydana gelmistir.
Islam fetihlerinin sürekliligi ve elde edilen ganimetlerle insanlarin
zenginlesmeleri, refah seviyesini oldukça yükseltmisti. Bu durum,
tabii olarak, Islâma uygun olmayan birtakim davranis biçimlerinin
de ortaya çikmasina sebep olmustu. Resulullah (s.a.s)'in yaninda yetisen
ve bu gelismeleri endiseyle takip eden sahabiler, bu endiselerini yer yer ortaya
koymaktaydilar. Bunlardan birisi de, zühd ve takvasiyla taninan ve maddi
varliklardan muhtaç kimselerin yeterince istifade ettirilmedigine inanan
Ebu Zerr el-Gifarî (r.a)'dir. O, sam'da, Muaviye'nin uygulamalarina karsi çiktigi
ve düsüncelerini söylemekte israrli davrandigi için
Medine'ye çagirildi. Ebu Zerr, Medine'ye geldiginde görüslerini
Hz. Osman'a tekrarlamisti. Bunun ardindan, Halife'den izin isteyerek, Medine'ye
yakin bir yer olan Rebeze'ye gidip yerlesmisti (a.g.e., III, 115; bk. Ebu Zerr
el-Gifârî Mad.).
Bizans'a karsi kazanilan en parlak ve kesin zaferlerden birisi hiç süphesiz
ki Latu's-Sevârî deniz savasidir. Abdullah b. Sa'd'in komutasindaki
Islâm donanmasi, iskenderiye açiklarinda Bizans imparatoru
Konstantin komutasindaki büyük donanmayla karsi karsiya geldi.
Bizanslilarin gemi sayisi hakkinda verilen bilgiler, bes yüz ile sekiz yüz
rakami arasinda degismektedir. Islâm donanmasinin sahip oldugu gemi sayisi
ise ikiyüz civarindaydi. Yapilan savasta Bizanslilar büyük bir
bozguna ugratildi. Konstantin, Sicilya'ya siginmak zorunda kalan (Ibnül-Esir,
a.g.e., III,117-118; H.i. Hasan, I, 266-267). Bu zaferden sonra Bizans, müslümanlara
karsi olan deniz üstünlügünü kaybetmis, Islam
donanmasinin istanbul sularina kadar önüne çikacak bir güç
kalmamisti.
Fitnenin ortaya çikisi ve sehadeti
Hz. Osman on iki sene hilâfet makaminda kalmistir. Bunun ilk alti
senesi huzur ve güven içerisinde geçmis ve hiç kimse yönetimin
uygulamalarindan sikayetçi olmamistir. Kureys, onu Hz. Ömerden daha çok
sevmisti. Çünkü Hz. Ömer onlara karsi seriati uygulamada müsamahasiz
ve sertti. Hz. Osman ise yaratilisindaki yumusaklik ve hosgörü ile
insanlarin serbestçe hareket edebilmelerine imkan saglamisti. Onun bu
yapisindan istifade eden eyaletlerdeki bir takim valiler, sorumsuz davranIslar
sergilemeye baslamIslardi. Yükselen sikayetleri ani ve kesin kararlarla
karsilayamayinca, yavas yavas bir fitne ve kargasa ortaminin olusmasina zemin
hazirlanmisti.
Endelüs'ten Hindistan hudutlarina kadar çok genis bir sahayi
kaplayan devletin içerisinde, çesitli din ve irklara mensup zimmi
statüsünde topluluklar vardi. Bunlar, maglup düstükleri Islâm
Devleti'ne karsi her firsati degerlendirerek bas kaldiriyorlardi. Yahudi unsuru
ise, Islâm Ümmeti'ni parçalayip yok etmek için Islamin
temel prensiplerini hedef almisti. Müslüman oldugunu iddia ederek
ortaya çikan bir takim Yahudi asilli kimseler, zuhur eden huzursuzluklari
körükleyip fitne alevini her tarafa yaymaya çalisiyorlardi.
Bunlardan birisi etkili nifak hareketlerinin ortaya çikmasini saglayan ve
tam bir komitaci olan Abdullah Ibn Sebe'dir. Ibn Sebe Yemenli bir yahudidir. O,
samimi kimselerin hakli sikayetlerini kullanarak insanlari Hz. Osman'a karsi
kiskirtiyordu. Bir taraftan "ric'ati Muhammed" (Muhammed (s.a.s)'in
tekrar dönüsü) düsüncesini yaymaya gayret gösterirken,
öte taraftan Peygamber'in pesinden hilâfet hakkinin Hz. Ali (r.a)'a
ait oldugunu ve bunun da Allah tarafindan belirlenmis bir gerçekten baska
bir sey olmadigini yayarak daha sonra ortaya çikacak sia akidesinin
temellerini atiyordu. Onun yaydigi düsüncelere göre Ebû
Bekir (r.a), Ömer (r.a) ve Osman (r.a), Hz. .Ali (r.a)in hakkini
gasbetmIslerdi. O, Küfe, Basra ve samda insanlari kiskirtirken, Ebu Zerr
(r.a)in hakli çikIslarini da kendisine malzeme yapmaya ugrasiyordu. (Ibnü'l
Esir, Tarih, III,154; H. i. Hasan, age, I, 368-370) Bir zaman sonra, Muhammed b.
Ebî Bekr ve Muhammed b. Ebî Huzeyfe de, yapmis oldugu atamalardan
dolayi Hz. Osman'i tenkid etmeye basladilar (Ibnül-Esîr. a.g.e., III,
118).
Yolsuzluklarini denetleyememesidir (Suyûtî, 174). Hz. Ali (r.a)
bu konudaki sikayetlerini ona ilettiginde o, Hz. Ali'ye söyle diyordu: "Mugire
b. su'be'yi Ömer'in vali tayin ettigini bilmez misin?" Hz. Ali: "Biliyorum"
deyince o; "O halde neden akrabaligi ve yakinligindan dolayi onu vali tayin
ettigim seklinde bir kinamada bulunuyorsun?" diye sormustu. Hz. Ali'nin
buna verdigi cevap suydu; "Ömer vali atadigi kimseyi siki bir sekilde
kontrol altinda tutardi. En ufak hatalarini görse onlari sorgular ve en
siddetli sekilde cezalandirirdi. Sen ise bunu yapmiyorsun" (Ibnül-Esir,
a.g.e., III, 152).
Bunun üzerine Hz. Osman, vilayetlerdeki yönetimler hakkinda
yapilan dedikodulari ve bunlarin sebeplerini yerinde incelemek üzere müfettIsler
tayin etti. Muhammed b. Mesleme'yi Kufe'ye; Usame b. Zeyd'i Basra'ya; Abdullah
b. Ömer'i sam'a ve Ammar b. Yasir'i de Misir'a gönderdi. Ammar b.
Yasir hariç, digerleri görevlerini tamamlayarak geri dönmüslerdi.
Osman (r.a) haksizliklari gidermek, filizlenmeye baslayan ve ümmet için
büyük sakincalara sebep olacak olan fitnenin yatistirilmasi için
yogun bir gayretin içine girmisti.
O, gelen sikayetleri dikkatle inceliyor, basta Hz. Ali (r.a) olmak üzere
Ashab'in ileri gelenleri ile istisarelerde bulunuyordu. Ancak, Misir'dan
Medine'ye gelip, Abdullah b. Sa'd b. Ebi Serh'in gayr-i mesru uygulamalarini
sikayet eden bir heyetin, dönüslerinde Ibn Ebi Serh'in takibatina
ugramalari ve bazilarinin öldürülmesi, olaylarin tirmanmasina
sebep olmustu. Bunun üzerine Misir'dan alti yüz kisilik bir topluluk
Medine'ye gelerek Mescid-i Nebi'de, namaz vakitlerinde Ebi Serh'in Islediklerini
sahabilere sikayet ediyorlardi. Talha Ibn Ubeydullah, Hz. Aise (r.anha) ve Hz.
Ali (r.a), Hz. Osman'a giderek, bu insanlarin hakli isteklerini yerine
getirmesini ve Abdullah b. Sa'd b. Ebi Serh'i azlederek yargilamasini istediler.
Bunun üzerine Hz. Osman, Misirlilar'a kendileri için vali olarak
kimi istediklerini sordu. Onlar, Muhammed b. Ebi Bekr'i istediklerini
bildirdiler. Osman (r.a), Muhammed b. Ebi Bekr'i vali tayin etti. O, Misir'dan
gelenler ve bir grup sahabi ile birlikte Medine'den yola çikti.
Medine'den üç günlük bir uzaklikta yol alirlarken
devesini, sanki takip ediliyormus gibi hizli sürmeye çalisan bir
adam gördüler. Adami yakalayip sorguladiklarinda Ibn Ebi Serh'e bir
mesaji yetistirmeye çalistigini anladilar. Ona kim oldugu soruldugunda,
bazen Osman (r.a)'in, bazan da Mervan b. Hakem'in kölesi oldugunu söylüyordu.
Üzerindeki mektubu açtiklarinda, içinde, "Muhammed b.
Ebi Bekr ile falanca falanca... Sana ulastiklarinda onlari öldür"
yazildigi ve bunun Hz. Osman'in mührüyle mühürlenmis
oldugunu gördüler. Derhal Medine'ye geri dönüp Hz. Osman'in
evini kusattilar. Hz. Ali, yanina Muhammed Ibn Mesleme'yi alip Osman (r.a)'in
evine gitti. Hz. Ali (r.a) ona, üzerine kendi mührü bulunan bu
mektubu kimin kaleme aldigini sordu. Osman (r.a) böyle bir mektup
yazmadigini ve yazildigindan da haberi olmadigini söyledi. Muhammed de
Osman (r.a)'i dogrulamis ve bu isi düzenleyen kimsenin Mervan oldugunu söylemisti.
Yaziyi inceledikleri zaman bunun Mervan b. Hakem'e ait oldugunu anladilar. O
esnada Osman (r.a)'in evinde bulunmakta olan Mervan'in kendilerine teslim
edilmesini istediler. Hz. Osman (r.a) bunu kabul etmedi. Çünkü
onu öldüreceklerinden korkuyordu.
Onun evini kusatan asiler diyalog çagrilarina cevap vermedikleri
gibi, suyunu da kesmIslerdi, Hz. Osman'in fitneyi yatistirmak ve haksizliklari
gidermek hususunda asilere yaptigi nasihatlerin onlar üzerinde hiç
bir tesiri olmamisti. Onlar, Hz. Osman (r.a)'a söyle diyorlardi:
"Biz seni hilafetten azledene veya öldürene yahut da bu yolda
ölene kadar bu isten vazgeçecek degiliz. Eger sana sahip çikanlar
bize engel olmaya kalkarlarsa onlarla savasiriz". Hz. Osman onlara,
Allah'in üzerine yükledigi hilafet görevini asla birakmayacagini
ve ölümün kendisine bundan daha sevimli oldugunu bildirmis,
ayrica kendini savunmak için kimseye emir vermedigini eklemisti (Ibnül-Esîr,
a.g.e., III, 169-170). O, ashaptan, asileri sehirden kovup çikarmak için
gelen teklifleri reddediyor, onlardan silah kullanmayacaklarina dair kesin söz
vermelerini istiyordu.
Bir gün kendisini kusatan asilerin karsisina çikip: "Ali
buralarda mi? Sa'd buralarda mi?" diye sormus, bulunmadiklari cevabini
alinca biraz susmus ve söyle demisti: "Bana su saglamasini, Ali'ye
bildirecek kimse yok mu?" Bu Hz. Ali'ye ulasinca derhal üç
kirba suyu ona göndermisti. Ali (r.a), asilerin Osman (r.a)'i öldürmek
istediklerini ögrenince, böyle bir seye meydan vermemek için,
iki oglu Hasan ve Hüseyin'e, kiliçlarini alarak gidip Osman'in
kapisinda beklemelerini ve içeri kimseyi sokmamalarini söylemisti.
Abdullah Ibn Zübeyr de onlara katilmis, diger bir takim sahabiler de çocuklarini
oraya göndermIslerdi. Durum çok nazik bir hal almisti. Hz. Osman, ne
asilerin haksiz taleplerini kabul ediyor, ne de Medine ve diger bölgelerden
gelen, asileri savasarak Medine'den çikarma tekliflerine olumlu cevap
veriyordu. O, Peygamber sehri'nde kan dökmek ve fitneyi ilk baslatan kimse
olmaktan çekindigi için böyle davraniyordu. Hz. Âise
(r.anha)'dan Resulullah (s.a.s)'in söyle söyledigi rivayet
edilmektedir: "Ya Osman! Belki Allah sana bir gömlek giydirir, münafiklar
senden onu çikarmani istediklerinde onu, bana kavusuncaya kadar sakin çikarma".
Hz. Osman, Resulullah (s.a.s)'in bu günler için kendisine bildirdigi
seylere uymaya çalisiyordu. O, söyle diyordu: "Resulullah
(s.a.s) benimle ahitlesmis oldugu sey üzerinde sabretmekteyim" (Üsdül-gâbe,
II, 589; Suyûtî, 170; Ibnü'l-Esîr, III, 175).
Asilerin kendisini öldürmeye kararli oldugunu anladiginda, onlarin
böyle bir is Isleyip katillerden olmalarini önlemek için
kendilerine bir müslümanin kaninin ancak; zina, kasten adam öldürme
ve dinden dönmek sartlari dahilinde helal oldugunu hatirlatiyor ve
kendisinin bunlardan hiç birisiyle itham edilemeyecegini anlatip
duruyordu 
HZ.ALİ (R.A)
Resulullah'in amcasinin oglu, damadi, dördüncü halife. Babasi
Ebû Talib, annesi Kureys'ten Fâtima binti Esed, dedesi
Abdulmuttalib'tir. Künyesi Ebu'i Hasan ve Ebû Tûrab (topragin
babasi), lâkabi Haydar; ünvani Emîru'l-Mü'minin'dir.
Ayrica 'Allah'in Arslani' ünvaniyla da anilir.
Hz. Ali küçük yasindan beri Resulullah'in yaninda büyüdü.
On yasinda islâm'i kabul ettigi bilinmektedir. Hz. Hatice'den sonra müslümanligi
ilk kabul eden odur. Hz. Peygamber ile Hz. Hatice'yi bir gün ibadet ederken
gören Hz. Ali'ye Peygamberimiz sirkin kötülügünü,
tevhidin manasini anlattiginda Hz. Ali hemen müslüman olmustu. Mekke döneminde
her zaman Resulullah'in yanindaydi. Kâbe'deki putlari kirmasini söyle
anlatir: "Bir gün Resul-u Ekrem ile Kâbe'ye gittik. Resul-u
Ekrem omuzuma çikmak istedi. Kalkmak istedigim zaman kalkamiyacagimi
anladi, omuzumdan indi, beni omuzuna çikardi ve ayaga kalkti. Kendimi
istesem ufuklari tutacak saniyordum. Kâbe'nin üzerinde bir put vardi,
onu sagdan soldan ittim. Put düstü, parça parça oldu.
Resulullah'in omuzlarindan indim. ikimiz geri döndük." (Ahmed b.
Hanbel, Müsned, I, 384).
Resul-u Ekrem, en yakin akrabasini uyarmak ve hakki teblig etmek hususunda
Allah'u Teâlâ'dan emir alinca onlari Safa tepesinde toplayip ilâhî
emirleri teblig edince, Kureys müsrikleri onunla alay etmisti. ikinci
toplantiyi yapmasini Hz. Ali (r.a.)'ye birakti, Ali de bir ziyafet hazirlayarak
Hasimogullarini davet etti. Resulullah yemekten sonra: "Ey Abdülmuttalibogullari,
ben özellikle size ve bütün insanlara gönderilmis
bulunuyorum.
Içinizden hanginiz benim kardesim ve dostum olarak bana bey'at edecek"
dedi. Yalniz Ali (r.a.) kalkti ve orada Resulullah'a onun istedigi sözlerle
bey'at etti. Bunun üzerine Resul-u Ekrem, "Kardesimsin ve vezirimsin "
diyerek Hz. Ali'yi taltif etti.
Hz. Peygamber hicret etmeden önce elinde bulunan emanetleri,
sahiplerine verilmek üzere Ali'ye birakti ve o gece Hz. Ali, Resulullah'in
yatagini da yatarak müsrikleri sasirtti. Böylece Hz. Ali, Hz.
Peygamber'i öldürmeye gelen müsrikleri oyalayarak onun yerine
hayatini tehlikeye atmis, bu suretle Peygamber'e hicreti sirasinda zaman
kazandirmistir. Hz. Ali, Peygamberimiz'in kendisine biraktigi emanetleri
sahiplerine verdikten sonra Medine'ye hicret etti. Medine'de de Hz. Peygamber'in
devamli yaninda bulundu, bütün cihat harekâtlarina katildi,
Uhud'da gâzî oldu. Bedir'de sancaktardi. Ayni zamanda kesif kolunun
basindaydi; hakim noktalari tesbit ederek Hz. Peygamber'e bildirdi. Bu mevkiler
isgal edilerek, Bedir'de önemli bir savas harekâtini basariya
ulastirdi. Bedir gazasinin baslamasindan önce, Kureysliler'le teke tek dövüsen
üç kisiden biriydi. Bu dögüste, hasmi Velid b. Mugire'yi
kilici ile öldürdügü gibi, Hz. Ebû Ubeyde zor
durumdayken yardimina kostu ve onun hasmini da öldürdü. Kendisine
"Allah'in Arslani" lâkabi ve Bedir ganimetlerinden bir kiliç,
bir kalkan ve bir de deve verildi.
Hz. Ali, Bedir savasindan sonra Hz. Peygamber'in kizi Hz. Fâtima ile
evlendi. Nikâhini Hz. Peygamber kiydi. O zamana kadar Resulullah'la oturan
Hz. Ali nikâhtan sonra ayri bir eve tasindi. Hz. Ali'nin, Hz. Fâtima'dan
üç oglu, iki kizi dünyaya geldi. Hicret'in üçüncü
yilinda Uhud savasinda, müslüman okçularin hatasi yüzünden
müsrikler müslümanlarin üzerine saldirmislar ve Hz.
Peygamber de yaralanarak bir hendege düsmüs ve düsman onun öldügünü
yaymisti. Halbuki o sirada dögüse dögüse gerileyen Hz. Ali,
Hz. Peygamber'in içine düstügü hendege ulasarak, onu
korumaya almisti. Iki tarafin da kazanamadigi bu savasta Hz. Ali birçok
yerinden yaralanarak gazi oldu.
Uhud savasindan sonra Hz. Ali "Benu Nadr" Yahudilerinin
hainlikleri üzerine bu kabile ile yapilan savasi bizzat idare etti. Bütün
çarpismalarda Hz. Ali kahramanca dögüsmüs ve müsriklerin
en meshur savasçilarini öldürmüstür. Hudeybiye
barisinda sulh sartlarinin yazilmasinda o memur edildi. Hz. Ali, sulhnameyi
yazmaya söyle basladi: "Bismillâhirrahmânirrahîm .
Muhammed Resulullah...." Ancak müsrikler bu ifadeye itiraz ettiler.
Hz. Peygamber, "Resulullah" yerine "Muhammed b. Abdullah"
yazmasini Hz. Ali'ye söylemis fakat Hz. Ali "Resulullah"
ifadesinin yaziminda israr etmistir.
Hz. Ali Mekke'nin fethi sirasinda yine sancaktardi. "Keda"
mevkiinden Mekke'ye girdi. Mekke kan dökülmeden fethedildi. Hz.
Peygamber ile birlikte Kâbe'deki bütün putlari kirdilar.
Mekke'nin fethinden sonra Resulu Ekrem, Hâlid b. Velid'i Benu Huzeyme
kabilesine gönderdi. Bu kabile ya cehaleti, ya da bedevî
olmalarindan, "müslüman olduk" anlamindaki "eslemna"
kelimesi yerine "sabbena" dedigi için Hâlid b. Velid
hiddetlendi ve onlarla harp etti. Hz. Peygamber olayi duyunca çok üzüldü.
Hz. Ali'yi bu hatayi telâfi ile görevlendirdi. Hz. Ali Benu
Huzeyme'ye giderek öldürülenlerin diyetini ödeyip magdur
olanlarin zararlarini telâfi etmisti.
Huneyn gazasinda müslümanlar bir ara bozulup dagildilar. Sayilari
binleri buldugu halde içlerinden ancak birkaç kisi sabredip
dayanabildi. Hz. Ali bu savasta yalniz sabirla tahammül etmekle kalmayarak
gösterdigi yigitlik ve kumandanlikla islâm ordusunun kendi safinda
toparlanmasini sagladi.
Resulu Ekrem hicretin 9. yilinda Tebük seferine çikarken Hz.
Ali'yi ehl-i beytin muhafazasi için Medine'de birakti, ancak bu sefere
katilamadigi için müteessir oldu. Bunun üzerine Resulullah: "Musa'ya
göre Harun ne ise, sen bana karsi o olmak istemez misin?" dedi. Ali,
bu iltifattan çok memnun oldu.
Berae suresinin ayetleri nazil olunca, Resulullah Hz. Ali'yi Mekke'ye gönderdi.
Bu suretle hiçbir müsrikin artik Kâbe-i serîfi bundan
sonra haccedemeyecegini bildirdi.
bundan sonra haccedemeyecegini bildirdi. Yemen bölgesinin islâm'a
girmesi zordu. Görev yine Ali b. Ebi Talib'e verildi. Hz. Ali "Bu çok
güç bir is" dedi. Resulullah da "Ya Rabb, Ali'nin dili
tercümani, kalbi hidayet nurunun memba olsun" diye dua edince, Ali,
siyah bir bayrak alarak Yemen'e gitti, kisa süren irsadlari sayesinde
Yemen'in bütün Hemedan kabilesi müslüman oldu.
Hz. Peygamber'in vefati sirasinda, hücresinde bulunanlarin basinda
geliyordu. Hz. Ebu Bekir halife seçildigi sirada Hz. Ali Resulullah'in hücresinde
tekfin ile mesgul idi.
Hz. Ömer devrinde devletin bütün hukuk isleriyle ilgilenip
adeta islâm devletinin bas kadisi olarak görev yapti. Hz. Ömer'in
sehâdeti üzerine yine devlet baskanini seçmekle görevlendirilen
alti kisilik sûra heyetinde yer alip, bu alti kisiden en sona kalan iki
adaydan biri oldu.
Hz. Osman'in hilâfeti döneminde idarî tutumdan pek memnun
olmamakla birlikte islâm devletinin muhtelif vilâyetlerinden gelen
sikayetleri hep Hz. Osman'a bildirmis ve ona hâl çareleri teklif
etmisti. Hz. Osman'i muhasara edenleri uzlastirmak için elinden gelen
gayreti sarfetti.
Hz. Osman'in sehâdetinden sonra islâm'in ileri gelen
sahsiyetleri ona bey'at ettiler. Ancak onun bu dönemi Allah'in bir takdiri
olarak son derece karisik bir dönem oldu. Hilâfete geçtiginde
hâlledilmesi gereken bir çok problemle karsi karsiya kaldi. Bu
karisikliklar Cemel ve Siffin gibi iç çatismalari dogurdu. islâm
devleti bünyesindeki bu ihtilâflari giderme konusunda büyük
fedakârlik ve gayretler gösterdi.
Nihayet, Kûfe'de 40/661 yilinda bir Hârici olan Abdurrahman b. Mülcem
tarafindan sabah namazina giderken yaralandi. Bu yaranin etkisiyle sehid oldu.
Hz. Ali devamli olarak Hz. Peygamber (s.a.s.)'in yaninda bulundugu için
Tefsir, Hadîs ve Fikihta sahabenin ileri gelenlerindendir. Hatta
Resulullah'in tabiri ile "ilim beldesinin kapisi" olarak ümmetin
en bilgini idi. Hz. Peygamber yolunda insanlari hakka iletmek için büyük
gayretler sarfetmis ve hilâfet dönemi iç karisikliklarla dolu
olmasina ragmen islâm'in ögretilmesi ve ögrenilmesi hususunda büyük
katkilari olmustu.
Medine'de duruma hakim olup yönetimi tam olarak eline aldiktan sonra ögretim
için merkezde bir okul kurdu. Arapça gramerin ögretilmesini
Ebu Esved ed-Düeli'ye, Kur'an okutma ve ögretme isini Abdurrahman esSülemi'ye,
Tabiî ilimler konusunda ögretmenlik görevini Kümeyl b. Ziyâd'a
verdi. Arap edebiyati konusunda çalisma yapmak üzere de Ubade b.
esSamit, ve Ömer b. Seleme'yi görevlendirdi. Devlet yönetimi ve
hizmetlerini; maliye, ordu, tesrî ve kaza gibi bölümlere
ayirarak yürütüyordu. Malî isleri, dagitma ve toplama diye
iki kisma ayirmazdi.
Ümmetin malini ümmete dagitirken de son derece titiz davranirdi.
Kendisine bir pay ayirma noktasinda gayet dikkatli olup, kimsenin hakkina tecavüz
etmemekte de büyük bir örnek idi. Kendisini Kûfe'de görenler,
kisin sogugunda ince bir elbisenin altinda tir tir titreyerek camiye gittigini
aktarirlar. Devlet yönetici ve memurlarinin nasil davranmalari gerektigi
konusunda su yönetmeligi hazirlamisti.
1. Halka karsi daima içinizde sevgi ve nezaket besleyin. Onlara bir
canavar gibi davranmayin ve onlari azarlamayin .
2. Müslüman olsun olmasin herkese ayni davranin. Müslümanlar
kardesleriniz, müslüman olmayanlar ise sizin gibi bir insandir.
3. Affetmekten utanmayin. Cezalandirmada acele etmeyin. Emriniz altinda
bulunanlarin hatalari karsisinda hemen öfkelenip kendinizi kaybetmeyin .
4. Taraf tutmayin, bazi insanlari kayirmayin. Bu tür davranislar sizi
zulme ve despotluga çeker.
5. Memurlarinizi seçerken zalim yöneticilere hizmet etmemis ve
devletin suçlarindan ve zulümlerinden sorumlu olmamis bulunmalarina
dikkat edin.
6. Dogru, dürüst ve nazik kisileri seçin ve çikar
ummadan ve korkmadan aci gerçekleri söyleyebilenleri tercih edin.
7. Atamalarda arastirma yapmayi ihmal etmeyin.
8. Haksiz kazanç ve ahlâksizliklara düsmemeleri için
memurlariniza yeterince maas ödeyin.
9. Memurlarinizin hareketlerini kontrol edin ve bunun için güvendiginiz
samimi kisileri kullanin.
10. Mektuplar ve müracaatlara bizzat kendiniz cevap verin.
11. Halkin güvenini kazanin ve onlarin iyiligini istediginize
kendilerini inandirin .
12. Hiç bir zaman vaadinizden ve sözünüzden dönmeyin.
13. Esnaf ve tüccara dikkat edin; onlara gereken önemi gösterin,
fakat ihtikâr, karaborsa ve mal yigmalarina izin vermeyin.
14. El islerine yardim edin; çünkü bu yoksullugu azaltir,
hayat standardini artirir.
15. Tarimla ugrasanlar devletin servet kaynagidir ve bir servet gibi
korunmalidir.
16. Kutsal görevinizin yoksul, sakat ve yetimlere bakmak oldugunu hiç
aklinizdan çikarmayin. Memurlariniz onlari incitmesin, onlara kötü
davranmasin. Onlara yardim edin, koruyun ve yardiminiza ihtiyaç
duyduklari her zaman huzurunuza çikmalarina engel olmayin .
17. Kan dökmekten kaçinin, islâm'in hükümlerine
göre öldürülmesi gerekmeyen kimseleri öldürmeyin.
Hz. Ali bütün bu emirleri kendi nefsinde eksiksiz uygulayan bir
halifeydi. Bes yillik halifeligi çok önemli olaylarla, savas ve
sikintilarla geçmisti. Fitnelere karsi sonuna kadar dogru yoldan sabirla
mücadele etmek istedi sonunda sehid oldu.
Hz. Ali Islâm'in bütün güzelliklerine vakifti. Çünkü
o, Resulullah'in daima yaninda bulunmustu. Vahiy kâtibiydi, hâfiz, müfessir
ve muhaddisti. Hz. Peygamber'den bes yüzden fazla hadis rivayet etti. Ahkâmin
nazariyatindan çok amelî keyfiyetine bakardi: "Halka
anladiklari hadisleri söyleyiniz. Allah ile Peygamber'in tekzip edilmesini
ister misiniz?" (Buhârî, ilim) demistir.
Hz. Ali'nin, Hz. Fâtima'dan Hasan, Hüseyin, Muhsin adli ogullari
ve Zeynep, Ümmü Gülsüm adli kizlari oldu.
Hz. Ali âbid, kahraman, cesur, iyilikte yarisan, takva sahibi ve son
derece cömertti. Medine'de müslümanlarin durumu düzeldikten
sonra, Hz. Ali de bir hizmetçi almaya karar verip, Resulullah'a gitti.
Resulullah kiziyla damadinin arasina girerek: "Ben size hizmetçiden
daha hayirlisini haber vereyim. Yatarken otuzüç kere Allahü
ekber, otuzüç kere Elhamdülillah, otuzüç kere de
Subhanallah deyin" buyurdu. Yine bir gün yiyecek çok az
yemekleri olan Hz. Ali ile ailesi sofraya oturduklari sirada kapilarina bir
dilenci geldi, onlar da yemegi dilenciye verdiler. Ertesi gün gelen bir
yetime, üçüncü gün gelen bir esire yemeklerini
verdiler. Bu olay üç gün sürdükten sonra su ayet-i
kerime indi: "süphesiz en iyiler mizaci kâfur olan bir tastan içerler.
Allah'in kullarinin tasira tasira içecegi bir kaynak. Adagi yerine
getirirler ve serri yaygin olan bir günden korkarlar. içleri çektigi
hâlde yiyecegi, miskine, yetime ve esire yedirirler. 'Biz sizi ancak
Allah'in rizasi için doyuruyoruz, sizden bir karsilik ve tesekkür
beklemiyoruz. Dogrusu biz oldukça asik suratli zorlu bir günden
dolayi Rabbimizdan korkuyoruz' derler. Allah da bu günün serrinden
onlari korur. Onlara parlaklik ve sevinç verir." (Insan, 5/11)
Hz. Ali'nin "Zülfikâr" adi verilen meshur bir kilici
vardi. Kilicin agzi iki çatalli idi ve Hz. Ali'ye Resulullah tarafindan
hediye edilmisti. Hz. Ali'nin cömertligi, insanîligi, Resulullah'a
olan yakinligiyla edindigi büyük manevî miras onu yüzyillardir
halk inançlarinda destani bir kisilige büründürmüstür.
Bir gün onun dört dirhemi vardi. Birini açiktan, birini
gizliden birini gündüz, birini de gece infak etti ve hakkinda su
ayet-i kerime indi: "Mallarini gece ve gündüz, gizli ve açik
olarak infak edenler. Onlar için Rabbleri katinda karsiliklari vardir ve üzülecek
de degillerdir." (el-Bakara, 2/274).
Hz. Ali'nin peygamberimizden rivayet ettigi bazi hadis-i serifler: "Günah
isleyen biri pisman olur, abdest alir namaz kilar ve günahi için
istigfar ederse Allah'u Tealâ Nisâ suresinde 'Biri günah isler
veya kendine zulmeder sonra pisman olup Allah'u Teâlâ'ya istigfar
ederse Allah'u Teâlâ'yi çok merhametli ve af ve magfiret
edici bulur' buyurmaktadir."
"Üzerinde farz namaz borcu olan kimse, kazasini kilmadan nafile
kilarsa bos yere zahmet çekmis olur. Bu kimse, kazasini ödemedikçe
Allah'u Teâlâ onun nafile namazlarini kabul etmez. "
"Malinizin zekâtini veriniz. Biliniz ki, zekâtini
vermeyenlerin bunu vazife kabul etmeyenlerin namazi, orucu, hacci ve cihadi ve
imani yoktur. "
Peygamberimiz (s.a.s.) Hz. Ali'ye buyurdu: " Ya Ali, altiyüzbin
koyun mu istersin, yahut altiyüzbin altin mi veya altiyüzbin nasihat
mi istersin ? " Hz. Ali dedi: "Altiyüzbin nasihat isterim."
Peygamberimiz buyurdu: "su alti nasihate uyarsan altiyüzbin nasihata
uymus olursun: 1. Herkes nafilelerle mesgul olurken sen farzlari ifa et. Yani
farzlardaki rükünleri, vacipleri sünnetleri, müstehaplari
ifa et. 2. Herkes dünya ile mesgul olurken sen Allah'u Teâlâ'yi
hatirla. islâm'a uygun yasa; islâm'a uygun kazan; islâm'a
uygun harca. 3. Herkes birbirinin ayibini arastirirken sen kendi ayiplarini ara.
Kendi ayiplarinla mesgul ol. 4. Herkes dünyayi imar ederken sen dinini imar
et, zinetlendir. 5. Herkes halka yaklasmak için vasita ararken, halkin
rizasini gözetirken sen Hakk'in rizasini gözet; hakka yaklastirici
sebep ve vasitalari ara. 6. Herkes çok amel islerken sen amelinin çok
olmasina degil, ihlasli olmasina dikkat et."
Hz. Ali buyurdu:
"Kisi dili altinda saklidir. Konusturunuz, kiymetinden neler
kaybettigini anlarsiniz."
"Insanin yaslanip Rabbini bildikten sonra ölmesi, küçükken
ölüp hesapsiz Cennet'e girmesinden daha hayirlidir. "
"Kul ümidini yalniz Rabbi'ne baglamali ve yalniz günahlari
kendini korkutmalidir. "
"Cahil, bilmedigini sormaktan utanmasin. Âlim, içinden çikamayacagi
bir meselede en iyisini Allah'u Teâlâ bilir' demekten sakinmasin."
"Sizin için korktugum seylerin en basinda, nefsinin istegine
uymak ve uzun emelli olmak gelir. Birincisi hak yoldan alikoyar; ikincisi ise
ahireti unutturur. "
"Amellerin en zoru üçtür. Bunlar; nefsin hakkini
verebilmek, her halde Allah'u Teâlâ'yi hatirlayabilmek, kardesine
bol bol ikramda bulunabilmektir. "
"Takva, hataya devami birakmak; aldanmamaktir . "
"Kalpler, kaplara benzer. Hayirli olani, hayirla dolu olanidir."
"Bana bir harf ögretenin kölesi olurum. "
Hz. Ali bu ümmetin en ileri gelenlerinden biri olarak isllâm'in
bize kadar gelmesinde büyük rolü olan sahabelerdendir .
PİŞMAN OLMADAN ÖNCE
Samimi bir pişmanlığı kalbinde hisseden kişi, hayatının kendisine bağışlanan
ondan sonraki bölümünü Allah'ın rızasına uygun olarak yaşar ve Allah'ı
bağışlayan ve esirgeyen olarak bulmayı umar. Şartlar değiştiğinde ve kendisine
yeni bir fırsat tanındığında asla eski tutumuna geri dönmez. Çünkü böyle
bir nankörlüğün, Allah'ın, ayetlerinde belirttiği gibi, kendi aleyhine
olacağını bilir.
İnsan dünyada zaman zaman maddi-manevi çeşitli acı ve sıkıntılarla karşılaşır.
Ancak bunlar arasında öyle bir his vardır ki bu, belki de hiçbir fiziksel
acı ile kıyaslanamayacak kadar şiddetlidir. İnsanın ruhunda büyük bir
sıkıntı oluşturur. Bahsettiğimiz bu his, "pişmanlık"tır.
Ancak pişmanlığın iki farklı şekli vardır. Allah'a iman eden insanların
yaşadıkları pişmanlık ile, yukarıda tarif ettiğimiz ve inkarcı insanların
yaşadıkları pişmanlık birbirlerinden son derece farklıdır.
Müminler her olayın Allah'ın bilgisi ve izniyle gerçekleştiğini, başlarına
ne gelirse gelsin Allah'ın dilemesiyle olduğunu kesin olarak bilen insanlardır.
Bu yüzden de en önemli özelliklerinden biri tevekküllü oluşlarıdır. İnanan
bir insan zorlukla da karşılaşsa, çok rahat bir ortamda da bulunsa, hiç
yapmak istemediği bir hatayı da işlese tevekküllü davranır. Eğer hatalı
bir tavır gösterdiyse hemen tevbe eder ve Allah'ın kendisini bağışlayacağını
umar. Bu yüzden de yaşamı boyunca sıkıntılı ve uzun süreli bir pişmanlık
hissine kapılmaz. Müminin hissettiği pişmanlık, onu, hatalarını düzeltmeye,
tevbe ederek böyle bir tavrı bir daha tekrarlamamaya yöneltir. Yani kendisini
düzeltmesine, eksikliklerini tamamlamasına vesile olur ama asla sıkıntılı,
olumsuz bir ruh haline sokmaz, şevkini, heyecanını, imani coşkusunu azaltmaz,
vesvese ve bunalıma sürüklemez.
Allah'a iman etmeyen insanların yaşadıkları pişmanlık duygusu ise son
derece sıkıntılı ve kalıcıdır. Tevekküllü olmadıkları, için karşılaştıkları
zorluklarda, yaptıkları bir hatada müthiş bir iç sıkıntısı yaşarlar. Hayatları
boyunca pek çok olayda "keşke" kelimesini kullanırlar; "keşke yapmasaydım",
"keşke söylemeseydim", "keşke gitmeseydim"…
AHİRETTEKİ PİŞMANLIK
Ancak bundan daha önemli bir konu vardır ki, dünyadayken yaşadıkları bu
sıkıntılı pişmanlıktan çok daha büyüğü ahirette karşılarına çıkacaktır.
Dünyada iken dinden uzak yaşayan insanlar, ahirette dünyada geçirdikleri
her dakikanın an an pişmanlığını duyacaklardır. Çünkü dünyada çoğu defa
uyarılmış, doğru yola davet edilmişlerdir. Kendilerine verilen süre içerisinde
düşünebilecekleri ve doğruyu bulabilecekleri çok fazla zamanları olmuştur.
Ancak bu anları hep göz ardı etmiş, uyarıldıklarında dinlememiş ve dünya
hayatının hiç son bulmayacağı gibi bir hisse kapılarak ahireti unutmuşlardır.
Ne var ki, cehennem ile karşılaştıklarında artık geri dönüp telafi etme
imkanı bulamayacaklardır.
İnsan hayati bir tehlike ile yüz yüze geldiği zaman, vicdanı, şaşırtıcı
bir hızla her şeyin muhasebesini yapmaya başlar. Dünyada geçirdiği ömrünü
ve bu süre içinde yaptığı işleri bir bir değerlendirir. Eğer bu kişi dünyada
iyi işler yapmamış, Allah'ın dinine uymamış bir kişi ise, o an içini büyük
bir pişmanlık kaplar. Çünkü dünyadaki yaşamı boyunca hiç düşünmediği gerçekler,
bir anda tüm açıklığıyla gözünün önünde beliriverir. Belki de hayatında
ilk defa, ölümün gerçekte çok yakın olduğunun farkına varır. Dünyadayken
cenneti hak edecek bir yaşam sürmediğini ve yaşadığı pişmanlık hissinin
de bundan kaynaklandığını düşünüp anlar. Allah'a karşı gösterdiği nankörlüğü
fark etmiştir ve bu tavrının karşılıksız kalmayacağını da vicdanıyla çok
iyi hissedebilmektedir. O ana kadar hiç yaşamadığı yoğun bir korku içini
kaplar. İçinde bulunduğu durumdan kendisini yalnızca Allah'ın kurtarabileceğini
anlar. Eğer kurtulursa artık bundan sonra bu yaşadıklarını kesinlikle
hiç unutmayacağına, Allah'a çok şükredeceğine ve hayatının geri kalan
kısmını bu gerçeklere göre düzenleyeceğine dair sözler verir. O anki tehlikeden
kurtulabilmek için yalvara yalvara Allah'a dua eder. Yeter ki kurtulsun
ve eline bir daha yaşama fırsatı geçsin...
NANKÖRLÜĞÜN FARKINA VARMAK
Ama çoğu insan, içinde bulunduğu tehlikeyi atlattıktan sonra, Allah'a
verdiği sözüne sadık kalmaz. Allah'ın kendisini kurtarması ile birlikte
bir anda eski ruh haline geri döner. Duyduğu pişmanlık ve teslimiyet,
yerini bir anda eski nankörlüğüne bırakır. Ölümle burun buruna geldiğinde
düşündüğü ve farkına vardığı gerçekleri bir anda unutur. Tehlikeyi atlatmanın
verdiği güven içinde, sanki Allah'a dua eden ve o pişmanlığı yaşayan kendisi
değilmiş gibi Allah'tandan yüz çevirir. Eski yaşamına kaldığı yerden,
belki de dünyaya daha da bağlanarak devam eder.
İnsanlar, bir sıkıntıyla karşılaştıkları an Allah'a yönelirler. Ancak
tehlikeden kurtulduktan sonra bir anda Allah'a verdikleri sözü unutarak
nankörlük ederler. Buradan da anlaşılmaktadır ki, yaşadıkları pişmanlık,
tehlike anındaki çaresizliklerinden kaynaklanmaktadır.
GERÇEK PİŞMANLIK
Oysa en başta da belirttiğimiz gibi inanan insanlara has, fayda getiren
pişmanlık böyle değildir. Gerçek pişmanlık, bir anda unutulmayan, insanı
harekete geçiren, hatta kimi zaman insanda köklü değişiklikler meydana
getirebilen bir duygudur. Samimi bir pişmanlığı kalbinde hisseden kişi,
hayatının kendisine bağışlanan ondan sonraki bölümünü Allah'ın rızasına
uygun olarak yaşar ve Allah'ı bağışlayan ve esirgeyen olarak bulmayı umar.
Şartlar değiştiğinde ve kendisine yeni bir fırsat tanındığında asla eski
tutumuna geri dönmez. Çünkü böyle bir nankörlüğün, Allah'ın, ayetlerinde
belirttiği gibi, kendi aleyhine olacağını bilir.
İnsanın bunları düşünmesi ve doğru bir karar alması için mutlaka tehlike
içinde olması gerekmez. Hatta böyle bir tehlikeyle karşı karşıya olmadığı
için kimse aldanmamalıdır. Bugün böyle bir duruma hiç düşmeyeceğini düşünen
bir insan, belki çok yakın bir zamanda benzeri bir olay yaşayacaktır.
Veya belki de hayatının sonuna kadar böyle bir olayla karşılaşmayacaktır.
Ama kesin olan bir şey vardır ki, kendisi için takdir edilen ölüm anı
gelip çattığında, bir anda ölüm meleklerini yanında bulacaktır. Ve ölümün
gerçekliğini gördüğü anda, eğer Allah'ın rızasına uygun bir yaşam sürdürmediyse
mutlaka pişmanlığını hissedeceği şeyler olacaktır.
İşte bu pişmanlıkla dünyada da, ahirette de sonsuza kadar karşılaşmamak
için yapılacak tek şey, Allah'a yönelmek, O'ndan korkup sakınmak, O'nun
Kuran'da bildirdiği emirlerini yerine getirmektir. Ölüm çok yakındır.
O halde insan, yapacaklarını hiçbir şekilde ertelememeli, aldığı samimi
kararları da sabır ve irade göstererek uygulamaya geçirmelidir. Allah'a
olan yakınlık ve samimiyetinin ölçüsü ise, çaresizlik ve tehlike anında
Allah'a katıksızca yönelip dönen bir kimsenin eriştiği yakınlık ve samimiyet
derecesinde olmalıdır. Bu yakınlık ve samimiyeti de geri kalan tüm hayatı
boyunca sürdürmelidir.
(9 Zilhicce l0 H./8 Mart 632 M. Cuma)
Peygamberimiz Hz. Muhammet (s.a.s.) Vedâ haccında, 9 Zilhicce Cuma günü
zevâlden sonra Kasvâ adlı devesi üzerinde, Arafat Vâdisi'nin ortasında
124 bin Müslümanın şahsında bütün insanlığa şöyle hitabetti.
Bismillahirrahmanirrahim
"Hamd Allah'a mahsustur. O'na hamdeder, O'ndan yardım isteriz. Allah
kime hidâyet ederse, artık onu kimse saptıramaz. Sapıklığa düşürdüğünü
de kimse hidâyete erdiremez. Şehâdet ederim ki; Allah'dan başka ilâh
yoktur. Tektir, eşi, ortağı, dengi ve benzeri yoktur. Yine şehâdet
ederim ki, Muhammed O'nun kulu ve Rasûlüdür. "
Ey Nâs!
Sözümü iyi dinleyiniz. Bilmiyorum, belki bu seneden sonra sizinle burada ebedî olarak bir daha berâber olamayacağım.
İnsanlar!
Bu günleriniz nasıl mukaddes bir gün, bu aylarınız nasıl mukaddes bir
ay, bu şehriniz Mekke nasıl kutsal bir şehir ise, canlarınız,
mallarınız, nâmus ve şerefiniz de öylece mukaddestir; her türlü
tecâvüzden masûndur.
Ashâbım!
Yarın rabbınıza kavuşacaksınız. Bugünkü her hâl ve hareketinizden
muhakkak sorulacaksınız. Sakın benden sonra eski sapıklıklara dönüp de
birbirinizin boynunu vurmayınız. Bu vasiyyetimi burada bulunanlar,
bulunmayanlara bildirsinler. Olabilir ki, bildirilen kimse, burada
bulunup da işitenden daha iyi anlayarak hıfzetmiş olur.
Ashâbım!
Kimin yanında bir emânet varsa, onu sâhibine versin . Fâizin her çeşidi
kaldırılmıştır, ayağımın altındadır. Fakat aldığınız borcun aslını
ödemek gerekir. Ne zulmediniz, ne de zulme uğrayınız. Allah'ın emriyle
bundan böyle fâizcilik yasaktır. Câhiliyetten kalma bu çirkin âdetin
her türlüsü ayağımın altındadır. İlk kaldırdığım fâiz de
Abdülmuttalib'in oğlu amcam Abbas'ın fâiz alacağıdır.
Ashâbım!
Câhiliyet devrinde güdülen kan davaları da tamamen kaldırılmıştır.
Kaldırdığım ilk kan davası, Abdülmüttalib'in torunu (amcalarımdan
Hâris'in oğlu) Rabîanın kan davasıdır.
Ey Nâs!
Kadınların haklarını gözetmenizi ve bu konuda Allah'tan korkmanızı
tavsiye ederim. Siz kadınları Allah'ın emâneti olarak aldınız. Onların
nâmus ve ismetlerini Allah adına söz vererek helâl edindiniz. Sizin
kadınlar üzerinde hakkınız, onların da sizin üzerinizde hakları vardır.
Sizin kadınlar üzerindeki haklarınız, âile nâmusu ve şerefinizi kimseye
çiğnetmemeleridir. Eğer onlar sizden izinsiz râzı olmadığınız kimseleri
âile yuvanıza alırlarsa, onları hafifçe dövüp korkutabilirsiniz.
Kadınların sizin üzerinizdeki hakları ise, örfe göre her türlü (meşru
ihtiyaçlarını), yiyecek ve giyeceklerini temin etmenizdir.
Mü'minler!
Size iki emânet bırakıyorum. Onlara sımsıkı sarıldıkça yolunuzu hiç
şaşırmazsınız. Bu emânetler, Allah'ın kitabı Kur'ân ve O'nun
Peygamberinin sünnetidir.
Ey Nâs!
Devâmlı dönmekte olan zaman, Allah'ın gökleri ve yeri yarattığı günkü
duruma dönmüştür. Bir yıl, l2 aydır. bunlardan 4'ü Zilkade, Zilhicce,
Muharrem ve Recep hürmetli aylardır.
Ashâbım!
Bugün şeytan sizin şu topraklarınızda yeniden nüfûz ve saltanatını
kurma gücünü ebedî olarak kaybetmiştir. Fakat size yasakladığım bu
şeyler dışında, küçük gördüğünüz şeylerde ona uyarsanız, bu da onu
sevindirir. ona cesâret verir. Dininizi korumak için bunlardan da uzak
kalınız.
Mü'minler!
Sözümü iyi dinleyin, iyi belleyin. Rabbınız birdir, babanız birdir.
Hepiniz Âdem'densiniz, Âdem de topraktan yaratılmıştır. Hiç kimsenin
başkaları üzerinde soy sop üstünlüğü yoktur. Allah katında üstünlük,
ancak takvâ iledir. Müslüman müslümanın kardeşidir. Böylece bütün
müslümanlar kardeştir. Gönül hoşluğu ile kendisi vermedikçe, başkasının
hakkına el uzatmak helâl değildir. Ashabım! Nefsinize de zulmetmeyin.
Nefsinizin de üzerinizde hakkı vardır. Bu nasihatlarımı burada
bulunanlar, bulunmayanlara tebliğ etsinler.
Ey Nâs!
Cenâb-ı Hak Kur'an da her hak sahibine hakkını vermiştir. Mirâsçı için
ayrıca vasiyyet etmeye gerek yoktur. Çocuk kimin döşeğinde doğmuşsa,
ona âittir. Zina eden için ise mahrûmiyet vardır. Babasından başkasına
soy (neseb) iddiâsına kalkışan soysuz, yahut efendisinden başkasına
intisâba yeltenen nankör, Allah'ın gazabına, meleklerin lânetine ve
bütün müslümanların ilencine uğrasın. Cenâb-ı Hak böylesi insanların ne
tevbelerini ne de adâlet ve şâhitliklerini kabûl eder.
Ashabım!
Allah'tan korkun, beş vakit namazınızı kılın, Ramazan orucunuzu tutun,
malınızın zekatını verin, âmirlerinize itaat edin. Böylece Rabbınızın
Cennetine girersiniz.
Ey Nâs!
Yarın beni sizden soracaklar, ne dersiniz? Ashâbı kiram:
Allah'ın dinini teblîg ettin, vazîfeni hakkıyla yaptın, bize nasihat ve vasiyette bulundun, diye şehadet ederiz, dediler.
Rasûlüllah (s.a.s.) mübarek şehâdet parmağını göğe doğru kaldırdı, cemâat üzerine çevirip indirdikten sonra üç defa:
Şâhid ol Yâ Rab!
Şâhid ol Yâ Rab!
Şâhid ol Yâ Rab!
buyurdu. ŞEYTANIN HİLELERİ
İbn-i Abbas (r.a.) Hazretleri´nden naklen , Muaz b. Cebel (r.a.) rivayet ediyor :
- Bir gün Resullullah (s.a.v.) ile beraberdik. Ensardan birinin evinde
toplanmıştık. Tam bir cemaat olmuştuk. Sohbete dalmıştık. Bu arada ,
dışarıdan bir ses geldi :
- Ev sahibi , içerdekiler... Eve girmem için bana izin verir misiniz ? Benim sizden bir dileğim var.
Bunun üzerine , herkes Resullullah (s.a.v.) efendimizin yüzüne bakmaya
başladı. Orda ve her zaman büyük oydu... İzin ondan çıkacaktı.
Resullullah (s.a.v.) Efendimiz , duruma vakıf oldu ve :
- Bu seslenen kimdir bilir misiniz ?
Buyurdu... Biz hep birden şöyle dedik :
- En iyi bilen ALLAH ve Resuludur.
Bunun üzerine Resullullah (s.a.v.) Efendimiz :
- O , lain iblistir. " Şeytandır " Allah'ın laneti onun üzerine olsun...
Buyurunca ; hemen Hz. Ömer :
- Ya Resullullah , bana izin veriniz onu öldüreyim.
Dedi... Resullullah (s.a.v.) Efendimiz bu izni vermedi , şöyle buyurdu :
- Dur ya Ömer , bilmiyor musun ki ; ona belli bir vakte kadar mühlet verilmiştir... öldürmeyi bırak.
Sonra şöyle buyurdu :
- Kapıyı ona açın , gelsin... O buraya gelmek için emir almıştır.
Diyeceklerini anlamaya çalışınız. Size anlatacaklarını iyi dinleyiniz.
Bundan sonrasını ondan dinleyelim ; yani Ravi´den. Şöyle anlattı :
Kapıyı ona açtılar. İçeri girdi ve bize göründü. Birde baktık ki , şekli şu :
Bir ihtiyar. Şaşı. Aynı zamanda köse. Çenesinde altı veya yedi kadar
kıl sallanıyor. At kılı gibi. Gözleri yukarı doğru açılmış. Kafası ,
büyük bir fil kafası gibi. Dudakları da , bir manda dudağına
benziyordu.
Sonra , şöyle bir selam verdi :
Selam ya Muhammed ; selam size ey cemaat-i müslimin.
Onun bu selamına Resullullah (s.a.v.) Efendimiz şu mukabelede bulundu :
- Selam Allah'ındır ya lain...
Sonra şöyle buyurdu :
- Bir iş için geldiğini duydum; nedir o iş ?
Şeytan şöyle anlattı :
Benim buraya gelişim kendi arzumla olmadı. Mecburen geldim.
Resullullah (s.a.v.) Efendimiz sordu ;
- Nedir o mecburiyetin ?
Şeytan anlattı :
- İzzet sahibi Rabbın katından bana bir melek geldi. Ve dedi ki ;
Allah-ü Taâlâ sana emir veriyor , Muhammed´e gideceksin. Ama düşük ve
zelil bir halde. Tevazu ile. Ona gideceksin ve ademoğullarını nasıl
kandırdığını anlatacaksın. Onları nasıl aldattığını söyleyeceksin bir
bir ona. Sonra o sana ne sorarsa , doğrusunu diyeceksin. Sonra...
Allah-ü Teâlâ buyurdu ki :
- Söylediklerine bir yalan katarsan , doğruyu sölemezsen... seni kül
ederim ; rüzgara savurur... Düşmanlarının önünde , seni rüsvay ederim.
- İşte... böyle ; ya Muhammed , o emir üzerine sana geldim.
- Arzu ettiğini bana sor. Şayet bana sorduklarına doğru cevap vermezsem
; düşmanlarım benimle eğlenecek. Şu muhakkak ki , düşmanlarımın
eğlencesi olmaktan daha zor bir şey yoktur.
Bundan sona Resullullah (s.a.v.) Efendimiz şöyle sordu :
- Madem ki , sözlerinde doğru olacaksın. O halde bana anlat : Halk arasında en çok sevmediğin kimdir ?
Şeytan şu cevabı verdi :
- Sensin ya Muhammed. Allah´ın yarattıkları arasında senden daha çok
sevmediğim kimse yoktur. Sonra senin gibi kim olabilir ki ?
Resullullah (s.a.v.) Efendimiz sordu :
- Benden sonra , en çok kimlere buğuzlusun ve sevmezsin ?
Şeytan anlattı :
- Müttaki bir gence ki... varlığını Allah yoluna vermiştir.
Bundan sonra , sual cevap aşağıdaki şekilde devam etti ;
Resullullah (s.a.v.) Efendimiz sordu ; şeytan anlattı :
- Sonra kimi sevmezsin ?
- Kendisini sabırlı bildiğim , şüpheli işlerden sakınan alimi...
- Sonra ?
- Temizlik işinde... yıkadığı yerleri üç defa yıkamayı adet eden kimseyi.
- Sonra ?
- Sabırlı olan bir fakiri ki ; ihtiyacını kimseye anlatmaz... Halinden şikayet etmez.
- Peki, bu fakirin sabırlı olduğunu nerden bilirsin ?
- Ya Muhammed , ihtiyacını kendi gibi birine açmaz. Her kim ihtiyacını
kendi gibi birine üç gün üst üste anlatırsa , Allah onu sabredenlerden
yazmaz. Sabırlı kimselerin işi buna benzemez. Hasılı , onun sabrını ; o
halinden , tavrından ve şikayet etmeyişinden anlarım.
- Sonra kim ?
- Şükreden zengin.
- Peki, ama zenginin şükreden olduğunu nasıl anlarsın ?
- Onu görürsem ki , aldığını helal yoldan alıyor ve mahalline harcıyor. Bilirim ki ; şükreden bir zengindir.
Resullullah (s.a.v.) Efendimiz bu defa mevzuu değiştirdi ve ona başka bir sual sordu :
- Peki, ümmetim namaza kalkınca , senin halin nice olur ?
- Ya Muhammed, beni bir sıtma tutar. Titrerim.
- Neden böyle olursun ; ya lain ?
- Çünkü bir kul , Allah için secde edince bir derece yükselir.
- Peki ya oruç tuttukları zaman nasıl olursun ?
- O zaman da bağlanırım. Taa , onlar iftar edinceye kadar.
- Peki ya hac yaptıkları zaman nasıl olursun ?
- O zaman da çıldırırım.
- Peki ya Kur´an okudukları zaman nasıl olursun ?
- O zaman da eririm. Tıpkı ateşte eriyen bir kurşun gibi eririm.
- Peki ya sadaka verdikleri zaman halin nasıldır ?
- Ha işte... o zaman halim pek yaman olur. Sanki sadaka veren , bir testere alır eline ve beni ikiye böler.
Resullullah (s.a.v.) Efendimiz sebebini sordu :
- Neden öyle testere ile ikiye biçilirsin , ya Ebamürre ?
Bunun üzerine iblis :
- Onu da anlatayım... dedikten sonra anlatmaya başladı :
- Çünkü sadakada dört güzellik vardır. Şöyle ki ;
1 - Allah-ü Teala , sadaka verenin malına bereket ihsan eyler.
2 - O , sadaka veren kimseyi halkına sevdirir.
3 - Allah-ü Teala , onun verdiği sadakayı , cehennemle arasında bir perde yapar.
4 - Allah-ü Teala , belayı sıkıntıyı ve ahları ondan defeder.
Bundan sonra Resullullah (s.a.v.) Efendimiz ashabı hakkında bazı sorular sordu :
- Ebubekir için ne dersin ?
İblis ise şu cevabı verdi :
- O bana cahiliyet devrinde bile itaat etmedi... İslam´a girdikten sonra nasıl bana itaat eder ?
- Peki , Ömer b. Hattab için ne dersin ?
İblis ona da şu cevabı verdi :
Allah´a yemin ederim ki ; her gördüğüm yerde ondan kaçarım.
Peki , Osman b. Affan için ne dersin ?
Ondan utanırım. Hem de çok. Nasıl ki , Rahman´ın melekleri de ondan utanırlar...
Peki , Ali b. Ebutalib için ne dersin ?
İblis onun için de şöyle dedi :
Ah onun elinden bir kurtulsam... O , kendi başına kalsa , ben kendi
başıma kalsam... O beni bıraksa, ben de onu bıraksam . Ben onu
bırakırım ; ama o beni bırakmaz.
Resullullah (s.a.v.) Efendimiz , yukarıdaki soruları sorduktan ve
şeytanın verdiği cevaplar kısmen bittikten sonra , şöyle buyurdu :
- Ümmetime saadet ihsan eden ; seni taa, belli bir vakte kadar şaki kılan Allah'a hamd olsun.
Resullullah (s.a.v.) Efendimiz ' in o cümlesini duyan lain iblis şöyle dedi :
- Heyhat , heyhat... Ümmetin saadeti nerede ? Ben , o belli vakte kadar diri kaldıkça , sen ümmetin için nasıl ferah duyarsın ?
Ben , onların kan mecralarına girerim. Etlerine karışırım. Ama onlar ,
benim bu halimi göremez ve bilemezler. Beni yaradan ve baas gününe
kadar bana mühlet veren Allah´a yemin ederim ki ; Onların tümünü
azdırırım. Cahillerini ve alimlerini... Ümmilerini ve okumuşlarını...
Facirlerini ve abidlerini... Hasılı , bunların hiçbiri elimden
kurtulamaz. Fakat , Allah´ın halis kullarını , evet , bunları
azdıramam.
Bunun üzerine Resullullah (s.a.v.) Efendimiz sordu :
- Sana göre ihlas sahibi olan muhlis kullar kimlerdir ?
Bu suale İblis şu cevabı verdi :
- Bilmez misin ya Muhammed bir kimse ki , dirhemini ve dinarını
sever... O , Allah için bir ihlasa sahip değildir. Bir kimseyi görürsem
ki ; dirhemini dinarını sevmez ; övülmekten, medhedilmekten hoşlanmaz.
Bilirim ki o, ihlâs sahibidir... Hemen onu bırakır kaçarım. Bir kul
malı ve övülmeyi sevdiği sürece , kalbi de dünya arzularına bağlı
kaldığı müddetce o , size vasfını yaptığım kimseler arasında bana en
çok itaat edendir. Bilmez misin ki ; mal sevgisi , büyük günahların en
büyüğüdür. Bilmez misin ki ya Muhammed , baş olma sevgisi yine büyük
günahların en büyükleri arasındadır.
İblis anlatmaya devam etti :
- Ya Muhammed , bilmez misin ? Benim yetmiş bin tane çocuğum var.
Bunların her birini bir başka yere tayin etmişimdir. Sonra , o her
çocuğumla birlikte yine yetmiş bin tane şeytan vardır.
- Onların bir kısmını ulemaya gönderdim.
- Bir kısmını gençlere yolladım.
- Bir kısmını da , meşayihe saldım.
- Bir kısmını da ihtiyar kadınlara musallat ettim.
- Gençlere gelince , aramızda hiçbir anlaşmazlık yoktur. Onlarla gayet iyi geçiniriz.
- Çocuklara gelince , onlarla da bizimkiler istedikleri gibi birlikte oynarlar.
- Bizimkilerin bir kısmını da abidlerin başına dert ettim. Bir kısmını da zahidlerin.
- Onlar bunların yanına girer ; halden hale sokarlar. Bir tepeden
öbürüne , hep dolaştırıp dururlar. Öyle bir hal alırlar ki ; başlarlar
, sebeplerden herhangi birine sövmeye...
- İşte , böylece onlardan ihlası alırım. Onlar bu halleri ile
yaptıkları ibadeti , ihlassız yaparlar gayrı... Ama bu hallerin
farkında olmazlar.
İblis , bundan sonra , aldattığı bir rahibin hikayesini anlatmaya geçti. Ve şöyle dedi :
- Bilmez misin ya Muhammed , Rahip Basisa tam yetmiş yıl ihlas ile
Allah´a ibadet etti. Bu ibadetleri sonucunda ona öyle bir hal ihsan
edilmişti ki , her dua ettiği hasta , duası ve bereketi ile şifa
buluyordu. Onun peşine takıldım. Zina etti. Katil oldu. Sonunda da
küfre girdi.
Bu o kimsedir ki ; Allah-ü Teala aziz kitabında , onu şöyle anlatır :
" ... Şeytan hali gibidir ki ; o insana : " Kafir ol " dedi. Vaktaki o kafir oldu. "
Bu defa ona şöyle dedi : " Ben senden uzağım. Ben alemlerin Rabbi olan Allah'tan korkarım. " (59/16)
İblis bundan sonra bazı kötü huylar üzerinde durdu. Ve onların her birinden nasıl istifade ettiğini anlattı :
- Bilmez misin ya Muhammed , yalan bendendir ve ilk yalan söyleyen de
benim. Her kim yalan söylerse , o benim dostumdur. Her kim yalan yere
yemin ederse , o da benim sevgilimdir. Bilmez misin ya Muhammed , ben
Adem´e ve Havva´ya yalan yere Allah adına and içtim.
" Muhakkak ben size nasihat ediyorum. " (7/16) dedim...
Bunu yaparım ; çünkü yalan yere yemin gönlümün eğlencesidir.
- Gıybet ve koğuculuğa gelince... Onlar da benim meyvelerimdir ve şenliğimdir.
- Her kim talak üzerine yemin ederse , günahkâr olacağından endişe
edilir. İsterse bir defa olsun , isterse doğru şey üzerine olsun. Her
kim talakı ağzına alırsa , taaa hakikati belli oluncaya kadar karısı
ona haram olur. Onların bu halleri ile kıyamete kadar meydana
getirecekleri çocukları hep zina çocuğu olur. Ağza alınan o talak
kelimesi yüzünden hepsi cehenneme girer.
- Ya Muhammed , namazı an be an tehir edilince... onu da anlatayım. O
her ne zaman ki , namaza kalkmak ister ; tutarım , ona vesvese veririm.
Derim ki : " henüz vakti var. Sen de meşgulsün. Hele şimdilik işine
bak. sonra kılarsın. "
- Böylece o , vaktinin dışında namazını kılar. Ve bu sebepten onun kıldığı namaz yüzüne atılır.
- Şayet o kimse beni mağlup ederse , ona insan şeytanlarından birini
yollarım. Böylece onu vaktinde namaz kılmaktan alıkoyar. O , bunda da
beni mağlup ederse , bu sefer onun hesabını namazında görmeye bakarım.
O namazın içinde iken ;
- " sağa bakr30; sola bak... " derim. O da bakar. O ki böyle yaptı... Yüzünü okşar alnından öperim. Bundan sonra ona :
- " Sen ebedi yaramaz bir iş yaptın. " derim veböylece onun huzurunu bozarım.
- Sen de bilirsin ki ya Muahammed , her kim namazda , sağa ve sola
çokça bakarsa , Allah onun namazını kabul etmez. Bunda da ona mağlup
olursam , yalnız başına namaz kıldığında yanına giderim. Ve ona ; çabuk
çabuk kılmasını emrederim. O da , başlar ; namazını çabuk çabuk
kılmaya. Tıpkı horozun , gagası ile yerden bişeyler topladığı gibi.
- Bu işi yaptırmakta da ona başarı kazanamazsam bu sefer , cemaatle
namaz kılarken onun yanına varırım. Orada başına bir gem takarım.
Başını imamdan evvel secdeden ve rüküdan kaldırırım. İmamdan evvel de
secde ve rüku yaptırırım. İşte o böyle yaptığı için , kıyamet günü ,
Allah onun başını eşek başına çevirir.
- O kimse bunda da beni yener ise , bu defa , ona namazda parmaklarını
çıtlatmasını emrederim. Böylece o beni tesbih edenlerden olur. Ama bu
işi ona namaz içinde yaptırmaya muvaffak olursam.
- Bunda da mağlup olursam , bu sefer ona tekrar giderim. Namaz içinde
iken burnuna üflerim. Ben üfleyince , o esnemeye başlar. Şayet o, bu
esneme esnasında elini ağzına kapamazsa , onun içine küçük bir şeytan
girer. Dünya hırsını ve dünyevi bağlarını çoğaltır. İşte , bundan sonra
o kimse , hep bize itaat eder , sözümüzü dinler , dediklerimizi yapar.
Şeytan bundan sonra konuşmasına devam etti :
- Sen ümmetin hangi saadetinden ferah duyarsın ki ? Ben onlara ne
tuzaklar kurarım , ne tuzaklarr30; Miskinlerine , çaresizlerine ve
zavallılarına giderim. Namazı bırakmalarını emrederim. Ve onlara derim
ki :
" Namaz size göre değil.. O, Allah'ın afiyet ihsan ettiği ve bolluk verdiği kimseler içindir. "
Sonra hastalara giderim :
- " Namaz kılmayı bırak " derim , çünkü Allah-ü Teala : " hastalara
zorluk yok... " (24/61) buyurdu. İyi olduğun zaman kılarsın ". Ve
böylece o , namazını bırakır. Hatta küfre de gidebilir. Şayet o ,
hastalığında namazı terkederek ölüp giderse , Allah'ın huzuruna
çıkarken , Allah-ü Teala´yı öfkeli bulur.
Sonra şöyle dedi :
- Ya Muhammed , eğer bu sözlerime yalan kattımsa , beni akrep soksun.
- Eğer yalan varsa Allah´tan dile beni kül eylesin.
İblis bundan sonra konuşmalarına devam etti ve şöyle dedi :
- Ya Muhammed , sen ümmetin için ferah mı duyuyorsun ? Halbuki ben onların altı da birini dininden çıkardım.
Bundan sonra Resullullah (s.a.v.) Efendimiz ona , yani İblis´e
aşağıdaki şekilde kısa kısa bazı sorular sordu. O da bunlara cevap
verdi :
- Ya lain , senin oturma arkadaşın kim ?
- Faiz yiyen.
- Dostun kim ?
- Zina eden.
- Yatak arkadaşın kim ?
- Sarhoş
- Misafirin kim ?
- Hırsız.
- Elçin kim ?
- Sihirbazlar.
- Gözünün nuru nedir ?
- Karı boşamak.
- Sevgilin kim ?
- Cuma namazını bırakanlar.
Resullullah (s.a.v.) Efendimiz bu defa başka bir mevzua geçti ve şöyle sordu :
- Ya lain , senin kalbini ne yıkar ?
- Allah yolunda cihada koşan atların kişnemesi.
- Peki , senin cismini ne eritir ?
- Tevbe edenlerin tevbesi.
- Peki , ciğerini ne parçalar, ne çürütür ?
- Gece ve gündüz , Allah'a yapılan bol bol istiğfar.
- Peki yüzünü ne buruşturur ?
- Gizli sadaka.
- Peki gözlerini kör eden nedir ?
- Gece namazı.
- Peki , başını eğdiren nedir ?
- Çokça kılınan cemaatle namaz.
Resullullah (s.a..v) Efendimiz tekrar bir başka mevzua geçti ve şöyle sordu :
- Sana göre insanların en saadetlisi (!) kimdir ?
- Namazını , bilerek kasden bırakanlar.
- Peki , insanların en şakisi kimdir ?
- Cimriler
- Peki , seni işinden ne alıkoyar ?
- Ulema meclisleri
- Peki , yemeğini nasıl yersin ?
- Sol elimle parmaklarımın ucu ile.
- Peki , sam yeli estiği zaman ve ortalığı sıcaklık bastığı zaman çocuklarını nerede gölgelendirirsin ?
- İnsanların tırnaklarının arasında.
Resullullah (s.a.v.) Efendimiz bundan sonra , bir başka bir mevzuu sordu. İblis de cevap verdi.
- Rabbinden neler talep ettin ?
- On şey talep ettim.
- Nedir onlar ya lain ?
- Şunlardır :
- Allah´tan diledim ki , beni ademoğullarının malına ve evladına ortak
ede. Bu ortaklık talebimi yerine getirdi. Ki bu : " Onlara ortak ol...
Mallarına ve çocuklarına. Onlara vaad et. Halbuki şeytan onlara gurur
vaad eder... " (17/64) Ayet-i Celilesi ile sabittir.
- Her besmelesiz kesilen hayvan etinden yerim , faiz ve haram karışan
yemeklerden yerim. Şeytandan Allah´a sığınılmayan malın da ortağıyım.
- Cinsi münasebet anında , Allah´a şeytandan sığınmayan kimse ile
birlikte hanımı ile birleşirim. Ve o her birleşmeden hasıl olan çocuk ,
bize itaat eder. Sözümüzü dinler.
- Her kim hayvana binerken , helal yola gitmeyi değil de , aksini
isteyerek binerse , bende onunla beraber binerim. Yol arkadaşı ve binek
arkadaşı olurum. Bu da Ayet-i Kerime ile sabittir ; " Onlar üzerine
süvarilerinle , piyadelerinle yaygara çıkartr30; " (17/64)
- Allah-ü Teala'dan diledim ki : Bana bir ev vere. Bu dilediğim üzerine hamamları bana ev olarak verdi.
- Diledim ki bana bir mescid vere. Pazar yerlerini bana mescid yaptı.
- Benim için bir okuma kitabı vermesini istedim. Şiirleri bana okuma kitabı olarak verdi.
- İstedim ki ; bir ezan vere , Mezmurları verdi.
- Diledim ki ; bana bir yatak arkadaşı vere. Sarhoşları verdi.
- Diledim ki ; bana yardımcılar vere. Bunun içinde kaderiye mensuplarını verdi.
- İstedim ki ; bana kardeşler vere. Mallarını boş yere israf edenleri
verdi. Bir de masiyet yoluna para harcayanları. Bunlar da şu Ayet-i
Kerime ile sabittir : " O kimseler ki ; mallarını boş yere harcarlar...
Onlar şeytanın kardeşleri olmuşlardır. " (17/27)
Bir ara Resullullah (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurdu :
- Eğer söylediklerini, Allah'ın kitabındaki ayetlerle ispat etmeseydin , seni tastik etmezdim.
Bundan sonra İblis devam etti :
- Ya Muhammed , Allah´tan diledim ki ; ademoğullarını ben göreyim ; ama onlar beni göremeyeler. Bu dileğimi de yerine getirdi.
- Diledim ki ; ademoğullarının kan mecralarını bana yol yapa ; bu da
oldu. Böylece ben , onlar arasında akıp giderim. Gezerim. Hem de nasıl
istersem.
Bütün bu isteklerimi verdi.
- Hepsi sana verildi , buyurdu Hz. Muhammed.
- Ve ben bu hallerimle iftihar ederim. Sonra şunu da ekleyeyim ki ;
benimle beraber olanlar , seninle beraber olanlardan daha çoktur. İşte
, böylece kıyamete kadar , ademoğullarının ekserisi benimle beraber
olurlar.
Bundan sonrasını İblis şöyle anlattı :
- Benim bir oğlum vardır. Adı, ATEME´dir. Bir kul , yatsı namazını
kılmadan uyursa gider ; onun kulağına bevleder. Eğer böyle olmasaydı ;
imkan yok , insanlar namazlarını eda etmeden uyuyamazlardı.
- Benim bir oğlum daha vardır ki ; onun adı da MüTEKAZİ´dir. Bunun
vazifesi de ; yapılan gizli amelleri yaymaya çalışmaktır. Mesela bir
kul , gizli bir taat işlerse ve bu yaptığını da gizlemeye çalışırsa
MüTEKAZİ onu dürter. En sonunda o gizli amelin yayılmasına ve açığa
çıkarmaya muvaffak olur. Böylece ; Allah-ü Teala onun yüz sevabından
doksan dokuzunu imha eder. Çünkü bir kulun yaptığı gizli bir amel için
tam yüz sevap verilir.
- Sonra , benim bir oğlum daha vardır. Onun adı da KüHAYL´dir. Bunun
işi de , insanların gözlerini sürmelemektir. Bilhassa , ulema
meclisinde ve hatip hutbe okurken. Bu sürme onların gözüne çekildi mi ,
uyuklamaya başlarlar. Ulemanın sözlerini işitmezler. Böylece hiç sevap
alamazlar.
Bundan sonra İblis şöyle anlattı :
- Hangi kadın olursa olsun. Onun kalktığı yere şeytan oturur. Sonra
kadının kucağında mutlaka bir şeytan durur. Ve onu , bakanlara güzel
gösterir. Sonra o kadına bazı emirler verir.
Mesela :
" Elini kolunu dışarı çıkar, göster. " der.
- O da bu emri tutar. Elini kolunu açar , gösterir. Bundan sonra , o kadının haya perdesini tırnakları ile yırtar.
İblis bundan sonra Resullullah (s.a.v.) Efendimiz´e kendi durumunu anlatmaya başladı :
- Ya Muhammed , bir insanı delalete sürüklemek için elimde bir imkan
yoktur. Ben ancak vesvese veririm. Ve bir şeyi güzel gösteririm. O
kadar. Eğer delalete sürüklemek elimde olsaydı , yeryüzünde ;
" İlah yoktur sadece Allah vardır ve Muhammed Allah´ın resülüdür. "
- diyen herkesi , oruç tutanı ve namaz kılanı hiç bırakmazdım. Hepsini
delalete düşürürdüm. Nasıl ki senin elinde de , hidayet nevinden bir
şey yoktur. Sen ancak Allah'ın Resulusun. Ve tebliğe memursun. Şayet
hidayet elinde olsaydı , yeryüzünde tek kafir bırakmazdın. Sen Allah´ın
halkı üzerinde bir hüccetsin. Ben de , kendisi için ezelde şekavet
yazılan kimselere sebebim. Said olan kimse , taa , ana karnında iken
saiddir. Şaki olan da , yine ana karnında iken şakidir. Saadet ehli
kılan da Allah , şekavet ehli kılan da Allah.
Bundan sonra Resullullah (s.a.v.) Efendimiz şu iki Ayet-i Kerimeyi okudu:
" Bunlar, taa sonuna kadar böyle değişik şekilde devam edecek... Ancak Rabb´ın esirgedikleri hariç... " (11/118-119)
" Allah'ın emri behemehal yerini bulan bir kaderdir. " (33/38)
Bundan sonra Resullullah (s.a.v.) Efendimiz , İblis´e şöyle buyurdu :
- Ya Ebamürre , acaba senin bir tevbe etmen ve Allah´a dönmen mümkün değil mi ? Cennete girmene kefil olurum.
Bunun üzerine İblis şöyle dedi :
- Ya Resullullah , iş verilen hükme göre oldu. Karar yazan kalem de
kurudu. Kıyamete kadar olacak işler olacaktır. Seni peygamberlerin
efendisi kılan , cennetin ehlinin hatibi eyleyen ve seni halkı içinden
seçen ve halkı arasında bir gözde yapan ; beni de şakilerin efendisi
kılan ve cehennem ehlinin hatibi eyleyen Allah´tır. Ve O , bütün eksik
sıfatlardan münezzehtir.
Ve İblis cümlelerini şöyle tamamladı :
- İşte bu söylediklerim sana son sözümdür. Ve bütün söylediklerimi de doğru dedim.
Kaynak : Seceret'ül Kevn - Muhyiddin-i Arabi (k.s.) January 21
EY ADEMOĞLU! 
Üzerimde ; gezip dolaşıyorsun!
İçimde ; hareket edemeyeceksin!
Üzerimde ; günah işlersin!
İçimde ; hesap vereceksin!
Üzerimde ; gülüyorsun!
İçimde ; ağlayacaksın!
Üzerimde ; neşelenirsin!
İçimde ; mahzun olacaksın!
Üzerimde ; mal topluyorsun!
İçimde ; pişman olacaksın!
Üzerimde ; haram yiyorsun!
İçimde ; kurtlar seni yiyecek!
Üzerimde ; hile yapıyorsun!
İçimde ; zelil olacaksın!
Üzerimde ; sevinçlisin!
İçimde ; üzüntüye düşersin!
Üzerimde ; ışıkta geziyorsun!
İçimde ; karanlığa düşersin!
Üzerimde ; herkesle berabersin!
İçimde ; yalnız kalacaksın
| Şu 4 şeyin değerini ancak aşadaki 4 kimse
bilebilir.
1. Gençliğin değerini ancak yaşlılar bilir.
2. Huzurun değerini ancak bela çekenler bilir.
3. Sağlığın değerini ancak hastalar bilir.
4. Hayatın değerini ancak ölüler bilir.
|
İnan! ...Ama yalnızca bildiğin gerçeklere.
Güven! ...Ama yalnızca içinde bağladıklarına.
Sev! ...Ama yalnızca hak edenleri.
Paylaş! ...Ama yalnızca değerini bilenlerle.
Çalış! ...Ama yalnızca doğruluk yolunda.
Yaşa! ...Ama SAKIN ÖLÜMÜ AKLINDAN ÇIKARMA
İNSANA ÖZGÜ 3 ÖZELLİK !!
Derler ki...,ALLAH insanliga ozgu 3 özellik yaratmis durustluk,akil ve siyasi irade,ama
kimseye 2'den fazlasini vermezmis.Dolayisiyla, Eger durust ve akilli iseniz, siyasetci degilsiniz. Eger durust ve siyasetci iseniz, akilli degilsiniz. Eger akilli ve siyasetci iseniz, durust degilsinizdir.MEVLANA HAZRETLERİ
|
Gel, gel, ne olursan ol yine gel,
ister kafir, ister mecusi,
ister puta tapan ol yine gel,
bizim dergahımız, ümitsizlik dergahı değildir,
yüz kere tövbeni bozmuş olsan da yine gel...
Şu toprağa sevgiden başka bir tohum ekmeliyiz,
Şu tertemiz tarlaya başka bir tohum ekmeliyiz biz...
Beri gel, beri ! Daha da beri ! Niceye şu yol vuruculuk ?
Madem ki sen bensin, ben de senim, niceye şu senlik benlik...
Ölümümüzden sonra mezarımızı yerde aramayınız!
Bizim mezarımız âriflerin gönüllerindedir.
|
PEYGAMBER EFENDİMİZDEN
NASİHAT 
Ashâb-ı
Kirâm dan Ebû Zerr hazretleri bir gün Peygamber Efendimize: �Bana tavsiyede
bulun yâ Rasûlallah� diye ricâda bulununca Peygamber Efendimiz Hz. Ebû Zerr�e şu
nasîhatlerde bulundu:
Sana Allah�tan korkmanı tavsiye ederim. Çünkü Allah korkusu her işin başıdır.
Kurânı oku, ALLAHIN zikrine sarıl. Çünkü zikrullah senin için yeryüzünde
ışık, gökte de saklanan bir azıktır.
Sakın çok gülme. Zîrâ çok gülmek kalbi öldürür, yüzünün nûrunu söndürür.
Çok konuşmamaya çalış çünkü bu, şeytanın senden uzaklaşması için bir vesîle,
dînini koruman hususunda bir yardımcıdır.
Fakirleri sev, onlarla hemdem ol.
Senden aşağıdakilere bak, senden üstünlerine bakma. Bu, Allah�ın sana verdiği
nimetleri küçümsememen için en uygun yoldur.
Acı da olsa hakkı söyle.
Bildiğin kusurların seni, halkın eksikliklerini araştırmaktan alıkoysun.
Yaptığın bir işi, başkaları yaptığında kızma. Kendi noksanlarını görmeyip,
insanların ayıplarıyla meşgul olman, irtikâb etmekte olduğun bir fiili insanlar
yaptığında kendilerine kızman ayıp olarak sana yeter, dedi ve eliyle göğsüne
vurarak:
Ey Ebû Zerr! Tedbir gibi akıl, günahlardan sakınmak gibi verâ, güzel ahlak
gibi servet yoktur, buyurdu. (Hayatü�s-Sahâbe 4-206/207)
HZ. ÖMER (R.A.)DEN NASİHATLER
1. Sana kötülük
yapan kimseyi ona iyilik yaparak cezâlandır.
2. Hakîkatı anlayana kadar din kardeşinin davranışını iyiye yor.
3. Müslüman kardeşinin ağzından çıkan bir lakırdıyı iyiye yorman mümkün oldukça
kötüye yorma.
4. Kendini töhmet altında bırakacak işlere mübâşeret eden, kendisi hakkında kötü
düşünenleri kınamasın.
5. Sırrını gizleyen murâdına erer.
6. Sâdık arkadaşlar edin, gölgelerinde yaşarsın. Çünkü sâdık dostlar, huzurlu
anlarda süs, sıkıntılı demlerde silahtır.
7. Seni ölüme götürse de doğruluktan ayrılma.
8. Seni ilgilendirmeyen işe karışma.
9. Henüz vukû bulmamış şeylerden sorma.
10. İhtiyâcını, onu gidermeni istemeyenlere iletme.
11. Yalan yere yemîni hafîfe alma, Allah seni helâk eder.
12. Kötülüklerini öğrenmek düşüncesiyle de olsa fâcirlerle arkadaş olma.
13. Düşmanlarından uzak dur.
14. Güvenmediğin dostlarından sakın. Güvenilir kimse de Allah�tan korkandır.
15. Mezarlıklarda derin saygı içinde ol.
16. Tâat ânında kendini zavallı gör.
17. Günah işlemek istersen sonunu düşün.
18. Herhangi bir işinde, Allahtan korkanlarla istişâre et. Zîrâ Allah: Meâlen Allahtan, kulları arasında yalnız âlimler korkar, buyurur. (Hayatüs-Sahâbe
4-209/211)
HACI BEKTAŞ-I VELİ'DEN ALTIN SÖZLER
ARA,BUL İNCİNSENDE,İNCİLTME. KADINLARI OKUTUNUZ. ELİNE,DİLİNE,BELİNE SAHİP OL. HERNE ARARSAN,KENDİNDE ARA. ARİFLER HEM ARIDIR,HEM ARITICI. MARİFET EHLİNİN İLK MAKAMI EDEPTİR . İNSANIN CEMALİ,SÖZÜNÜN GÜZELLİĞİDİR . HİÇ BİR MİLLETİ VE İNSANI AYIPLAMAYINIZ. NEFSİNE AĞIR GELENİ KİMSEYE TATBİK ETME. İLİMDEN GİDİLMEYEN YOLUN SONU KARANLIKTIR . DÜŞÜNCE KARANLIĞINA IŞIK TUTANLARA NE MUTLU . NEBİLER,VELİLER İNSANLIĞA ALLAHIN HEDİYESİDİR. HARARET NARDADIR, SACDA DEĞİLDİR KERAMET HIRKADA,TAÇDA DEĞİLDİR HER NE ARAR İSEN KENDİNDE ARA KUDÜS'DE,MEKKEDE,HAC'DA DEĞİLDİR
HZ. ALİNİN (K.S) OĞLU HZ. HASAN (R.A)A
ETTİĞİ NASÎHAT
İbn-i Mülcem, Hz. Aliyi yaralayınca Hz.
Hasan ağlayarak yanına girdi.
Hz. Ali:Oğlum, niye ağlıyorsun Hz. Hasan:
Nasıl ağlamayayım? Âhiretin ilk, dünyânın son gününde bulunuyorsun!
Oğlum, dörder maddeden ibâret şu iki tavsiyemi iyi belle, onlara riâyet
edersen, yapacağın hiçbir şey sana zarar vermez:
1- En büyük zenginlik, akıl.
2- En koyu fakirlik, ahmaklık.
3- En yaman yalnızlık, böbürlenmek.
4- En değerli âlîcenâplık, güzel ahlâktır.
Diğer dört şey ise:
1- Ahmakla dostluktan sakın, çünkü o sana faydalı olmak isterken zarar verir.
2- Yalancıyla dost olma. Zîrâ o, senden uzak duranı sana yaklaştırır, yakınını
da senden uzaklaştırır.
3- Cimriyle de dostluk kurma, zîrâ ihtiyaç duyduğun şeyi senden uzaklaştırır.
4- Fâcirle de dost olma, çünkü seni ucuza satıverir.�
Tesettürlüyüm Çünkü..
Allahı hatırlamak ve hatırlatmak için..
Yaratılış gayemin gereği
Özel olduğum için ..
Özel hissettiğim için ..
İnsanların gözünde değil Rabbimin nazarında özel olduğum için..
Kulluğumun gereği..
Rabbimin rızasını kazanmak için..
tesettürlüyüm çünkü;
Tesettürlüyken daha rahat olduğum için,
Dışarıda kendimi en rahat hissedebileceğim giyim şekli olduğu için,
Allah rızası için,
Birtakım kötü gözlerden koruduğu için,
Tesettürlü bir insan dış görünüşüyle değil de kişiliği ve ahlakıyla davranışlarıyla, düşünceleriyle ön planda olduğu için
Tesettürlüyüm çünkü ;
buna verilecek en iyi cevabım
İnandığımın kanıtı tesettürüm
İnanıyorum; emri başım üstünde
her varlığa sevgi duyuyorum her varlık O na çıkıyor O nu seviyorum..
tesettürlüyüm çünkü;Rabbim bize zinet değerinde bakıyor ve ben bu
zineti en iyi şekilde muhafaza etmek istiyorum
tesettürlüyüm çünkü;kadınlık vasfıyla deği,insan vasfıyla hayatta ilerlemek istiyorum
tesettürlüyüm çünkü ehli imana zarar vermek istemiyorum
tesettürlüyüm çünkü;tesettürün en baş vasfı başörtüsünü ilk önce kalbimde sonra kafamda taşıyorum
tesettürlüyüm çünkü;islamı yaşamayı kolaylaştırıyor hayatımın her safhasına yaymamı sağlıyor.
tesettürlüyüm çünkü bana Rabbimi hatırlatıyor ve hatırlatanlardan olmak istiyorum
tesettürlüyüm çünkü ;KULUM DİYE YADEDİLENLERDEN OLMAK İSTİYORUM..
Tesettürlüyüm çünkü hürüm ben
tesettürüm sayesinde namahremim saygı duruşuna geçmek zorunda
(öyle bir temsil etmeliyim ki bu olmak zorunda)
Tesettürlüyüm çünkü Hak böyle istiyor
Hakk istedi mi, şek yok şüphe yok koşul yok şart yok
Tesettürlüyüm çünkü hürüm ben
Budur sebebi örtümü başımda taşırken gözlerimin ışıması
Gurur addetmeyiniz
Tesettürlüyüm çünkü ;
değerliyim!!
Tesettürlüyüm Çünkü..
Allah a İtaat Ediyorum..
Tesettürlüyüm...Çünkü Allah a Teslim oldum
RABBİM RAZI OLSUN SİZLERDEN...........
January 19 ŞU AN BACILARIMI TÜRKİYE CUMHURİYETİ DEVLETİ YASAGI DİYEREK ÜNİVERSİTELERE ALMAYANLAR DEVLET DAİRELERİNDE KILIK -KIYAFET YÖNETMELİĞİNE UYMUYOR DİYE ANALARIMIZA ABLALARIMIZA KARDEŞLERİMİZE YASAK DİYEREK GİZLİ KAMERALARA ÇEKEREK İŞLERİNİ ENGELLİYEN (................) HİÇ Mİ UTANMIYORSUNUZ NEDEN OZAMAN Kİ KANUNLARA SÖYLE BİR MADDE KOYMAMIŞ TÜRKİYE CUMHURİYETİNİN TÜM DEVLET KURUMLARINDA HER NE SEBEBLE OLURSA OLSUN BAŞÖRTÜSÜ TAKMAK YASAKTIR NE DEMİŞ "Din
bir vicdan sorunudur. Herkes vicdanının emrine uymakta serbesttir.
Biz dine saygı gösteririz. Düşünüşe ve düşünceye karşı değiliz.
Biz sadece, din işlerini devlet ve ulus işleriyle karıştırmamaya
çalışıyoruz."
Türkiye Cumhuriyeti'nde herkes,
Allah'ına istediği gibi ibadet eder.
Hiç kimseye dini fikirlerinden dolayı, bir şey yapılamaz. Türkiye
Cumhuriyeti'nin resmi dini yoktur.
"Din
ve mezhep, herkesin vicdanına kalmış bir iştir. Hiç kimse, hiç bir
kimseyi ne bir din, ne de bir mezhep kabulüne zorlayabilir. Din
ve mezhep, hiç bir zaman, siyaset aracı olarak kullanılamaz."
O ZAMAN ÇALIŞTIĞI İNSANLARIN KİMLER OLDUĞUNU NASIL YASADIĞINI VE MUSTAFA KEMAL ATATÜRK'ÜN BU ŞEKİLDE YAŞAYANLARA SAYGILI OLDUĞUNU
 YA ZÜBEYDE HANIM
 LAİKLİK OLMASA BUNA İZİN VERİRMİYDİ
ÇÜNKÜ OZAMAN KURULAN DEVLET TÜRKİYE CUMHURİYETİ LAİK BİR DEVLETTİR DİYE KURULMUŞ KANUNLARLAR İNSANLARI MAĞDUR ETMEYECEK SEKİLDE UYGULANMIŞ ŞU AN YAPILAN KANUNLAR İKTİDARDAKİ MUHALEFETİN ZAAFI NEYSE ONU YASAK YAPACAK KANUNLAR ÇIKIYOR BUNDAN KİM ZARARLI ÇIKIYOR TÜRKÜDE KÜRDÜDE ALEVİSİDE ÇERKEZİDE TATARIDA DADAŞIDA .......YANİ MÜSLÜMANLAR BİZLER ZARAR GÖRÜYOR
AMA UNUTMAYIN ZALİMİN ZULMÜ VARSA MAZLUMUN ALLAHI VARDIR.
Hak
şerleri hayr eyler
Zannetme ki gayr eyler
Arif
anı seyr eyler
Mevlâ görelim neyler
Neylerse güzel eyler
Sen
Hakk’a tevekkül kıl
Tefviz et ve rahat bul
Sabreyle ve razı ol
Mevlâ görelim neyler
Neylerse güzel eyler
İBRAHİM HAKKI HAZRETLERİ
NÛR SÛRESİ
24/31- Mü’min
kadınlara da söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar, ırzlarını
korusunlar. (Yüz ve el gibi) görünen kısımlar müstesna, zînet
(yer)lerini göstermesinler. Başörtülerini ta yakalarının üzerine kadar
salsınlar. Zinetlerini, kocalarından, yahut babalarından, yahut,
kocalarının babalarından yahut oğullarından, yahut üvey oğullarından,
yahut erkek kardeşlerinden, yahut erkek kardeşlerinin oğullarından,
yahut kız kardeşlerinin oğullarından, yahut müslüman kadınlardan, yahut
sahip oldukları kölelerden, yahut erkekliği kalmamış hizmetçilerden,
yahut da henüz kadınların mahrem yerlerine vakıf olmayan erkek
çocuklardan başkalarına göstermesinler. Gizledikleri zinetler bilinsin
diye ayaklarını yere vurmasınlar. Ey mü’minler, hep birlikte tövbe
ediniz ki kurtuluşa eresiniz!24/60- Artık
evlenme ümidi beslemeyen, hayızdan ve doğumdan kesilmiş yaşlı
kadınların zinetlerini göstermeksizin dış elbiselerini çıkarmalarında
kendileri için bir günah yoktur. Ama yine sakınmaları onlar için daha
hayırlıdır. Allah hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir. 33/33- Evlerinizde
oturun. Önceki cahiliye dönemi kadınlarının açılıp saçıldığı gibi siz
de açılıp saçılmayın. Namazı kılın, zekatı verin. Allah’a ve Resülüne
itaat edin. Ey Peygamberin ev halkı! Allah sizden ancak günah kirini
gidermek ve sizi tertemiz yapmak istiyor. 33/53- Ey
iman edenler! Yemek için çağrılmaksızın ve yemeğin pişmesini
beklemeksizin (vakitli vakitsiz) Peygamber’in evlerine girmeyin,
çağrıldığınız zaman girin. Yemeği yiyince de hemen dağılın. Sohbet için
beklemeyin. Çünkü bu davranışınız Peygamber’i rahatsız etmekte, fakat o
sizden de çekinmektedir. Allah ise gerçeği söylemekten çekinmez.
Peygamberin hanımlarından bir şey istediğiniz zaman perde arkasından
isteyin. Böyle davranmanız hem sizin kalpleriniz ,hem de onların
kalpleri için daha temizdir. Allah’ın Resûlüne rahatsızlık vermeniz ve
kendisinden sonra hanımlarını nikahlamanız ebediyyen söz konusu olamaz.
Çünkü bu Allah katında büyük bir günahtır.
AHZÂB SÛRESİ
33/54- Siz bir şeyi açığa vursanız da gizleseniz de, biliniz ki Allah her şeyi hakkıyla bilendir. 33/55- Peygamberin
hanımlarına, babalarından, oğullarından, erkek kardeşlerinden, erkek
kardeşlerinin oğullarından, kız kardeşlerinin oğullarından, mümin
kadınlardan ve sahip oldukları cariyelerden ötürü bir günah yoktur. Ey
Peygamber hanımları! Allah’a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah
her şeye hakkıyla şahittir. 33/59- Ey
Peygamber! Hanımlarına, kızlarına ve müminlerin kadınlarına söyle,
bedenlerini örtecek elbiselerini giysinler. Bu onların tanınıp
incitilmemelerine de daha uygundur. Şüphesiz Allah çok bağışlayıcıdır,
çok merhamet edicidir
KAYNAK:http://diyanet7.diyanet.gov.tr/kuran/fihrist.asp?index=435&konu=%C3%96rt%C3%BCnme
Ali Kırca'ya ve show tv ye tepkimizi gösterelim arkadaşlar ve izlemeyelim..Hastanede
çalışan başörtülü çalışanları gizli kameraya çektirip, “Burası devlet
hastanesi. Yasak dinleyen yok!" diyen Ali Kırca’ya, başına gelen ‘gizli
kamera’ olayı hatırlatıldı. Haseki Hastanesi’nde çalışan başörtülü personeli gizli kameraya
çektirip, “Burası devlet hastanesi… Türban yasağını dinleyen yok!"
diyen haber spikeri Ali Kırca’ya, başına gelen ‘gizli kamera’ olayı
hatırlatıldı.
Bugün Gazetesi yazarı Ahmet Taşgetiren, çok
kızdığı Kırca’ya, 2006 yılında başından geçen gizli kamera hadisesini
hatırlatarak, “Sen ki bir gizli kamera kurbanısın, şimdi onu, bayanlara
karşı kullanman çok ayıp! Üstelik o bayanlar, senin gizli kamera
kurbanı olduğun şartlarla kıyas edilemeyecek derecede masum ortamlarda
bulunuyorlar” diye yazdı…
Daha önce "28 Şubat'ta düğmeye ben
bastım" diyen Ali Kırca yönetimindeki Show Haber’in, başörtülü hastane
çalışanlarının fişlemesini çok ağır bir dille eleştiren Taşgetiren,
Kırca’ya, “Bu görüntüleri daha baştan izlerken utanmadınız mı?
Kendinizi bir Gestapo şefi rolünde görmediniz mi? "Bu kadarı fazla, bu
kadarı işkence, bu kadarı insanlık dışı" sözcükleri dökülmedi mi
dilinizden” diye soruyor…
İşte Ahmet Taşgetiren’in yazısı:
Çok ayıp Ali Kırca!
Sen ki bir gizli kamera
kurbanısın, şimdi onu, bayanlara karşı kullanman çok ayıp! Üstelik o
bayanlar, senin gizli kamera kurbanı olduğun şartlarla kıyas
edilemeyecek derecede masum ortamlarda bulunuyorlar. Başörtülü bir
sağlık görevlisi. Evet bir kamu kurumu olan hastanede…
 Evet,
bilinen kıstaslarla yasaklanmış alandalar. Ama sonunda sağlık hizmeti
veriyorlar. Ve sen, "bayan" muhabirlerini görevlendirip, "bayan sağlık
görevlileri"nin peşine takıyorsun. Bu bayan sağlık görevlilerinin,
görevleriyle ilgili bir kusurları var mı? Bir bilgi engeli, bir tecrübe
engeli, bir hizmet kusuru var mı? Yok. Kusurları kıyafetleri... Kıyafetleri kirli mi, paslı mı, sağlık hizmeti için engel mi?
Hayır. Peki, bu bayan sağlık görevlilerinin giysileri, hastaların
tepkisine yol açıyor mu? Hastalar, "Ben bunların giysilerinden dolayı
ayrımcılığa uğradığımı düşünüyorum, ben illa da başı örtüsüz bir sağlık
görevlisi isterim" gibi bir tepki mi vermişler? O da yok. Ama yasak
giysiler içinde bu sağlık personeli. Sırf dini bir görev gereği takıldıkları için yasaklanmış olan giysiler içinde. Hizmet veriyorlar. İğne yapıyorlar. Tansiyon
ölçüyorlar. Tahlil yapıyorlar. Bir çocuğun başını okşuyor ya da bir
hastaya moral veriyorlar. Kadın erkek ayrımı yapmadan hasta muayene
ediyorlar, gerekli tedaviyi uyguluyorlar. Yani sağlık taşıyorlar. Ve
sizin muhabirleriniz, bu kıyafetle neden sağlık hizmeti veriyorsunuz,
diye sorguya çekmeye kalkışıyor. Bir zağar gibi avının peşine düşüp
kovalıyor hastane koridorlarında. Bu görüntüleri daha baştan izlerken utanmadınız mı? Kendinizi
bir Gestapo şefi rolünde görmediniz mi? "Bu kadarı fazla, bu kadarı
işkence, bu kadarı insanlık dışı" sözcükleri dökülmedi mi dilinizden?
"Sağlık hizmeti içinde başörtülü olsa ne olur, başı açık olsa ne olur"
gibi minik bir şüphe bile geçmedi mi? "Bunlar yüz kızartıcı bir faaliyetin içinde mi?" diye sormadınız mı? Evet, o bayan sağlık
personelini suçluluk psikolojisi içine sürüklediniz, yıllardan beri
oluşturulan ve artık terör niteliği kazanan resmi tavırların da
katkısıyla bunu başardınız, onun için mikrofonlardan kaçmaya mecbur
ettiniz, kabul edelim ki muhabirleriniz bunda başarılılar, ama sizin
içinizden azıcık sorgulama hissi geçmedi mi? Sizin yönetiminizdeki
basın emekçileri, ustalarından böyle bir medya ahlakı edindikleri için
mutlu musunuz? Bu zehir hafiyelikler çok mu hoşunuza gidiyor? Bir gün bir
okulun bodrumunda namaz kılan öğrenci yakalamak, bir gün bir ana
okulunda başörtülü öğretmen yakalamak, bir gün yaygın eğitimde diploma
alan başörtülü bir anne yakalamak ve bir gün sizin yaptığınız gibi,
hastane koridorunda başörtülü bir hemşire ya da laborant yakalamak! Bu medya ahlakı (!) içinde yer kapmak zevk mi veriyor size? Bu
tavırların içinde bir tür medya terminatörü rolü gözlemediniz mi bugüne
kadar? Yasakları neden bu kadar kutsuyorsunuz sayın Kırca? Gerçekten bu
başörtüsü yasağını kutsanacak bir yasak gibi mi görüyorsunuz? Devlet,
neden sizin için bu yasakçı tavrı ile önem kazanıyor sayın Kırca? ATV'de bir "Siyaset Meydanı" programınıza katıldım. Yakından
tanışınca sizinle ilgili yargılarımı tashih etme eğilimi doğdu
içimde... "İletişime açık, insan yanı bulunan bir sima" gibi gördüm
orada sizi. Ama şu role ne demeli sayın Kırca? Alın bir kere daha
seyredin kendinizi. İçinizdeki ar damarını bir kere daha yoklayın. Ve lütfen sizinle ilgili yargılarımı tashih yönündeki hüsnü zannımı boşa çıkarmayın.
Bu günler geçer gider. Ama insanların zihninde, kirli bir
gazeteciliğin içinde rol almış siluetler kalır. Son bir şey: O
muhabirlerinizin peşinde bir suçlu kovalar gibi koştuğu bayan sağlık
personeli belki de evinin geçimine katkıda bulunmaya çalışan bir
anneydi, ne götürdünüz onların evine, çocuklarının dünyasına, bir
düşünsenize... Böyle şeyler için yüreğe gerek yok mu yoksa? İyi yayınlar dilerim gizli kameralı arkadaş!
2006 yılında kendinden bir hayli
genç bir kadınla yaşadığı ilişkinin görüntülerinin internette
sızmasından sonra uzun bir süre tatile çıkan Ali Kırca, yaşadığı
ilişkiyle ilgili herhangi bir açıklama yapmazken, ilişki yaşadığı
kadın, “Görüntülerin
şantaj amacıyla çekilmediğini belirterek şunları söylemişti: "Çekimden
ikimizin de haberi vardı. Bir tür fantezi. Ama son zamanlardaki
davranışı ruhuma olduğu kadar bedenime de zarar vermeye başladı.”
January 18  1-) Kim benim sunnetimi
diriltirse(ihya eder ve yasaminda tatbik ederse) beni sevmis olur. Beni
seven de benimle beraber Cennettedir.
2-) Bana itaat eden Allah'a itaat etmis olur. Bana isyan eden Allah'a isyan etmisolur.
3-) Sizden birinizin, arzusu benim getirdigim (Kur'an'a Seriat)e uymadikca kamil imanla iman etmis olamaz.
4-) Nefsim kudretinin elinde olan Allah'a yemin ederimki, Ben kendisine
babasindan ve cocugundan daha sevgili oluncaya kadar sizden biriniz
kamil imanla iman etmis olmaz.
5-) Gercek musluman, muslumanlarin elinden ve dilinden geven icinde
oldugu kimsedir. Gercek muhacir ise Allah'in yasaklarini terkeden
kimsedir.
6-) Bildigi ile amel eden kisiye Allah bilmedigi ilimlerin bilgisine varis kilar.
7-) Kardesini bir gunahindan dolayi ayip-layan kisi, gunahi islemedikce olmez.
8-) Islam'in dugmeleri dugme dugme cozulecek(Seriatin emirleri tek tek
terkedilecek). Her dugme cozuldukce insanlar onu takibedendugmeyi
cozmeye tesebbus edecekler. Bu cozulen dugmelerin ilki idari konular,
sonuncusuda namazdir.
9-) Sizden kim (Seriate uymayan) bir kotu is gorurse onu eliyle
duzeltsin, buna gucu yetmezse diliyle duzeltsin. Buna da gucu yetmezse
kalbiyle bugzetsin. Bu sonuncusu ise imanin en zayip mertebesidir.
10-) Cihad, kiyamet gunune kadar gecerli bir emirdir.
11-) Kim gaz yapmadan ve icinde gaza yapma istegini konusturmadan olurse, munafiklikdan bir cesit uzere olur.
12-) Cihadin en faziletlisi zalim sultan katinda hakki soylemektir.
13-) Rabbini gazablandiracak bir meselede sultani hosnud eden(etmeye calisan) Allah'in dininden cikmis olur.
14-) Cennet (nefse agir geldigi icin) hoslanilmayan seylerle, cehennemde sehvete hitap eden seylerle kusatilmistir.
15-) Islam'in disinda bir millet uzerine yemin eden, soyledigi gibidir. (Onlardandir)
16-) Amellerin en hayirlisi sevdigini Allah icin sevmek bugzettigine de Allah icin bugzetmektir.
17-) Kim bir kavme benzemeye calisirsa, o onlardandir.
18-) Munafigin alameti uctur: Konustugunda yalan soyler, vaad verdiginde yerine getirmez, emanet olundugunda hainlik eder.
19-) Kisi din kardesine kafirlik isnad ederse, bu isnad ikisinden birine doner.
20-) Kim bir hayirli isi yapmaya yonelirse, onu yapan kadar mukafat alir.
21-) Arzusu ve hedefi Allah'dan baska sey olarak sabahlayan Allah(in
kullain) dan degildir. Muslumanlarin dertleriyle dertlenmeyen de
onlardan degildir.
22-) Rabb olarak Allah'a, din olarak islam'a, peygamber olarak Muhammed (s.a.v) erazi olan kisi imanin tadini tatmis demektir.
23-) Islam cemaatinden bir karis da olsa ayrilan, boynundan islam bagini cozmus demektir.
24-) Is ehil olmayana verildiginde kiyameti bekle.
25-) Akilli kisi nefsine hakim olup olumdne sonrasi icin is yapandir.
Aciz(akilsiz) kisi ise nefsini arzularina tabi kilip sonrada Allah'a
karsi Temennide bulunandir.
26-) Emirleriniz hayirlilariniz, zenginleriniz hosgorululeriniz,
isleriniz aranizda danismayla oldugunda yerin ustu sizin icin yerin
altindan daha hayirlidir. Ama emirleriniz serlileriniz, zenginleriniz
cimrileriniz, isleriniz kadinlarinizin elinde oldugunda yerin alti
sizin icin yerin ustunden daha hayirlidir.
27-) Kendimden sonra erkekler icin kadinlardan daha zararli bir fitne birakmadim.
28-) Sozlerin en dogrusu Allah'in kitabidir. Hayat tarzlarinin en
guzeli Muhammed(s.a.v) in hayat tarzidir. Islerin en serlileri sonradan
uyduranlardir. Her sonradan uydurulan sey bid'attir. Her bid'at
sapikliktir ve her sapiklik ta Cehennem'dedir.
29-) Fitne doneminde ibadete sarilmakk, bana hicret etmek gibidir.
30-) Ummetimden bir takim kimseler, ismini degistirerek sarabi(alkollu
icecekleri) icecekler. Bu esnada baskalari ucunda (yanlarinda) calgilar
calinacak ve sarkici kadinlar olacak. Iste onun icin Allah onlari yere
batiracak ve aralarindan bazilarinin sekli maymun'a ve domuz'a
cevrilecek.
31-) Suphesiz ki benden sonra ummetimden Kur'an-i Kerim'i okuyan bir
kisim insanlar olacak. Fakat onlarin okudugu bogazlarini gecmeyecek.
Onlar tipki okun yaydanciktigi gibi dinden cikacaklar, sonra da tekrar
ona donmeyecekler. O kimseler, insanlarin ve hayvanlarin en serlileri
(kotuleri)dir.
32-) Kalbinden tam bir sadakatle Allah 'tan baska ilah olmadiginina ve
Muhammed 'in de Allah'in rasulu olduguna sehadet eden bir kimseyi
Allah, cehennem atesine haram kilar.
33-) Kim itaatten bir el kadar ayrilirsa, kiyamet gununde Allah'in
huzuruna lehinde hic bir delili olmadigi halde kavusur. Kim de boynunda
(halifeye) beyat olmadigi halde olurse cahiliye olumuyle olmus olur.
34-) Ya ogrenen, ya ogreten, ya dinleyen, ya da seven ol! Bunlarin
disinda bir besincisi olma; helak olursun. Besincisi ise, ilme ve ilim
ehline bugzetmendir.
35-) Allah kadin kiyafetini giyen erkege ve erkek kiligina giren kadina lanet etsin.
36-) Allah'a isyan olan bir hususta kimseye hic bir itaat yoktur. Itaat ancak marufta (ser'i olculer icerisinde)dir.
37-) Irkciliga cagiran bizden degildir. Irkcilik icin savasan bizden
degildir. Irkcilik uzere olen de bizden(muslumanlardan) degildir.
38-) Kisi arkadasinin dini uzeredir. O halde sizden birisi kiminle
arkadaslik yaptigina dikkat etsin. Kisi sevdigi ile
beraber(hasrolunacaktir)dir.
39-) Ummetim dinar ve derhemi(parayi, maddi varliklari) yucelttigi
zaman onlardan islam'in heybeti kaldirilir. Iyilikle emretmeyi
terkettikleri zaman da vahyin bereketinden mahrum kilinirlar.
40-) Insanlar uzerine oyle bir zaman gelecek ki, onalr arasinda dini
konusunda(yapilan saldirilara) sabirla karsi koyan, kor parcasini
avuclayan gibi olacak.YARABBİ ;SEN BİZLERİ SÜNNETİ SENİ-YE İLE YAŞAMAYI NASİP ET AMİN
January 17 Ne derdiniz bakın onlar ne demiş.....
—Peygamber efendimiz buyurdular ki:
Dünyanızdan bana üç şey sevdirildi:
güzel koku, helal nisa (kadın), gözüm nuru olan namaz
—Hz. Ebubekir (r.a) ise bana üç şey sevdirildi ya rasulullah:
senin yüzüne bakmak
Kızımın Rasulullah’ın zevcesi olması,
senin yolunda mal harcamak
—Hz. Ömer (r.a): bana üç şey sevdirildi. İyilikle emretmek, kötülükten nehyetmek eski kaftan giymek
—Hz. Osman(r.a):
Dünyada bana üç şey sevdirildi. Aç doyurmak, kuran okumak, çıplak giydirmek
—Hz. Ali (r.a):
bende dünyadan üç şeyi sevdim: misafire hizmet etmek, yaz gününde oruç tutmak, düşmana kılıç vurmak
—İbni Abbas (r.a):
Bana da üş şey sevdirildi: mahlûkattan uzlet, Allah ile ünsiyet, Allah’a tövbekâr olmak
—Hz. Hasan (r.a):
Bana da üç şey sevimli geldi: geceleri namaz kılmak, sözün doğrusunu söylemek, hastaları ziyaret etmek
—Hz. Hüseyin (r.a):
Ben üç şeyi sevdim: Allah’a. Muhabbet, Allah için fukaraya şefkat, Allah yolunda şahadet
—Hz. Hamza (r.a):
Bana da üç şey sevimli gelir: Ahde vefa, emaneti eda, cemaate devam
—Hz. Ayşe:
bana sevimli gelen üç şey: ana babaya ikram, helal kazanç, haramdan sakınmak
—Hz. Fatıma ise:
yetimlere şefkat, komşuya ihsan, fakir ve zayıflara merhamet
Mikail (as):
ağlayan göz, zikreden lisan, titreyen kalb
—İsrafil (as):
ilmiyle amil âlim, sabırlı zahid, acize yardım
—Azrail (as):
Allah’a tevekkül, Allah’ın kaderine rıza, Allah’ın emrine itaat
—Cebrail (as):
delalette olanları hidayet etmeyi, Allah itaatkâr olan gariplerle ünsiyet etmeyi, darlık içinde olan ailelere yardım etmeyi
VE..VE:
—Cenab-ı Rabbul Âlemin hazretleri buyurdu:
sıkıntıları kaldırmak, günahları mağfiret etmek, ayıplari setretmek
YA BİZ??
Peygamberimiz
Aleyhisselâm, vazifeye ilk başladığı zaman, insanları gizli olarak dine
çağırıyor, saklı yerlerde buluşup ibadet ediyorlardı. İslâm ile ilk
önce şereflenen ve Peygamberimiz Aleyhisselâmla namaz kılan zevcesi
Hazreti Hatice, en yakın arkadaşı ve dostu Hazreti Ebû Bekir, amcasının
oğlu genç Hazreti Ali ve âzadlı kölesi Hazreti Zeyd b. Harise'dir.
Daha sonra Hazreti Ebû Bekir'in yol göstermesiyle Hazreti Osman b.
Affan, Hazreti Abdurrahman b. Avf, Hazreti Sa'd b. Ebî Vakkas, Hazreti
Zübeyr b. Avvam, Hazreti Talha b. Ubeydillah ye Hazreti Ebû Ubeyde b.
Cerrah müslüman oldular. İşte bunlara "İlk Müslümanlar adı verilir.
Sonradan Hazreti Ömer'in katılmasıyla bu 10 erkek müslüman "Aşere-i
Mübeşşere = Cennetle Müjdelenen Onlar" adıyla anılmış, sahabilerin en
büyükleri olmuşlardır.
Elhamdülillah Bizde Müslümanız
|